Ehl-i Sünnet Müdafaası

Ehl-i Sünnet Müdafaası

Bu sayfayı hazırlamaktaki maksadım "Ehl-i sünnetin müdafaası" için bir bilgi ve belge bankası meydana getirmektir. Faydalı olacağı ümidi ile başladım. Allahü teâlâ hâlis niyet, hayırlı netice ve muvaffakıyet nasib etsin. Bu sayfayı ziyaret eden kardeşlerimden hayır dualarını istirham ederim. (Daha fazla bilgi için sayfanın altına bakınız.)

29 Aralık 2011 Perşembe

Cübbeli ve Müzik

Aklımıza gelen bir ifade şudur: "Sen de mi Brutus?" 

Cübbeli Ahmed "def" hakkında diyor ki:

http://www.youtube.com/watch?v=7udx_yFxvbw

"Haram olsa sadece nikahta helal olmaz."

Bunu neye dayandırdığı anlaşılmıyor. Hatta sanki kendisi akıl yürütüyor. Bunu hangi fıkıh kitabından aldığını açıklamalıdır. Çünkü, Birgivi Vasiyetnamesi Şerhi'nde şöyle yazılıdır:

"İmam Kurtubi rahmetullahi aleyh buyurdu ki: Teganni etmek def ve dümbelek çalmak ve raks etmek icma ile haramdır. Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Şafii ve İmam Ahmed bin Hanbel mezheblerinde haram olduğunda ittifak vardır...Teganni ile diğer çalgılar, saz, ney, zurna ve kaval aynı şeydir." (Ahmed Kadızade, Birgivi Vasiyetnamesi Şerhi, Bedir Yayınevi, 1988; s.182 ve s.223-225.)


Fıkıh kitaplarının yazıları çalgı çalmanın ve dinlemenin genel olarak yasak olduğunu göstermektedir. Fetava-yı Hindiyye'de diyor ki: "Şayet bir kimse, evinde oyun ve çalgı aletlerinden bir şey bulundurursa; bu mekruh olur. Ve ne kadar onu kullanmasa bile, bu şahıs günahkar olur." İstisnalar da fıkıh kitaplarında bildirilmiştir. Mesela, savaşta İslam askerini cesaretlendirmek için davul çalmak caizdir. Fetava-i Hindiyye'de diyor ki: "Bir adam, diğerini davul çalmak için icarlarsa, eğer eğlence için olursa, bu caiz değildir. Şayet savaşa çıkmak için olursa, caizdir. Gayetü'l-Beyân'da da böyledir. Eğlence için olmayan davulu icarlamak ve icare müddetini söylemek caizdir." İbni Abidin'de de diyor ki: "Davul, zurna ve emsali çalgıları çalması için adam kiralamak sahih değildir. Ama yalnız savaşa giden askerler veya düğün için davul çalınmasında beis yoktur. Ecnâs'ta bunun izahı yapılmıştır. Düğün gecesi nikâhın ilanı için def çalmakta da bir beis yoktur. Velvaliciye'de şöyle denilir: «Ordunun veya kafilenin uğurlanması yahut karşılanması sırasında def çalınması caizdir.»" Yine İbni Abidin'de buyruluyor ki: "Ramazanda sahur için uyuyanları uyandırmak için davul çalmak da hamamın borusunun çalınması gibi mubahtır." Muhammed Hadimi hazretleri Berika'da buyuruyor ki: "Çalgı aletlerini çalmak elin afetlerindendir. Zilsiz def, düğün gecesi bundan müstesnadır. Gazilerin davulları da bundan müstesnadır. Hacıların ve kervanların davulları da bundan müstesnadır." Yine Fetava-i Hindiyye'de diyor ki: "İmâm Ebû Yüsuf: (Bir kadının, çocuğunun susması için tef çalmasının zararı yoktur; bu durumda mekruh değildir. Ancak, ondan bir oyun, günâh, şarkı türkü meydana gelirse işte onu kerih görürüm.) buyurmuştur. Bayram günü tef çalmakta bir beis yoktur."

Görülüyor ki âlimler, "her zaman def çalınabilir" demiyorlar. Düğünlerde kadınlara zilsiz defin helal olmasından, her zaman ve herkesin def çalmasının helal olduğu anlaşılamaz.

Cübbeli konuşmasının devamında "bazı âlimlere" atfederek bir görüş naklediyor ki, şu anlaşılıyor: Şarkı sözlerinde küfre sebep olan bir ifade yoksa, şehveti tahrik edecek şekilde belli bir kadından bahsedilmiyorsa, kadın-erkek karışık değilse ve avret mahalleri gözükmüyorsa, şarkı okuyan erkekse, o mecliste içki içilmiyorsa, çalgı sebebiyle namaz kaçmıyorsa, [bu âlimlere göre] her türlü alet (çalgı) caizmiş!

Bunlar, dinleyenleri yanlış yönlere itebilecek ifadelerdir.

İmam-ı Gazali nikah ve bayram gibi belli zamanlarda def çalınmasının mübah olduğunu söylemekle beraber, Peygamberimizi övmek (mevlid) gibi ibadetlere ve (salevat, tekbir, dua, ilahi, vaaz vs.) ciddi sözlere bu çalgının dahi karıştırılmaması gerektiğini bildiriyor:

"Nağmeye başka sesler katıp, değişik ses tonlarında çıkarmak icabeder ki, tesiri fazla olsun. Davul, zurna, def gibi. ...Kur'an-ı Kerimi ise korumalı, böyle şeylerle beraber okumamalıdır. Çünkü Kur'an-ı Kerimi okumak ibadettir. ... Peygamberimiz aleyhisselam Rebi' binti Muavvizin radıyallahü anha evine geldi. Cariyeler def çalıyor, şarkı söylüyorlardı. Onu görünce kesip, kasidelerle onu medhetmeye başladılar. (Susun, söylediğinize devam edin) buyurdu. Çünkü onu övmek ibadettir. Oyun aleti olan def ile söylemeğe gelmez." (Kimya-yı Seadet, Bedir Yayınevi, s.333)

Bu hadis-i şerifi İmam-ı Buhari bildirmiştir. İmam-ı Gazali İhya kitabında da bu hadis-i şerifi yazıyor ve şunları ilave ediyor:

"Bu suretle onu bu gibi sözlerden [Peygamberimizi övmekten] men’ederek, kendi sözlerine çevirdi. Çünkü bu, ciddi bir söz, onun yaptığı ise oyun ve eğlence idi. Ciddi sözler eğlence arasına giremez. Bu cariyeye gerçeklerden ayrılarak oyuncağa dönmesi ihtar edildiği gibi, Kur’an-ı Kerime hürmeten tegannilerde ondan uzak kalmak da vacibdir.”(İhya, Bedir Yayınevi, c.2, s.741)

Görülüyor ki,  İmam-ı Gazali hazretleri ilahi (mevlid, salevat vs.) gibi ibadetlere def dahil her türlü çalgının karıştırılmasının yasak olduğunu çok açık bir şekilde belirtmektedir. Def ile zikredenlerin, çalgı ile ilahi vs. okuyanların bu bozuk işlerine destek için İmam-ı Gazali'yi referans göstermesi yanlıştır, yanıltıcıdır.

Cübbeli'nin Mevlana hazretlerinin ney dinlediğini iddia etmesi de ayrı bir problemdir. Mesnevi'deki "ney"in ne olduğunu anlayamamıştır.

Bir de sonra bazı tasavvufçuların kullandığı çalgılardan bahsederek, "bunlara haram diyemeyiz" diyor.

Allahü teâlâ bizi sapıtmaktan muhafaza buyursun. Tasavvufçuların bir işi yapması, o işin mutlaka helal olduğunu göstermez. Eski asırlarda yaşamış, isimlerini ve menkıbelerini kitaplarda okuduğumuz evliyaya, hakiki tasavvufçulara dil uzatmamak ve saygısızlık yapmamak başkadır, onlardan hasıl olan bazı iş ve sözleri zahirleri üzre aynen kabul etmek ve helal bilmek başkadır. Sekr ile, muhabbet sarhoşluğu ile yapılan bazı işlerin ve söylenen bazı sözlerin taklid edilmesinin caiz olmadığını iyi biliyoruz.

Ehl-i sünnet âlimlerinin ve tasavvuf ehlinin en büyüklerinden olan İmam-ı Rabbanî rahmetullahi teâlâ aleyh diyor ki:

"Mûsikînin harâm olduğunu bildiren, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler ve fıkh âlimlerinin yazıları o kadar çokdur ki, saymak güçdür. Tegannînin câiz olduğunu gösteren, mensûh bir hadîs veyâ bir fetvâ görülürse, ehemmiyyet vermemelidir. Çünki hiçbir âlim, hiçbir zamanda, tegannînin mubâh olduğuna fetvâ vermemiş, raks [dans] etmeğe izn verilmemişdir. İmâm-ı Zıyâeddîn-i Şâmî "rahmetullahi aleyh", (Mültekıt) adındaki kitâbında böyle bildirmekdedir. Tesavvufcuların birşeyi yapıp yapmaması, halâl veyâ harâm olmasını göstermez. Onlara bakılmaz. Yapdıklarına da birşey demeyiz. Ma'zûr görürüz. Onların hâlini, Allahü teâlâ bilir ve bildiği gibi karşılar. Birşeyin halâl veyâ harâm olduğunu anlamak için, imâm-ı a'zam Ebû Hanîfenin, imâm-ı Ebû Yûsüf Ensârînin ve imâm-ı Muhammed Şeybânînin sözlerine bakılır. ... İslâmiyyetden ve tarîkatden haberi olmıyan, ham sofular, pîrimiz böyle yapdı diye, behâne ederek, hayhuy etmeği, tegannî ve dans etmeği, din ve ibâdet hâline sokmuşlar. Bunlarla sevâb kazanıyoruz sanmışlar. En'âm sûresinin yetmişinci ve A'râf sûresinin ellinci âyetinde meâlen, (Ey sevgili Peygamberim "sallallahü aleyhi ve sellem"! Dinlerini, ibâdetlerini, [şarkı ile, mûsikî ile] oyun ve eğlence hâline sokanlardan uzak ol! Onlar Cehenneme gideceklerdir) buyurulmuşdur. "(Mektubat, c.1, m. 266)

Cübbeli Ahmed'in konuşmasının sonuna doğru söylediklerinden, "çalgılı ilahilerin" caiz olduğu anlaşılıyor. Halbuki, en şiddetli olarak bunlara karşı çıkması gerekirdi. Diyor ki, "içerik sorunu yok, ..müstehcenlik sorunu yok, şehvet yok, kadın yok, içki yok, fışkı yok, çengi yok..."

Bu kıyasının batıl olduğu çok açıktır. Fetava-yı Hindiyye'de diyor ki:

"Bir kimse, Kur'an-ı Kerîmi, def çalarak, kaval çalarak okuduğu zaman, muhakkak, kâfir olur."[1]

Gümüşhanevi hazretleri de diyor ki:

"Kur'an-ı kerimi musiki aletleri ile beraber okumak küfürdür." [2]

Berika'da diyor ki:

"Def gibi bir şeyle [çalgı ile] Kur'an okuyan kâfir olur." [3]

Şeyhü’l İslam Ahmed İbn-i Kemâl Paşazade rahmetullahi teâlâ aleyh diyor ki: 

"Kur’an-ı Kerim kelimeleri ile oyun oynamak, oyunu Kur’an-ı Kerime yaklaştırmak olur. Kur’an-ı Kerimi tahfif ise küfürdür." [4]

[1] Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/326-328.
[2] A. Z. Gümüşhanevi, Ehl-i Sünnet İtikadı, Bedir Yay., s.132.
[3] M. Hadimi, Berika, Kahraman Yayınları, c.2, s.447.
[4] Risale-i Münire, Vesiletü'n Necat kitabı içinde, Berekat Yayınevi, 1977, s. 77.

Görülüyor ki, "içerik sorunu yok, ..müstehcenlik sorunu yok, şehvet yok, kadın yok, içki yok, fışkı yok, çengi yok..." diyerek ilahilerle, mevlidle vs. çalgı çalınmasını caiz görmek gerçekten büyük hatadır.

Hatırlatayım ki, musikişinas kişilerin sıklıkla (ve haksız olarak) referans gösterdikleri İmam-ı Gazali rahimehullah, ilahi (ve mevlid, salevat vs.) gibi ibadetlere onların en çok mübah sandıkları def aletinin dahi karıştırılmasının yasak olduğunu bildirmektedir.     

Murat Yazıcı

10 Aralık 2011 Cumartesi

Esselâmü aleyke Eyyühen-Nebiyyü

Bütün Müslümanlar, namaz kılarken,  "Esselâmü aleyke Eyyühen-Nebiyyü!" demektedirler. Huccet-ül-islâm İmâm-ı Gazâlî rahimehullah İhyâül'ulum kitabında buyuruyor ki:

"Kalbine Resûlullahın mübârek şeklini getir. Sonra, Esselâmüaleyke eyyühen-Nebiyyü... oku ve bu sözünü işiteceğine ve sana cevap vereceğine inan."

Bkz. İhya, 1. cild, Teşehhüdde İcab Eden Şeyler.

Notlar:

1.  Ali Arslan'ın İhya tercümesinde şu şekilde yazılıdır:

"Kalbinde Rasûlullah'ın (s.a) mübarek şahsını hazır bulundur ve 'Ey Peygamber! Allah'ın selâmı rahmet ve bereketi senin üzerine olsun' de! Bunu söylerken de niyetinde bu selâmın Rasûlullah'a iletildiğini ve ondan sana daha güzel bir selâmın geldiğini kesinlikle tasdik eyle."

Ayrıca bkz. Ahmed Serdaroğlu'nun Bedir Yayınevi tercümesinde c. 1, s. 458.

2. Dr. G. F. Haddad şöyle diyor:

"[Nâsıruddîn el-Albânî] Salat el-Nebî kitabında, teşehhüdde söylediğimiz “Allah’ın selâm, rahmet ve bereketi Senin üzerine olsun” ifadesi yerine “...O’nun üzerine olsun” ifadesini tavsiye etmektedir. Bu görüşü dört Sünnî mezhebe aykırıdır." (Bkz. Bu blogda "Zamanımızın Önde Gelen Reformcusu el-Albânî Hakkında Kısa Bir Rehber" başlıklı yazı.)

Yorum: Nâsıruddîn el-Albânî bir Vehhabî idi. Teemmül eyle.

Murat Yazıcı

4 Aralık 2011 Pazar

Murat Bardakçı'nın Terbiyesizliği ve Müzik Hakkındaki Bozuk Sözleri

Murat Bardakçı şöyle yazmış:

MÜZİK ve müzik âleti "haram", tasavvuf müziği "uydurma", ilâhi okumak da "küfür" imiş! Osman Ünlü adındaki ilâhiyatçı, böyle buyurmuş. Musiki dinleyenlerin haram işlediklerini ve bu yaptıklarının hesabını mutlaka vereceklerini söylemiş. Hele hele çalgıyı ilâhiye sokanlar hapı zaten yutmuşlarmış, zira böyle bir iş etmek küfre batmak demekmiş!

Meğerse asırlar öncesinden küfre batmışız da haberimiz yokmuş! Âyin nağmelerinin refakatinde semâ eden Mevlevîler'in tamamı kâfir, Azîz Mahmud Hüdâî'nin "Kudûmun rahmeti zevk yu safâdır"ını terennüm edenler de zındıkmış. Yunus'un, Niyazi-i Mısrî'nin yahut başka içli ve derin şairlerin mısralarını çalgı ve ritimle icra edenler, tevşih, na't, şuul veya savt okuyanlar aslında cehennemdeki yerlerini hazırlamakta imişler...

Hazreti Muhammed'i hicretinin sonunda şehrin kapılarında ellerinde deflerle sözleri zamanımıza kadar gelmiş olan "Talâal bedru aleynâ"yı okuyarak karşılayan Medineliler'in Osman Ünlü'nün zihniyetine göre ne olduklarını söylemeye ise dilim varmıyor... Musiki ve faziletleri hakkında dünya kadar eser vermiş olan İmâm-ı Gazâlî'den bahsetmeye ise, asla!

NEYZEN'İN "AYGIR İMAM"I


Neyzen Tevfik'in "Ben nasihat veremem gerçi size Aygır İmam / Kafa tutma saz için sen de bize Aygır İmam" diye başlayıp "Şu kulaksızlığını radyoda ilân ettin / Bu rezalet foyası çıktı dize Aygır İmam" dediği zihniyet, işte "musiki haramdır" diyen kafadır!

Bu kafaya "Musikinin küfür olduğu ifadesi hangi âyette yahut hangi hadiste geçiyor?" diye sorduğunuzda asla cevap alamaz, "Filânca Efendi'nin falanca risâlesinde bu hususda sarih malûmat vardır" gibisinden bir kıvırtma ile karşılaşırsınız! Kur'an'a ve hadislere asla yaklaşamazlar, zira âyetlerde ve hadislerde böyle bir yasak yoktur; sadece yorumlardan meded umar ve Ferid Hoca'nın yani Ferid Kam'ın "Bir meselenin anlaşılmamasını mı istiyorsunuz? Şerhedin!" sözünü doğrularlar, o kadar.

İlâhiyi bile haram sayan bu kafa, başta musiki olmak üzere güzel sanatların hemen her dinde inananlara inanç ve din büyüklerine sevgi aşılama vasıtası olarak kullanıldığını bilmez, anlamaz, kabule yanaşmaz. Din, onlara göre kuru emirlerden ibaret ve hiçbir zarafete yer vermeyen bir yaptırımlar bütünüdür. Şairin "Yobazın mantığa ermez berelenmiş kafası" mısraı ile gayet veciz şekilde ifade ettiği kafa, işte muhabbetten, şıklıktan ve zarafetten nasibini alamamış olan bu kafadır!

KADIZÂDELİLER HORTLADI!


Geçmiş asırların Türkiyesi'nde örneği çok az olan zarafet yoksunu bu kafa şimdi radyolarda ve ekranlarda rahatça fetva veriyor, hattâ çalgıya ve ilâhiye "haram" yaftasını yapıştırıyor, ilâhi okuyanı kâfir olmakla suçlayacak dereceye kadar geliyor. Üstelik bu kadarla kalmıyorlar, bazıları işi camilerdeki hat levhalarının kaldırılmasını istemeye, hattâ peygamberden şefaat talebine bile "küfür" demeye kadar vardırıyorlar. Bütün bunları yaparken sınır falan da tanımıyorlar, zira "Onlara o kadarı verilmiş!"

Din âlimi ve fetvâ makamı olarak geçineceksiniz... Ama iş kendi menfaatinize gelince internet sitenizde din büyüklerinin isimlerini kullanarak, onları kendinize referans göstererek belli yayınevlerinin, özellikle de varakpârelerinizi çıkartan yayıncınızın reklamını yapacaksınız; bu iş sevap ve "tebliğ", içten gelen hislerle ilâhi okuyup çalmak ise haram olacak! Sevsinler sizin ilminizi! 17. yüzyılın Türkiyesi'nin başına çok büyük derdler açmış olan Kadızâdeliler hortladılar ve ortalığa döküldüler, aman dikkatli olun!

Murat Bardakçı'nın sözleri burada bitti.

CEVAP:

İşin doğrusu, ilahi okumaya veya dinlemeye küfür veya haram diyen yoktur. Yasak olan şunlardır:

1. Kadınların yabancı erkeklere okumaları
2. Çalgı eşliğinde okunması
3. İlahi okumanın bir oyun ve eğlence haline getirilmesi.

Bardakçı, şöyle yazmış:

"MÜZİK ve müzik âleti "haram", tasavvuf müziği "uydurma", ilâhi okumak da "küfür" imiş! Osman Ünlü adındaki ilâhiyatçı, böyle buyurmuş. Musiki dinleyenlerin haram işlediklerini ve bu yaptıklarının hesabını mutlaka vereceklerini söylemiş. Hele hele çalgıyı ilâhiye sokanlar hapı zaten yutmuşlarmış, zira böyle bir iş etmek küfre batmak demekmiş!"

Osman Ünlü Hoca'nın müzik ve çalgı hakkında radyoda söylediklerini bu fakir bizzat işittim. Söyledikleri kendi şahsî fikirleri değildir, Ehl-i sünnet âlimlerinden nakildir ve doğrudur. Müziğin ve müzik âletlerinin haram olduğunu bildiren sahih hadis-i şerifler mevcuttur. "Tasavvuf müziği" denilen müzik türünün uydurma olduğu ise açık bir hakikattır. Üçüncü hususa gelince, Osman Ünlü Hoca ilahi okumanın küfür olduğunu söylememiştir. Çünkü aynı radyo programında çalgısız ilahiler okunuyordu. Orada belirtilen husus, ilahileri çalgı eşliğinde okumanın küfür olduğudur. Aşağıda vereceğim bilgiler ışığında düşünülürse, bu bilginin de doğru olduğu anlaşılır (bilhassa Mektubat'tan yapacağım iki nakil dikkatle okunmalıdır).

Fetava-yı Hindiyye'de diyor ki: "Bir kimse, Kur'an-ı Kerîmi, def çalarak, kaval çalarak okuduğu zaman, muhakkak, kâfir olur." (Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/326-328.) Gümüşhanevî hazretleri de diyor ki: "Kur'an-ı kerimi musikî aletleri ile beraber okumak küfürdür." (A. Z. Gümüşhanevî, Ehl-i Sünnet İtikadı, Bedir Yay., s.132.) Berika'da diyor ki: "Def gibi bir şeyle [çalgı ile] Kur'an okuyan kâfir olur." ( M. Hadimi, Berika, Kahraman Yayınları, c.2, s.447.) Şeyhü’l İslam Ahmed İbn-i Kemâl Paşazade rahmetullahi teâlâ aleyh diyor ki: "Kur’an-ı Kerim kelimeleri ile oyun oynamak, oyunu Kur’an-ı Kerime yaklaştırmak olur. Kur’an-ı Kerimi tahfif ise küfürdür." (Risale-i Münire, Vesiletü'n Necat kitabı içinde, Berekat Yayınevi, 1977, s. 77.)

İmam-ı Rabbanî rahmetullahi teâlâ aleyh diyor ki: "Îtikatta mezhebimizin imamı olan, Ebû Mensûr-i Mâ-Türîdînin, (Zamanımızdaki, tegannî ile okuyan hâfızların, nağmelerini işiterek, Kur'an-ı kerimi ne güzel okudun diyen kimse, kâfir olur. Karısı boş olur. O zamana kadar, yaptığı ibâdetlerinin sevabı gider) dediğini, kitaplar yazmaktadır. Ebû Nasr-ı Debbûsî buyuruyor ki, kâdı Zahîreddîn-i Hârezmî buyurdu ki, (Bir şarkıcıdan veya başka bir yerden tegannî dinliyen veya başka, herhangi bir haram işi gören kimse, haram olduğuna inanarak veya inanmıyarak, bunlara, ne güzel dese, o anda îmanı gider. Çünki Allahü teâlânın emrine ehemmiyyet vermemiş olur. İslâmiyyete kıymet vermiyen kimsenin, kâfir olacağını, bütün müctehidler, sözbirliği ile bildirmiştir. Böyle kimselerin ibâdetleri kabûl olunmaz. Önce kazanmış olduğu sevaplar yok edilir. Böyle felaketten Allahü teâlâya sığınırız!)." (Mektubat, c.1, m. 266)

Bardakçı, İmâm-ı Gazâlî'den de bahsetmiş, diyor ki:

"Musiki ve faziletleri hakkında dünya kadar eser vermiş olan İmâm-ı Gazâlî'den bahsetmeye ise, asla!"

Bardakçı bilmeden, okumadan uyduruyor. İmâm-ı Gazâlî'nin rahimehullah yazılarından habersiz olduğu hemen anlaşılıyor.

Meselâ şu hadis-i şerif İhya'da yazılıdır:

(Allahü teâlâ İblis’e “Senin müezzinin çalgılardır” buyurdu.)

Kaynaklar: İmâm-ı Gazâlî, İhya, Bedir Yay., c.3, s.77; Ayrıca bkz. İbni Hacer-i Mekki, ez-Zevacir, Kayıhan Yay., c.1, s.212; Ramuz el-Ehadis, c.2, s.332, hadis no: 4.

Şimdi, İmâm-ı Gazâlî hazretlerinden iki iktibas daha yapayım da, Bardakçı'nın nasıl uydurduğu anlaşılsın:

“Ud, zenc, düdük ve diğer oyun ve çalgı aletlerinin alım satımı caiz değildir. Çünkü şer’i bakımdan bunların bir faydası yoktur.” (İhya, c.2, s.174)

“Çalgı ve benzeri yasak olan aletleri imal etmekten kaçınmak, zulümden kaçınmak demektir.” (İhya, c.2, s.218)

Bu ifadelerin Bardakçı'nın sözleriyle örtüşmediği izahtan varestedir. Daha çok misaller verilebilir, ama bunlar yeterlidir.


Sonra Bardakçı demiş ki:

"Neyzen Tevfik'in "Ben nasihat veremem gerçi size Aygır İmam / Kafa tutma saz için sen de bize Aygır İmam" diye başlayıp "Şu kulaksızlığını radyoda ilân ettin / Bu rezalet foyası çıktı dize Aygır İmam" dediği zihniyet, işte "musiki haramdır" diyen kafadır!"

Bardakçı burada küstahlık ve terbiyesizlik yapmaktadır. Çünkü, İslâm âlimlerine ve Müslümanlara hakaret etmektedir. Hatta, bu çirkin sözü Peygamber efendimize (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) kadar uzanır. Zira, musikînin (çalgıların) haram olduğunu bizzat O -aleyhisselam- bildirmektedir. Sahih-i Buharî'deki hadis-i şerifte buyruluyor ki: "Bir zaman gelecek, ümmetimden bazısı, zinayı, ipek giymeyi, içki içmeyi, çalgıyı helal addedecektir." (Sahih-i Buharî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, 12. cilt, 1892 nolu hadis-i şerif.) İbni Hacer rahimehullah diyor ki: Bu, çalgı âletlerinin haram olduğunun açık delilidir. (İbni Hacer-i Mekkî, ez-Zevacir, Kayıhan Yay., c.2, s.602.) Aşağıda da bahsedeceğim gibi, konuyla ilgili birçok hadis-i şerif mevcuttur.

Belki de Murat Bardakçı'nın bu kadar saldırganlaşmasının sebebi, Osman Ünlü Hoca'nın söylediklerinin "zülfü yâre dokunmuş" olmasıdır. Çünkü, Bardakçı'nın musikî icra eden, çalgı çalan bir kişi olduğu anlaşılıyor. YouTube'da mevcut bir kayıtta, Bardakçı telli biz çalgıyı çalarken görülüyor (tıklamadan evvel bilgisayarınızın sesini kapatınız):

http://www.youtube.com/watch?v=GvLqc_C78Pc 

Murat Bardakçı'nın kendi bozuk anlayışına destek için ismini öne sürdüğü İmâm-ı Gazâlî rahimehullah İhya kitabında telli çalgıların haram olduğunu açıkca ifade etmektedir. Mecelle'nin 1705. maddesinde diyor ki:

"Şahidin âdil olması lazımdır. Âdil, hasenatı seyyiatına galip olan kimsedir. Binaenaleyh rakkas ve maskara gibi namus ve mürüvveti muhil hâl ve hareketleri i'tiyat eden eşhasın ve kîzb ile ma'ruf olan kesanın şahadetleri makbul olmaz."

Buradan anlaşılıyor ki, raks [dans] ve söz ile halkı eğlendiren kişinin şehadeti makbul değildir. Müziğin İslâm dininde yasak olduğunu inkâr eden her şarlatan, İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin yazılarını delil olarak öne sürmektedir. Halbuki İmâm-ı Gazâlî rahimehullah buyuruyor ki: Çalgı dinleyen, ipek giyen, altın yüzük kullanan [erkek] ve gümüş kaplarda su içen kimsenin şehadeti kabul edilmez.” (İhya, Bedir Yayınevi, c.4, s.41)

Sonra Bardakçı demiş ki:

"Geçmiş asırların Türkiyesi'nde örneği çok az olan zarafet yoksunu bu kafa şimdi radyolarda ve ekranlarda rahatça fetva veriyor, hattâ çalgıya ve ilâhiye "haram" yaftasını yapıştırıyor, ilâhi okuyanı kâfir olmakla suçlayacak dereceye kadar geliyor. Üstelik bu kadarla kalmıyorlar, bazıları işi camilerdeki hat levhalarının kaldırılmasını istemeye, hattâ peygamberden şefaat talebine bile "küfür" demeye kadar vardırıyorlar."

Bardakçı'nın cehaleti burada da sırıtıyor. Ehl-i sünnet âlimleri çalgının, musikînin (belli bazı istisnalar dışında) haram olduğunu yazmışlardır, ama Peygamberimizden aleyhisselam şefaat istemeye karşı çıkan yoktur. Vehhabîlerin sapık sözlerini Sünnî âlimlerin sözleriyle karıştırmış.

Ehl-i sünnet  âlimlerinin ve tasavvuf ehlinin en büyüklerinden olan İmam-ı Rabbanî rahmetullahi teâlâ aleyh diyor ki:

"Mûsikînin harâm olduğunu bildiren, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler ve fıkh âlimlerinin yazıları o kadar çokdur ki, saymak güçdür. Tegannînin câiz olduğunu gösteren, mensûh bir hadîs veyâ bir fetvâ görülürse, ehemmiyyet vermemelidir. Çünki hiçbir âlim, hiçbir zamanda, tegannînin mubâh olduğuna fetvâ vermemiş, raks [dans] etmeğe izn verilmemişdir. İmâm-ı Zıyâeddîn-i Şâmî "rahmetullahi aleyh", (Mültekıt) adındaki kitâbında böyle bildirmekdedir. Tesavvufcuların birşeyi yapıp yapmaması, halâl veyâ harâm olmasını göstermez. Onlara bakılmaz. Yapdıklarına da birşey demeyiz. Ma'zûr görürüz. Onların hâlini, Allahü teâlâ bilir ve bildiği gibi karşılar. Birşeyin halâl veyâ harâm olduğunu anlamak için, imâm-ı a'zam Ebû Hanîfenin, imâm-ı Ebû Yûsüf Ensârînin ve imâm-ı Muhammed Şeybânînin sözlerine bakılır. ... İslâmiyyetden ve tarîkatden haberi olmıyan, ham sofular, pîrimiz böyle yapdı diye, behâne ederek, hayhuy etmeği, tegannî ve dans etmeği, din ve ibâdet hâline sokmuşlar. Bunlarla sevâb kazanıyoruz sanmışlar. En'âm sûresinin yetmişinci ve A'râf sûresinin ellinci âyetinde meâlen, (Ey sevgili Peygamberim "sallallahü aleyhi ve sellem"! Dinlerini, ibâdetlerini, [şarkı ile, mûsikî ile] oyun ve eğlence hâline sokanlardan uzak ol! Onlar Cehenneme gideceklerdir) buyurulmuşdur. "(Mektubat, c.1, m. 266)

Sonra Bardakçı demiş ki:

"Bu kafaya "Musikinin küfür olduğu ifadesi hangi âyette yahut hangi hadiste geçiyor?" diye sorduğunuzda asla cevap alamaz, "Filânca Efendi'nin falanca risâlesinde bu hususda sarih malûmat vardır" gibisinden bir kıvırtma ile karşılaşırsınız! Kur'an'a ve hadislere asla yaklaşamazlar, zira âyetlerde ve hadislerde böyle bir yasak yoktur; sadece yorumlardan meded umar ve Ferid Hoca'nın yani Ferid Kam'ın "Bir meselenin anlaşılmamasını mı istiyorsunuz? Şerhedin!" sözünü doğrularlar, o kadar."

Kimse "musikî küfürdür" demiyor; haram başka, küfür başka. (Gerçi, "Çalgıları dinlemek günahtır. Başında oturmak fısktır. Ondan zevk almak ise küfürdür" meâlinde bir hadis mevcuttur. İbni Abidin rahimehullah şu açıklamayı yapar: "Yani küfranı nimettir. Zira uzuv­ları yaratıldığı şeylerin dışında kullanmak küfranı nimettir. Hadisteki küfür kelimesi günahın büyük oluşunu ifade etmektedir. Veya onu helal bilerek ve zevk alarak dinlediğinde kafir olacağını ifade etmektedir.") Şarap içmek veya zina etmek de küfür değildir; ama haramdır. Ancak, haramları hafife almak veya harama helâl demek küfürdür. Ayrıca, Allahü teâlâya, Peygemberlere (aleyhimüsselam), meleklere, kitablara, ibadetlere vs. hakaret teşkil eden sözler ve fiiller, mesela çalgı eşliğinde Kur'an-ı kerim okumak veya besmele çekerek şarap içmek veya besmele ile domuz eti yemek küfürdür. Çalgı eşliğinde ilahi okuyup dinleyenler, çalgıyı ve müziği helâl biliyorlar, yani harama helâl demiş oluyorlar. Yukarıda kısmen naklettiğim mektubunda, İmam-ı Rabbanî  hazretleri diyor ki: "Mûsikînin harâm olduğunu bildiren, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler ve fıkh âlimlerinin yazıları o kadar çokdur ki, saymak güçdür." Lütfen, bu blogda mevcut olan "Çalgı ve Müzik Hakkındaki Hadis-i Şerifler" başlıklı makaleme bakınız. Şunu da vurgulayayım ki, bu makalede naklettiklerim dışında başka hadisler ve çok sayıda sahabe sözleri de mevcuttur:

http://muratyazici.blogspot.com/2008/01/alg-ve-mzik-hakkndaki-hadis-i-erifler.html

(Bardakçı'ya cevab vermeye burada ilaveler yaparak devam etmek niyetindeyim)

Murat Yazıcı

19 Kasım 2011 Cumartesi

Seni cehalet feneri...

Birkaç gün önce iki ayrı web sitesinde "Dünyanın Döndüğüne İnanmak Dehrîliktir!" başlıklı bir yazı gördüm. Yazının alt başlığı ise şöyle: "Dünyanın Döndüğüne İnanmak Kadere İmana Aykırıdır!"

İbni Baz ve İbn Useymîn gibi Vehhabîlerin de dünyanın döndüğünü inkâr ettikleri biliniyor. Ancak, şu iki kaynakta verilen bilgilere göre, bu şahıslar dünyanın döndüğünü kabul edenleri tekfir etmemişlerdir:

http://www.livingislam.org/k/vt1-gfh_e.html#10
http://www.hayrettinkaraman.net/makale/0766.htm

"Dünyanın Döndüğüne İnanmak Dehrîliktir!" diye yazan bu yerel Vehhabî ise, adı geçen üstadlarını da aşarak, dünyanın kendi etrafında döndüğünü kabul eden yüz milyonlarca Müslümanı açıkca tekfir etmiş oluyor. Müslümanları bu şekilde, yani ilmî bir delil olmadan ve pervasızca tekfir eden kendisi kâfir olur.

Şimdi bu kıt akıllı şahsın yazdıklarına bakalım:

"Dünyanın döndüğüne inananların bilginlerinden Einstein, bir kimsenin dünyanın etrafında ondan daha hızlı dönmeyi başarması halinde zamanda yolculuk yapabileceğini Relativite teorisinde zikretmiştir. Şayet bu kimse dünyanın aksi istikamette dönebilirse geçmiş zamana gidebilecek, dünya ile aynı istikamette ondan daha hızlı dönebilirse de gelecek zamana gidebilecektir. Şayet dünya dönseydi buna inanmak gerekirdi ki, böyle bir inanç Allah Azze ve Celle’nin kaderini ve ayetlerini yalanlamaktır... Dünyanın döndüğüne inanmak, zamanda yolculuğun mümkün olduğuna inanmayı gerektirir..."

Vehhabî'den iktibas ettiğim sözler burada bitti.




Yukarıda iktibas ettiğim pasaj baştan sona saçmalık ve hezeyan mesabesindedir. Hatta "sarhoş sayıklaması" veya "deli saçması" ifadeleri bile bu cümleleri tasvir etmek açısından hafif kalırlar. Neresini düzeltelim ki?

Bu şahsın fen bilgilerinden tamamen habersiz olduğu anlaşılıyor. Internette, muhtemelen çok sayıda bilim-kurgu roman okumuş ama fizik bilgisi zayıf birilerinin karaladığı bazı yazıları okuyup, bunları fen bilgisi zannetmiş olsa gerek. Kaldı ki, bu tür yazıları da doğru anlayabileceği şüphelidir.

Kısaca yazalım:

1. Albert Einstein'ın İzafiyet Nazariyesi'nin [İng. "Relativity Theory"] "bir kimsenin dünyanın etrafında ondan daha hızlı dönmeyi başarması halinde zamanda yolculuk yapabileceği" şeklinde bir iddiası yoktur. Bu mesnedsiz, uydurma bir isnaddır. Einstein'ın veya herhangi ciddi bir fizikçinin böyle bir şey söyleme ihtimali de yoktur.

2. Ayrıca, hiç bir fizik/fen kitabında “…şayet bu kimse dünyanın aksi istikamette dönebilirse geçmiş zamana gidebilecek, dünya ile aynı istikamette ondan daha hızlı dönebilirse de gelecek zamana gidebilecektir.” şeklinde bir görüş yoktur. Lise seviyesinde bile olsun fizik okumuş hiç bir kimse, böyle bir hezeyan yumurtlamaz.

Dünyanın kendi ekseni etrafındaki açısal dönüş hızı her yerde -yaklaşık- 360 derece/gündür. Ancak, yeryüzünün herhangi bir noktasının teğet ("tangential") hızı, dünyanın sathında bulunulan yere göre değişir: Bu hız, kutuplara yaklaştıkça azalır, Ekvator'a yaklaştıkça artar. Ekvator'da takriben 465 metre/sn kadardır ve yaklaşık 300,000,000 metre/sn olan ışık hızına göre çok küçüktür. Böylesine düşük hızlarda izafiyet etkileri ["relativistic effects"] görülmez. Kaldı ki, Einstein'in İzafiyet Teorisi'ne göre hiç bir cisim veya enerji, ışık hızını aşamaz.

Yukarıda bahsedilen 465 metre/sn hızını aşan füzeler ve uçaklar halen mevcuttur.  Ancak, bu hızlı vasıtaları hatırlamaya da gerek yoktur. Yeryüzünde sabit duran bir kişi veya havada ilerlemeden duran bir helikopter, dünya ile beraber hareket etmekte, yani dünya ile aynı hızda dönmektedir. Demek ki, yavaş adımlarla doğuya doğru yürüyen bir adam dünyadan daha hızlı dönmektedir! Otobüsün içinde öne doğru yürüyen bir adamın, otobüsten daha hızlı gitmesi gibidir. "Einstein, bir kimsenin dünyanın etrafında ondan daha hızlı dönmeyi başarması halinde zamanda yolculuk yapabileceğini Relativite teorisinde zikretmiştir" sözünün ne kadar gülünç olduğu buradan da anlaşılabilir.

Bir diğer zırvası da, "Dünyanın döndüğüne inanmak, zamanda yolculuğun mümkün olduğuna inanmayı gerektirir" sözüdür. Bu sözün ilmî ve mantıkî hiç bir mesnedi yoktur. Bu, sahibini rezil eden, onun zekâsızlığını ve cahilliğini ortaya çıkarmasının yanı sıra, hiç bilmediği konularda cesaretle konuşabilen aşırı derecede utanmaz bir şahıs olduğunu gösteren bir sözdür.

Sonra bu Vehhabî demiş ki:

"Muhakkak ki gece ve gündüz, Allah’ın birer mahlukudurlar, haşa dünyanın dönmesiyle oluşmazlar."

Bu söz şuna benziyor: "Muhakkak ki her çocuk, Allah’ın birer mahlukudur, haşa bir kadınla bir adamın evlenmesiyle dünyaya gelmez." Ne mantık ama!

Dünyanın dönmesini de elbette Allahü teâlâ yaratıyor. İşte, gece ve gündüzü de dünyayı döndürerek yaratıyor. Bu bilgi, gece ve gündüzün Allah'ın birer mahluku olduğu gerçeği ile çelişmez.

Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil’aliyyil’azîm!

Murat Yazıcı

13 Kasım 2011 Pazar

İmam-ı Rabbânî Hazretlerine Yapılan Bir Bühtana Cevab

Bayram Ali Öztürk'ün bir konuşmasında sarfettiği bazı sözler mükerreren karşımıza çıkıyor. Konuşmanın aslı şurada:

http://www.youtube.com/watch?v=t4iqTcGMwm8

Konuşmasının bir yerinde diyor ki:

"İmam-ı Rabbânî'nin kuddise sirruh buyurduğu gibi Muhammed Mustafa eşittir Allah!... Bir eti kemiği var farklı olarak."

B. Ali Öztürk'ün sözü burada bitti. Hemen şunları vurgulayalım:

1. İmam-ı Rabbânî hazretleri hiç bir yazısında böyle bir ifade kullanmamıştır.
2. "Muhammed aleyhisselam eşittir Allahü teâlâ" sözü zahiren küfürdür.

Bayram Ali Öztürk şimdi hayatta olmadığına göre, kendisine niye böyle konuştuğunu ve ne demek istediğini sormak imkânına sahip değiliz. Belki meczub bir kişi idi, belki gerçek bir âşık idi ve muhabbet sarhoşluğu ile, sekr halinde böyle bir söz söyledi, belki sözlerinin zahiri ile onun asıl kasdı örtüşmüyor ve sözünün bir te’vili var. Bunların hepsi ihtimal dâhilinde olabilir. Ancak, bu konuşmayı YouTube'da veya başka yerlerde yayınlayarak fitne ateşine benzin dökenlere acaba ne demeliyiz?

Şimdi bazı Vehhabilerin de Bayram Ali Öztürk'ün bu sözlerini kaynak alarak İmam-ı Rabbânî hazretlerine saldırdıklarını görüyoruz. Bu ahmaklara, "İmam-ı Rabbânî hazretleri bunu nerede söylemiş?" denince, şaşırıp kalıyorlar.

İmam-ı Rabbânî rahimehullah, Mektubat'ın çeşitli yerlerinde eski zamanlarda yaşamış bazı tasavvuf ehlinin sekr (şuursuzluk, kendinde olmama, manevî sarhoşluk) halinde söyledikleri bazı sözlerden bahsetmekte, sekr sahiplerinin mâzur olduğunu, ama bunlara uyanların, bunların sözlerini taklid edenlerin mâzur olmadığını, cezalandırılacaklarını bildirmektedir (mesela, bkz. Mektubat, c.1, m. 95 ve m. 100). Nitekim, 3. cilt, 80. mektubda da bazı şeyhlerden sekr hâlinde sâdır olan bir sözden bahsedilmektedir. Bu gibi sözlerin sekr ile söylenmiş olduğunu ve bunları taklid etmenin câiz olmadığını izah eden İmam-ı Rabbânî hazretlerini, bahis konusu sözlerin bizzat sahibiymiş gibi anlamak ve anlatmak eğer münâfıklık değilse, aşırı ahmaklık alâmetidir.


İmam-ı Rabbânî rahimehullah, Mektubat'ın 167. mektubunda buyuruyor ki:

İyi dinle ve iyi anla ki, bizim ve sizin ve hattâ herşeyin, yerlerin, göklerin, yüksekliklerin, alçaklıkların yaratanı, varlıkta durduranı birdir. Nasıl olduğu anlaşılamaz. Benzeri ve ortağı yoktur. Şekli ve görünüşü olmaz. Baba, çocuk değildir. Onun gibi, Ona benzer birşey düşünülemez. Onun birşey ile birleşmesi, bir şeyde bulunmasını düşünmek çok çirkin olur. Bir yerde bulunması, bir yerde görünmesi olamaz. Onda zaman yoktur. Zamanı O yaratmıştır. Bir yerde değildir. Heryeri O yaratmıştır. Hep var idi. Varlığının başlangıcı yoktur. Hep vardır. Varlığının sonu olmaz. Her iyilik ve yükseklik Onda vardır. Hiçbir kusur ve aşağılık Onda olamaz. İşte bunun için, mâbut olmaya, tapınmaya hakkı olan yalnız Odur. Tapınmaya lâyık olan ancak Odur. Hindûların Râm ve Kerşen denilen putları, Onun yarattığı şeylerden zevallı iki dânesidir. Her ikisinin de anası ve babası var idi. Râm, Ceretin oğlu ve Leknenin kardeşi idi. Sîtanın kocası idi. Râm, kendi çoluk çocuğunu koruyamamıştı. Başkalarını nasıl koruyabilir? İyi düşünmek lâzımdır. Câhillere uymamalıdır. Yerleri gökleri yaratana, Râm ve Kerşen gibi ismler takanlara milyonlarca yazıklar olsun! Bunların hâli, büyük bir pâdişâha, aşağı bir çöpçünün ismini takanlara benzemektedir. Râm ile Rahmanı aynı şey sanmak, ne akılsızlıktır? Yaratan, yarattığı ile bir olur mu? Anlaşılamayan birşey, bilinen şeylere benzetilemez. Onlarla birleşemez. Râm ve Kerşen yaratılmadan önce, âlemlerin yaratanına Râm ve Kerşen denilmiyordu. Bunlar yaratıldıktan sonra, ne oldu ki, o eşsiz olan ulu Allaha, Râm ve Kerşen denildi? Râm ve Kerşenin ismleri, yerlerin, göklerin sahibinin adı sanıldı! Olamaz, olamaz, hiç olamaz! Gelip geçmiş olan, yüzyirmidörtbine yakın Peygamberlerin hepsi insanları, yalnız bir yaratana ibâdet etmeye çağırdılar. Ondan başkasına tapınmağı yasak ettiler. Bütün Peygamberler, kendilerinin âciz birer mahlûk olduklarını söylediler. Allahü teâlânın büyüklüğünden, kuvvetinden korkarlar ve titrerlerdi. Hindûların tapındıkları kimseler ise, herkesin, kendilerine tapınmasını istediler. Kendilerini mâbut olarak tanıttılar. Bir yaratanın varlığına inanıyorlardı. Fakat, Onu kendilerine hulûl etmiş, kendileri ile birleşmiş sanıyorlardı. Bunun için, herkesin kendilerine tapınmasını istiyorlardı. Kendilerine tanrı diyorlardı. Her kötülüğü yapıyorlardı. Tanrı, her istediğini yapar ve yarattığı şeyleri istediği gibi kullanır diyorlardı. Bunlar gibi, daha nice bozuk ve saçma sözleri vardı. Kendileri sapıtmış, başkalarını da saptırmışlardı. Peygamberler böyle değildiler. Başkalarına yasak ettikleri kötülüklerden kendileri de ençok sakınırlardı. Kendilerinin de, herkes gibi insan olduklarını söylerlerdi. Fârisî mısra' tercümesi:
Yollardaki ayrılığı gör! Nerden nereye?

Murat Yazıcı

12 Kasım 2011 Cumartesi

Cübbeli'nin Bir TV Programında Söyledikleriyle İlgili

İsmailağa cemaati olarak bilinen grubun önde gelen hocalarından Cübbeli Ahmed'in bir TV programındaki sözlerini dinledim (bağlantısı aşağıda verilmiştir). Malum sebeplerden, bu kısımda muhatab olduğu sorulara samimi cevap verebildiğini, açık konuşabildiğini sanmıyorum. Bu konularla ilgili sorulara böyle uzun cevap vereceğine, "ben tarihçi değilim, her konuda o konunun uzmanı konuşmalıdır" gibi bir izahat yapıp, susmayı tercih edebilirdi.

https://www.youtube.com/watch?v=OMyVY6tLj_Q

Cübbeli'nin bazı sözlerini belki te'vil edebiliriz. Ancak, netice olarak, bu programda bazı söyledikleri (ve muhtemelen iyi bildiği bazı gerçekleri söyle(ye)memiş olması), Yiğit Bulut'un söyledikleriyle de birleşince, yakın tarihimizi iyi bilmeyen gençler için yanıltıcı olabilir. Şu bağlantıda da benzer ifadeleri var:

http://www.youtube.com/watch?v=HrVrCNtKxbU

Cübbeli burada diyor ki "[Atatürk] şu Kur'an iyi anlaşılsın diye para vererek tefsir yazdırıyor..."

Aşağıda -kendim hiç yorum yapmadan- bazı iktibaslar yapacağım.


ABD BÜYÜKELÇİSİ ANLATIYOR

RADİKAL - İSTANBUL - Atatürk'ün din hakkındaki görüşlerine ışık tutacak yeni bir belge ortaya çıktı. 1932-1933 yıllarında Ankara'da görev yapan ABD Büyükelçisi Charles H. Sherrill'in hazırladığı ve Atatürk'ün kendi ağzından dinle ilgili görüşlerini içeren rapor ilk kez Toplumsal Tarih dergisinde araştırmacı yazar Rıfat N. Bali'nin hazırladığı yazıda yayımlandı. Büyükelçi, Ankara'da görev süresi boyunca Atatürk ile yaptığı görüşmelere ve gözlemlere dayanarak 'A Year's Embassy to Mustafa Kemal' adlı bir kitap hazırlamıştı. Eser ilki, 1934 yılında Atatürk yaşarken, üç kez Türkçeye çevrildi. Kitabın en ilginç bölümü Atatürk'ün dine bakışını içeren kısımdı. Bu bölümde yazar, Atatürk'le yaptığı uzun bir mülakata yer vermiş ancak Atatürk'ün sözlerinin bir kısmını kitaba almamış bunu da "Din konusundaki şahsi görüşleri hususunda söylediklerinin tamamını burada vermek hiç doğru olmaz" satırlarıyla dile getirmişti. Ancak Sherill, kitaba sadece bir bölümünü aldığı görüşmeyi özetleyerek bir rapora döktü ve ABD Dışişleri Bakanlığı'na gönderdi. ABD Dışişleri Arşivi'ndeki bu raporu, Bali Türkçeye çevirip Toplumsal Tarih'e yazdı. Aşağıda, raporun tam metni yer alıyor.
 (...)
Bursa hadisesi
Bu çerçevede yakın tarihte olan Bursa hadisesi üzerinde serbestçe konuştu. Bu hadise Türklerce değil üç yabancı tarafından çıkarılmıştı: Bir Arnavut, bir Bulgar ve bir Rus. Hatta Üçüncü Enternasyonal tarafından kışkırtıldığını da ima etti. Muhtemelen sıkıntı verecek bu siyasi hareketi basit bir dil meselesine, ezanın Arapça yerine Türkçe okunması haline dönüştürerek gösterdiği siyasi maharetten ötürü kendisine iltifatta bulundum. Bu sözlerim Kuran'ın Arapçadan Türkçeye tercüme edilmesi için nasıl ve neden telkinde bulunduğu konusunda konuşmasına sebep oldu ve bu mevzuda yepyeni bir ufuk açtı. Türk halkının uzun zamandan beri ezberden okuduğu bazı Arapça duaların gerçek manasını anladığı zaman tiksineceğini söylüyor. Kuran'dan alınan bir Arapça bölüm okudu.
Türkçe Kuran [tercümesi] okutma nedeni
Bu duada Hz. Muhammed [aleyhisselam] amcası ile amca kızının yaptıkları bir şeyden ötürü cehenneme gitmeleri için beddua eder. "Düşünen bir Türk'ün böylesi bir duayı okumaktan elde edeceği dini ilhamı veya dine ilgi göstermesini tahayyül edebilir misin?" dedi. Bu fikrini geliştirdikçe ben de gitgide Kuran'ın Türkçe okunmasını teşvik etmesinin sebebinin Kuran'ın Türkler arasında gözden düşmesi olduğu neticesine varıyorum.
(Radikal Gazetesi, 6 Eylül 2006)

Yazının tamamı yukarıda verdiğim bağlantıda mevcut; şimdi başka bir kaynağa bakalım:
KAZIM KARABEKİR ANLATIYOR
K. Karabekir 14 Ağustos 1923 tarihinde Türk Ocağı'nda verilen bir çay ziyafetine gitmeden önce şu bilgileri işitdiğini bildiriyor:
"Gazi Kur'an-ı Kerimi bazı İslamlık aleyhdarı züppelere tercüme ettirmek arzusundadır. Sonra da Kur'anın Arapça okunmasını namazda bile yasaklayarak bu tercümeyi okutacak! Ve o züppelerle işi alaya boğarak, güya Kur'anı da, İslamlığı da kaldıracaktır!" (s.158)
Akşam bu konudaki itirazlarını bildirince olanları şöyle anlatıyor:
"M. Kemal Paşa beyanatıma karşı hiddetle bütün içini ortaya döktü:
Evet Karabekir; Arapoğlunun yavelerini Türkoğullarına öğretmek için Kur'anı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece de okutacağım. Ta ki budalalık edip aldanmakda devam etmesinler!...
Şüphe yok ki, yakın günlere kadar Kur'anı ve Peygamberi her yerde medh ve sena eden ve hatta hutbe okuyan bir insandan bu sözleri beklemek herkese eza veriyordu." (s.159)
Kaynak: Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası: Atatürk-Karabekir, Yayına hazırlayan: İsmet Bozdağ, Emre Yayınları, Aralık 1991.

TBMM'DE BİR KONUŞMA
video
Derleyen: Murat Yazıcı

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Zâhidü’l-Kevserî'nin Dârimî ve İbni Teymiyye Hakkındaki Sözleri

Zâhidü’l-Kevserî'nin İbni Teymiyye'yi Tekfir Ettiğini Gösteren Açık İfadeleri

Bu yazıda bahsi geçen kişi, Osman bin Said el-Dârimî el-Secezî [veya Siczî] (vefatı h. 280) isimli şahıstır. İbni Teymiyye bunun görüşlerini taklid ve tekrar etmiştir. Bahsedilen el-Dârimî, meşhur hadis âlimi Abdullah bin Abdurrahmân hâfız Ebû Muhammed el-Dârimî (vefatı h.255) ile karıştırılmamalıdır.

Muhammed Zâhidü’l-Kevserî rahimehullah bu blogda tamamı bulunabilecek "Kasîmî’nin Bugünkü Yiğitlenmesi Etrâfında" isimli makalesinde Osman bin Said el-Dârimî'nin hemen hepsi İbni Teymiyye tarafından da tekrar edilen bazı sapık sözlerini yazmakta ve bunlar hakkında şu ifadeleri kullanmaktadır:

"Allah için bana söyle! Yeryüzünde bu gibi ve benzeri kelimeleri -ki bunlar kitâblarında çoktur- konuşabilen kimselerin, Allah ve Resûlüne harb açmış ve Müslümanların cemaatinden çıkmış olduğunda şekk eden yâhud tereddüt eden bir mü'min bulunabilir mi? Çağırdıkları ve da’vet ettikleri sünnet bu mudur? Allah onlara hak ettikleriyle muâmele etsin ve lâyık oldukları nikmet ve azâbı ile onları âcilen cezâlandırsın. Bu kimselerle ve de ahmaklıkları ve câhillikleriyle şânsız bir hale gelen şu memleketten, şerlerini, şirklerinin ve sapıklıklarının karanlıklarını yok etsin."

Görüldüğü gibi bu pasajda, el-Dârimî ve İbni Teymiyye ve onlar gibiler hakkında "Allah ve Resûlüne harb açmış ve Müslümanların cemaatinden çıkmış" ifadesini kullanmaktadır.

Yine bu blogda tamamı bulunabilecek diğer bir makalesinde, Zâhidü’l Kevserî şu ifadeleri kullanmaktadır:

"Ben, geçmiş bir makâlemde, üzerlerine hiçbir ta’lik yapmadan Dârimî’nin kitâbındaki küfür sözlerinden bir tomar zikretmiştim."

"Dolayısıyla onun i'tikâdı, bir mekânın Allah'ı içinde bulundurduğu, bir sathın, bir yerin onu taşıdığı şeklinde olmaktadır. Bu da tecsîm ile hükmetmektir. Kim de Allah sübhânehû ve teâlâ’yı bir mekânda yer tutmuş sayarsa, o bir putperesttir, Müslümanların cemâatinden çıkmıştır. Nitekim akâid imâmlarından birçoğu bunu açıkça ifâde etmişlerdir. Allah celle celâlühû iftirâcıların iftirâsından çok yücedir."

"O halde bu hüsrana uğrayan kimsenin ibâdet ettiği, ayağa kalkmakta, oturmakta ve hareket etmektedir. Belki de bu i'tikâdı, şu Siczî, komşuları olan sığıra ibâdet eden kimselerden miras almıştır. Kim ki, âlemlerin ilâhı hakkında böyle inanırsa, söz birliği ile kâfir olur. O hâlde yazıklar olsun, namazda böyle bir kimseye uyana, yâhud onunla nikâhlanana!.. "

"Bu söz, sâhibini, mücessime olmaktan uzak olduğunu söylemeye mecâl bırakmayacak bir sözdür. Allah celle celâlühû’ya cisim isnâd etmek, putperestlikten başka bir şey değildir. Yazıklar olsun o kimseye ki, ibâdet ettiği varlığı işte bu şekilde arşın ve kulaçla ölçmeye kalkar."

"Sen onu, Allah Teâlâ’nın Âdem aleyhisselâm’ı yaratmasını, organ yardımıyla toprak kullanılmasına yorarken görürsün. Bu, (kişiyi) rezîl edecek bir dil bilmemek ve açık bir küfürdür."

"Bak şu akılsız ahmağa!.. Nasıl da, Allah sübhânehû ve teâlâ için, Kürsî’nin üstünde oturmak olduğunu ve Resûlü sallellâhu aleyhi ve sellem’i oturtmak için bir yanında da bir yer bıraktığını söylüyor?!.. Nitekim bu, mübtezel Barbahârîlerin mezhebidir."

"Allah sübhânehû ve teâlâ hakkındaki sözü işte budur. Sanki, ma'bûdunun sineğin sırtına oturması olmuş bitmiş ve kabûl görmüş bir iş de bununla, Allah teâlâ’nın, sineğin sırtından daha geniş olan Arşın üzerinde karar kılmasına delîl ileri sürüyor! Allah celle celâlühû bundan çok büyük bir yücelik ile yücedir. Bu Siczî’den, Harrânlı’dan [İbni Teymiyye'den] ve bu ikisinin yandaşlarından evvel, insanlardan, böylesi boş ve akılsızca bir söz söyleyen bir kimseyi bilmiyorum....Bu öyle bir cinnet getirmektir ki, üzerinde hiçbir cinnet getirmek yoktur. Allah, şunların (O’nu) vasfettiklerinden çok büyüktür. Kahrolsun kendisi için sineğin taşıdığı bir ma’bûd tasavvur eden. Onun gibisi, muhâtab alınmaktan düşen birisi olur."

"Halbuki bu hüsrâna uğrayan adam ve taraftarları, ‘aksine, dağ başına çık, gözetleme kulesinin üstüne yüksel ve ma’bûda yaklaş’ diyorlar. Bundan öte bir küfür mü olur?!.. "

"Müellif (Dârimî), bütün bunların Allah sübhânehû ile beraber vâr olduğuna inanmaktadır. Arşın üstünde istivâ etmenin kaçınılmaz bir netîcesi olarak Arş da kadîm olmaktadır. Hareketin ve yürümenin kadîm olduğunu düşün(ebil)mek şu önderlerin akıllarının şânıdır!!.. Kim böylesi bir açık putperestlik inancına sâhib ise, onun, yeryüzünde bozgun çıkarmaya, müslümanlara imâmlık yapmaya ve onlarla nikâhlanmaya bırakılması doğru olmaz."

Not: Bu tercümeler Guraba Dergisi'nin 13. sayısından iktibas edilmiştir. İbni Teymiyye'nin yukarıda bahsedilen ve küfür olduğu ifade edilen sözleri ve bunların kaynakları için bu blogda şu yazılara bakınız:

http://muratyazici.blogspot.com/2010/01/allah-ve-resulune-harb-acms-bir-taife.html
http://muratyazici.blogspot.com/2009/12/imam-zahidul-kevseriden-said-el-darimi.html
http://muratyazici.blogspot.com/2009/10/ibni-teymiyyenin-allahu-tealaya-mekan.html
http://muratyazici.blogspot.com/2009/10/ibni-teymiyyenin-fikri-kaynaklarndan-el.html
http://muratyazici.blogspot.com/2008/04/ibni-teymiyyenin-baz-anormal-grleri.html

Murat Yazıcı

26 Ocak 2011 Çarşamba

Hazret-i Muâviye'yi Kötüleyenin Cezası

İmam-ı Kurtubî rahimehullah diyor ki:

"Eshab arasında birçok muhalefet ve muharebeler olmuştur. Bununla beraber hiç biri diğerinin nifakına hükmetmemiştir. Onların bu husustaki hâlleri, ahkâm babında müctehidlerin hâlleri gibidir. Ya hepsi hakka isabet etmiştir denilir, yahut isabet eden bir tanesidir. Fakat hata eden mazur olur. Çünkü o reyine ve zannına göre muhataptır. İşte bunlardan birine meâzallah bir şeyden dolayı buğzeden kimse âsî olur; tevbe etmesi gerekir."

Kaynak: A. Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Yayınevi, 1983; c.1, Bab:33, s.345.

İmam-ı Malik rahimehullah diyor ki:

"Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem Eshabından birine, mesela Ebû Bekr'e veya Ömer'e veya Osman'a veya Mu’âviye'ye veya Amr ibni Âs'a radıyallahü anhüm söven ve onları kötüleyen bir kimse, eğer yoldan çıkdılar, kâfir oldular dedi ise, bu kimseyi öldürmelidir. Yok eğer başka bir ayıb ve kusur ile kötüledi ise, şiddetli dövmelidir."

Kaynak: İmam-ı Rabbâni, Mektubat; ayrıca bkz. Kâdî Ebu'l-Fadl İyaz, Şifa-i Şerif, Bedir Yay., s. 725.

Şeyhülislâm Ebussu'ud Efendi'nin fetvalarında diyor ki:

488. Mes’ele: "Muâviye hayırlı kişi değildir" dese, şer'an Zeyde ne lâzım olur?
Elcevap: Ta'zîr olunur.

489. Mes’ele: Sahâbe-i kirâmdan Muâviyeye lâ'net eden Zeyde şer'an ne lâzım olur?
Elcevap: Ta'zîr-i beliğ ve hapis lâzımdır.

Kaynak: Mecmu'a-î Fetevâ. Ayrıca bkz. Muhammed Hâdimî, Berika, Kahraman Yayınları, c.2, s. 161.

Hâfız İbni Hacer-i Mekkî rahimehullah naklediyor:

"Ömer bin Abdülaziz rahmetullahi teâlâ aleyh, huzurunda Hazret-i Muâviye'yi gıybet eden bir kişiye üç kırbaç vurdurdu."

Kaynak: Es-Savaikul-Muhrika, Bedir Yayınevi, s. 471.

Daha fazla bilgi için bkz. Kâdî Ebu'l-Fadl İyaz, Şifa-i Şerif, Bedir Yay., s. 724-728. Kitabın bu bölümünün başlığı şöyledir: "Peygamberin sallallahü aleyhi ve sellem Ehl-i beytine, Âline, Ezvacına ve Eshabına sövmek, onlara noksanlık isnad etmek haramdır, bunu işleyen mel'undur"

Derleyen: Murat Yazıcı

24 Ocak 2011 Pazartesi

"Muâviye'yi Sevmem" Diyen Densize Cevap

Doğrusu, Hayreddin Karaman'ın kayda değer bir ilmi veya kütübhanemizde bulundurmak isteyeceğimiz istifadeli bir eseri yoktur. Beynelmilel sahada kendisine itibar edildiğini de görmedik, duymadık. Bu açıdan bakılınca, klasik ma'nâda bir âlim olmadığı gibi, mühim bir araştırmacı veya vasatın üstünde bir yazar da değildir. Ancak, Türkiye'de kendisine itibar eden kesimler olması, gazete ve televizyonlar vasıtası ile bozuk görüşlerini neşretme imkânına sahib olması gibi hususlar, bu şahsı görmezden gelmemize mâni oluyor.

Taha Akyol'la yaptığı röpartajda demiş ki: “Muaviye’yi sevmem, ... Ehl-i Beyt sevgisiyle Muaviye bir kalpte birleşmez!”

Bu kendisinin kıymetsiz görüşüdür. Zaten daha evvel "mut'a nikâhı yapanlara fasık denemez" ma'nâsında anormal sözleri sarfetmiş bu kişi başka türlü söyleseydi, herhalde şaşırırdık.

Ehl-i sünnetin bu konudaki tavrı çok açıktır ve tartışmasızdır. Diğer başlıklar altında uzun yazdım; burada önce Ehl-i sünnetin reisinin sözlerini yazıp, sonra da ikinci bin yılın müceddidinden bir iktibasla noktayı koyacağım.

İmam-ı a'zam Ebû Hanife rahimehullah buyuruyor ki:

"Biz Resulullahın (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) Eshâbının hepsini dost ediniriz ve hiçbirini hayır dışında anmayız." (el-Fıkhu'l-Ekber)

"Onların hiçbirinden uzaklaşmayız ve dost edinmekte hiçbirini ayırmayız." (el-Fıkhu'l-Ebsat)

"Takva sahibi her mü'min onları sever ve her kötü münâfık da onlara kin tutar." (el-Vasiyye)

İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendi hazretleri rahimehullah buyuruyor ki:

"Eshâb-ı kirâmın hepsini ve Ehl-i beytin hepsini sevmek, saymak lâzımdır. Birini sevmemek, hepsini sevmemek olur. Çünkü, insanların en iyisinin sohbeti ile şereflenmek fazîleti, hepsinde vardır. Sohbetin fazîleti ise, bütün fazîletlerin üstündedir." (59. Mektub)

Murat Yazıcı

22 Ocak 2011 Cumartesi

Karaman'ın İlmî Ahlâkının Teşhiri

Bay Hayreddin Karaman demiş ki:

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=25771&y=HayrettinKaraman

"Nassa karşı ictihad olmaz

Bir mesele ortaya çıkar ve bunun dini hükmünü öğrenmek gerekirse önce naslara (ilgili ayetlere ve hadislere) bakılır. Bunlarda aranan hüküm bulunamazsa usulüne göre ve ehli tarafından ictihada başvurulur. İşte böyle yapılır da hata edilirse hataya da sevap yazılır.

Hz. Ali'ye Medine'de bulunan ashab ısrarla bey'at ettiler. Bu bey'atı muteber sayan halifeye itaat eder, muteber saymayana göre Hz. Ali halife olmadığı için ondan katillerin teslimi veya cezalandırılması talep edilemez. Muaviye ve yandaşlarının yaptığı ictihad değildir, isyandır. Bunun böyle olduğunu yazının sonunda nakledeceğim büyük bir İslam aliminin de kaleminden okuyacaksınız."

Karaman'ın sözü burada bitti. Yazısının devamı yukarıdaki bağlantıda okunabilir. Burada bahsettiği İslam âlimi, Sadeddin-i Teftazani’dir (rahimehullah).

Altını çizdiğim lakırdılarına dikkat ediniz. Diyor ki, "ictihad değildir" ve bu sözüne destek olarak Sadeddin-i Teftazani'yi gösteriyor. Karaman'ın yaptığı nakillere güvenilemeyeceğini, görüş ve yaklaşımlarında dürüst olmadığını bu misal bize açık olarak gösteriyor. Aşağıda Teftazani’nin Şerhu'l-Akaid en-Nesefiyye kitabının "Halifeler" kısmının bir sayfasını veriyorum:


Tercümesi:

"Hazret-i Ali'nin radıyallahü teâlâ anh halife seçilişi sonrasında sahabe arasında vuku bulan ihtilaf ve harbler onun halifeliğini kabullenmemekten kaynaklanmamıştır. Bilakis bu ihtilaflar hatalı ictihaddan kaynaklanmıştır."

Bay Karaman'a, Teftazani'nin aynı kitabında naklettiği şu hadis-i şerifi de hatırlatalım:

(Eshabıma dil uzatmakta Allah’tan korkun! Benden sonra onları kötü emellerinize alet etmeyin! Onları seven, beni sevdiği için sever. Beni sevmeyen de onları sevmez. Onları inciten beni incitmiş olur. Beni inciten de Allahü teâlâyı incitmiş olur. Bunun da cezası gecikmeden verilir.)

Murat Yazıcı

21 Ocak 2011 Cuma

Eshâbım Yıldızlar Gibidir

Hâfız İbni Hacer-i Mekkî (vefatı m. 1566) rahimehullah bildiriyor:

"Dârimî, İbni Adî ve başkalarının da rivayet ettiklerine göre Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem (Eshâbım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidâyete kavuşursunuz!) buyurmuştur." (Es-Savaikul-Muhrika, Bedir Yayınevi, s. 457)

Bu hadis-i şerifi kitaplarına yazmış olan başka büyük âlimleri ve kitaplarını da burada kaydedelim.


Hakim Semerkandî (vefatı m. 953) rahimehullah diyor ki:

"İnanan bir kimsenin Resûlullah'ın aleyhisselam sahabileri aleyhinde konuşmaması, gıybetlerini yapmaması lazımdır. Onlara ta'n eden sapık ve bid'atçıdır. Zira efendimiz (Eshabım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidayete varırsınız.) buyurmuştur. Diğer bir hadis-i şerifte buyruldu ki: (Eshabıma kin tutan münafıktır.) O halde ey kardeşim, dilini onlardan uzak tut da aleyhlerinde bulunma. Akıllılara bu kadar söz yeter." (Sevad-ı A'zam, Bedir Yayınevi, s.55)

Se'âdet-i Ebediyye müellifi rahimehullah bu hadis-i şerifi inkâr eden bir Vehhabîye cevap olarak şu bilgileri veriyor:

"İmâm-ı Münâvî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Künuz-üd-dekâık) kitâbı ve İmdâdın (Tahtâvî) hâşiyesi, otuzaltıncı sahîfesinde bu hadîs-i şerîfi de yazmakda ve imâm-ı Beyhekî rivâyeti olduğunu bildirmekdedirler....Bu adam, Eshâb-ı kirâmın büyüklüğünü anlıyamadığından, bu hadîs-i şerîfe, uydurmadır diyor." (bkz. Se'âdet-i Ebediyye, 2. Kısım, "17-Vehhabilik Nedir" konusu)

Hâfız Celâleddîn Süyûtî (vefatı m. 1505) rahimehullah bildiriyor:

"Beyhekî İbni Abbas'dan nakille Resulullahın şöyle buyurduğunu nakleder: Allah'ın kitabından öğrendiklerinizle amel etmeniz gerekir. Kimse onu terketmekte mazur olamaz. Allah'ın kitabında bulunmazsa benim sünnetim geçerlidir. Eğer benim sünnetimde de geçmiyorsa Eshâbımın sözleri muteberdir. Çünkü Eshâbım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidayete kavuşursunuz. Eshâbımın ihtilafı ise sizin için rahmettir." (Miftahu'l-cenne fi'l-ihticac bi's-sunne - "Sünnetin İslamdaki Yeri", Rağbet Yayınları, s. 69)

Bu sayfadaki dipnotta ayrıca şu mehazlar verilmektedir:

el-Beyhekî, el-Medhal, s. 163.
el-Hatib, el-Kifaye, s. 165.

Rağbet Yayınevi'nin el-Avâsım mine'l-Kavâsım tercümesinin giriş kısmında (s. 21) şu ilave mehaz verilmektedir:

İbn Esir, Camiu'l-Usul fi Ehadisi'r-rasul, 8/556.

Ayrıca, meşhur hadis ve fıkıh âlimi İmam-ı Şa'rânî de (vefatı m. 1565) rahimehullah bu hadis-i şerifi "Beyhekî'nin İbni Abbas'dan bildirdiği..." diyerek aynen kaydetmiştir (Mizan ül-Kübra, Berekat Yayınevi, İstanbul, 1980, s. 76).

Büyük Maliki fıkıh ve hadis alimi Kâdî Ebu'l-Fadl İyaz (vefatı m. 1150) rahimehullah bu hadis-i şerifi "Resulullah buyuruyor" diyerek nakletmiştir (Şifa-i Şerif, Bedir Yayınevi, s.438). Bu hadis-i şerifin zayıf olduğunu söyleyen birkaç âlim (rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în) "Kâdî İyaz bu hadisi kesin olarak Peygamberimizin sözüymüş gibi yazmamalıydı" demişlerse de,  Molla Aliyyülkârî bunlara şöyle cevap vermiştir: "Mümkündür ki,  [Kâdî İyaz] bu hadis için bir zincir tesbit etmiştir veya rivayet yollarının çokluğunun onu zayıf olmaktan çıkarıp hasen mertebesine yükselttiğine hükmetmiştir. Üstelik, faziletli ameller için zayıf hadisler de kullanılabilir." (Şerh el-Şifa, 2:91) Nitekim, bizzat Molla Aliyyülkârî bu hadis-i şerifi "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem yine şöyle buyuru­yor.." diyerek nakletmektedir (bkz. Fıkh-ı Ekber Şerhi, "Sahabileri Hayırla Anmak" başlıklı kısım).

Yine İmam-ı Şa'rânî rahimehullah buyuruyor ki:

"Al­lahü teâlâya hamd olsun ki, bizi, şeriat âlimlerinin bütün sözlerini tevcîh edenlerden ve sözlerinin hepsini şeriat kaynağına bitişik görmekle hiç bi­rini red etmiyenlerden eyledi. Bu hususta sözümüzü kuvvetlendiren: (Be­nim Eshâbım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız kurtulursunuz) hadîs-i şerifidir. Muhaddisler bu hadîs-i şerif hakkında çeşitli söylemişlerse de, keşf sahiplerine göre sahîhdir. Ma'lûmdur ki, müctehidler, sahabenin yolu üzeredirler. Silsilesi, ya'nî bağlılığı bir sahâbîye olmıyan, bir müc­tehid bulamazsın."(Mizan ül-Kübra, Berekat Yayınevi, s. 59).

İmam Abdülkadir-i Geylânî de rahimehullah "İbni Ömer'in radıyallahü anh bildirdiği hadis-i şerifte..." diyerek bu hadis-i şerifi yazmaktadır (Gunye, Berekât Yayınevi, 7. Baskı, s. 117). Huccet-ül İslâm İmâm-ı Muhammed Gazâlî de rahimehullah bu hadis-i şerifi yazmakta ve izah etmektedir (Mustasfâ, Klasik Yayınları, c.1, s. 355, 358). Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî'nin de (vefatı m. 1893) rahimehullah mezkur hadis-i şerifi yazdığını burada kaydedelim (Camiu’l-Mütun tercümesi, Bedir Yayınevi, 7. Baskı, s. 150) Meşhur ve muteber Akaid kitaplarından olan Birgivî Vasiyetnamesi Şerhi'nde de yazılıdır (Bedir Yay. baskısı, s. 93). İbni Hacer'den ve Bağdadi'den nakiller için ayrıca bkz.: Prof. Dr. İbrahim Canan, Hadis Usülü ve Tarihi, Akçağ Yayınları, s.444-446.

Dr. Fuad Haddad'ın verdiği bilgilere göre, bu hadis-i şerife zayıf diyen âlimler olduğu gibi, hasen veya sahih diyen âlimler de mevcuttur, ama İbni Hazm dışında mevdu diyen âlim yoktur. İbni Hazm'ın sözü ise kendi başına sened olmaz. Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi isimli eserde diyor ki:

“Saîd İbnu'l-Müseyyeb, Hz. Ömer'den (radıyallahu anh) naklediliyor: "Demişti ki: "Ben Resûlullahı aleyhissalâtu vesselâm dinledim, buyurmuştu ki: "Ben, Rabbimden Ashabımın benden sonra düşeceği ihtilaf hakkında sordum. Bunun üzerine şöyle vahyetti: "Ey Muhammed! Senin Ashabın benim nezdimde, gökteki yıldızlar gibidir. Bazıları diğerlerinden daha kavidirler. Her biri için bir nûr vardır. Öyleyse, kim onların ihtilaf ettikleri meselelerden birini alırsa, o kimse benim nazarımda hidayet üzeredir."Hz. Ömer der ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (devamla) ilave etti:" Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayeti bulursunuz." [Rezîn tahriç etmiştir. (Hadisin birinci kısmını Câmi'u'us-Sağîr'de Suyutî kaydeder (Feyzu-Kadîr 4, 76). İkinci kısmı da İbnu Abdi'l-Berr, Câmi'u'l-İlm'de kaydetmiştir (2, 91).]

AÇIKLAMA: Münâvî şu açıklamayı sunar: "Ashabın ihtilafı rahmettir. Zira onların (ihtilaf ve) kavgaları dünya için değil, din içindir. Onlar dünya açısından ayrılmış olsalar da tevhîd meselesinde tek bir ruh gibidirler. Hepsi de dine ve din ehline yardımcı oldular. Şirke ve onun temeline darbe indirdiler, pek çok diyarları İslâm adına fethettiler. Küffârı kovup fâcirleri dize getirdiler, takva kelimesine davet ettiler. ..." İslâm ülemâsı bu hadisin mefhumuyla âmel etmiştir. Hadis, siyasi meselelerdeki ihtilafın sahabelere bir ta'n vesîlesi olmayacağını bildiriyor. Onlar, görüşlerinde dinin menfaatini arıyorlardı. İyi niyetli yaptıkları içtihad, ihtilafa sebep olmuştur. Niyetleri hâlis olduğu ve müçtehid oldukları için onlar bu ihtilaf sebebiyle ta'n edilemezler.” (Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/418)

971 [m.1563] yılında doğmuş ve 1034 [m.1624] yılında vefât etmiş olan, ikinci bin yılının müceddîdi, İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendi hazretleri rahimehullah buyuruyor ki:

"Ehl-i beyt için ise, (Ehl-i beytim, Nuh aleyhisselâmın gemisi gibidir. Binen kurtulur, binmiyen boğulur) hadis-i şerifi yetişir. Büyüklerimizden bazısı buyurdu ki, Peygamberimiz, Eshâb-ı kirâmı yıldızlara benzetti. Yıldıza uyan, yolu bulur. Ehl-i beyti de, gemiye benzetti. Çünkü gemide olanın, yıldıza göre yol alması lâzımdır. Yıldızlara göre yürümezse, gemi sâhile kavuşamaz. Görülüyor ki, boğulmamak için, hem gemi, hem yıldız lâzım olduğu gibi, Eshâb-ı kirâmın hepsini ve Ehl-i beytin hepsini sevmek, saymak lâzımdır. Birini sevmemek, hepsini sevmemek olur. Çünkü, insanların en iyisinin sohbeti ile şereflenmek fazîleti, hepsinde vardır. Sohbetin fazîleti ise, bütün fazîletlerin üstündedir." (59. Mektub)

Hazırlayan: Murat Yazıcı

20 Ocak 2011 Perşembe

Eshâb-ı kirâmın fazileti ve Hazret-i Mu’âviye

İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendi hazretleri rahimehullah buyuruyor ki:

"Eshâb-ı kirâmın hepsini ve Ehl-i beytin hepsini sevmek, saymak lâzımdır. Birini sevmemek, hepsini sevmemek olur. Çünkü, insanların en iyisinin sohbeti ile şereflenmek fazîleti, hepsinde vardır. Sohbetin fazîleti ise, bütün fazîletlerin üstündedir." (59. Mektub)

Hâfız Celâleddîn Süyûtî (vefatı m. 1505) rahmetullahi teâlâ aleyh diyor ki:

"Peygamberimizin Bir Özelliği de, Onunla Bir Lahzalık Buluşan Ve Onu Gören Kimsenin Sahabi Oluşudur: Evet, O'nun bir özelliği de budur. Fakat bir sahabi ile bir anlık buluşana, o sahâbinin tabiî denilmektedir. O kişiye, tabiî denilebilmesi için, o sahabi ile uzun müddet birlikte bulunması, uzun müddet onunla sohbet edip ondan faydalanmış olması aranır. Usûlcülere göre, en sahih kabul edilen söz, budur. Fark, hiç şüphesiz, Peygamberimizin peygam­berlik makam ve mansıbının çok büyük ve yüksek olmasındandır. Pey­gamberlik nurunun ve feyzinin çok kuvvetli olmasından kaynaklanmaktadır. Bunun içindir ki, sevgili Peygamberimizin bir defacık bir arabiye bakışı, aslında kupkuru ve nasibsiz bulunan bu ârâbinin, nûr ve feyizle dolmasına ve onun bir sâhâbi olmasına yetmektedir. Artık o kuru ve cahil arabi, bir defacık Resûlüllahın nazarına mazhar olmakla, ilim ve hikmetle konuşan bir insan haline gelivermektedir." (Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 529.)

İmam-ı Kastalanî hazretleri diyor ki:

"Resulullah aleyhisselamın yüceliği, risalet makamının yüksekliği, nübüvvetinin nuru, öyle bir mertebede idi ki, şerefli bakışıyla baktığı kimse bir ahmak arabî de olsa, Allah'ın hikmetiyle söylemeye başlardı." (Mevahib, c.1, s.509)

Birgivî Vasiyetnamesi Şerhi'nde şöyle yazılı:

"Resulullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) mübarek meclisinde az bir zaman kalan bir Müslüman köylü, hikmet söylemeye başlardı." (s.147)

Hindistan'da yetişmiş büyük alimlerden Muhammed Senâüllah-i Osmânî Dehlevî, İrşâd-üt-tâlibîn adındaki kitabında buyuruyor ki:

"Eshâb-ı kirâmın her birinin, Eshâb olmıyan müslümanların hepsinden daha üstün oldukları sözbirliği ile bildirilmişdir. Hâlbuki, kıyâmete kadar gelecek olan islâm âlimleri arasında ilimleri ve amelleri, Eshâb-ı kirâmın bazılarının ilm ve amelleri kadar olanları çok vardır: Bundan başka, hadîs-i şerîfde, (Başkaları Allah rızası için Uhud dağı kadar altın sadaka verseler, Eshâbımın Allah yolunda verdiği yarım Sâ’ arpanın sevâbına kavuşamazlar) buyuruldu. Eshâb-ı kirâmın ibâdetlerinin böyle kıymetli olması, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sohbetinde bulunmakla, kalblerinde hâsıl olan (Bâtınî kemâl)lerinden dolayıdır. Onların bâtınları ya’nî kalbleri, Resûlullahın mubârek bâtınından nûr aldı. Bâtınları nûrlandı."

Büyük Malikî fıkıh ve hadis âlimi Kâdî Ebu'l-Fadl İyaz hazretleri diyor ki:

"Bir adam, Muafa b. İmran'a, Ömer b. Abdülaziz'in yanında Muaviye nerede kalır (diyerek, Ömer b. Abdülaziz hazretlerini üstün görünce), ona öfkelenerek şöyle der: Peygamber aleyhisselamın ashabına kimse kıyas edilemez. Muaviye, Peygamber aleyhisselamın ashabından, ailesinin akrabasıdır (zevcelerinden Ümmü Habibe'nin kardeşidir). Katib-i umumîsi, bilhassa vahiy katibidir." (Şifa-i Şerif, Resulullahın ashabına hürmet ve tazim kısmı, s.440)

İmam-ı Gazalî (rahmetullahi aleyh) hazretleri de buyuruyor ki:

"Allahü teâlâ ve Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem) onları [bütün sahabeyi] övmüştür. Hazret-i Muaviye (radıyallahü teâlâ anh) ve Hazret-i Ali (radıyallahü teâlâ anh) arasında geçenler, imamlığı elde etmek için değil, ictihad üzerinedir." (İhya, c.1, s.297)

İmam-ı A'zam Ebû Hanife rahimehullah diyor ki:

"BİZ RESULULLAHIN ESHABINI ANCAK HAYIRLA ANARIZ." (Fıkh-ı Ekber)

Osmanlı zamanının değerli âlimlerinden Ebu'l-Münteha'nın (rahimehullah) yazdığı Fıkh-ı Ekber Şerhi 5 asır boyunca okunmuş, okutulmuş bir eserdir. Ebu'l-Münteha (vefatı h.1000/m.1591), İmam-ı a'zam Ebu Hanife'nin sözünü şöyle izah eder:

"Sünnet ve cemaat ehlinin, Eshab-ı Kiram hakkındaki nezih itikadları, onları medhü sena etmek [övmek] ve hayırla anmaktır. Çünkü, Allahü teâlâ ve Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem) Eshab-ı Kiramı övmüştür. Hazret-i Ali radıyallahü teâlâ anh ve Hazret-i Muaviye radıyallahü teâlâ anh arasında cereyan eden hadiseler ictihad farkından dolayı idi." (Fıkh-ı Ekber Şerhi, Akçağ Yayınları, 2. baskı, 1998, s. 276)

İmam-ı Şaranî hazretleri de şu mealdeki hadis-i şerifi yazıyor:

(Sahabelerim arasında fitne bulunacaktır. Allahü teâlâ onların benimle arkadaşlık etmeleri dolayısıyla [benimle sohbetlerinin hatırı için] kendilerini mağfiret eder. Sonra onların ardından bir topluluk bu fitne yoluna uyacaklar da fitne sebebiyle [bu fitneyi dillerine dolayarak körükledikleri için] cehenneme girecekler.)

İmam-ı Şaranî sonra şunları söylüyor:

"Bu hadis-i şerif sahabelerin birbirleriyle olan harplerinin affedilmiş olduğuna delildir. Çünkü bu harp doğru bir yorumla olmuştur." (Muhtasaru Tezkireti'l Kurtubî, 6. Kısım)

İmam-ı Kurtubî diyor ki:

"Ashab arasında birçok muhalefet ve muharebeler olmuştur. Bununla beraber hiç biri diğerinin nifakına hükmetmemiştir. Onların bu husustaki hâlleri, ahkâm babında müctehidlerin hâlleri gibidir. Ya hepsi hakka isabet etmiştir denilir, yahut isabet eden bir tanesidir. Fakat hata eden mazur olur. Çünkü o reyine ve zannına göre muhataptır. İşte bunlardan birine meâzallah bir şeyden dolayı buğzeden kimse âsî olur; tevbe etmesi gerekir." (Kaynak: A. Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Yayınevi, 1983; c.1, Bab:33, s.345)

Yine İmam-ı Kurtubî diyor ki:

"Derim ki: Ashabının tümü adaletlidir. Allah'ın gerçek veli kulları ve seçkinleridir. Peygamberlerden ve rasûllerden sonra bütün insanlar arasında seç­tiği kimselerdir. Ehl-i sünnetin mezhebi ve bu ümmetin imamlarının bulun­duğu cemaatin benimsediği kanaat budur." (Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/218-221) (Not: Ayrıca bkz. Hucurat Suresi tefsiri)

Hâfız İbni Hacer el-Askalânî diyor ki:

http://hadith.al-islam.com/Page.aspx?pageid=192&BookID=33&TOCID=3915

وذهب جمهور أهل السنة إلى تصويب من قاتل مع علي لامتثال قوله تعالى  ( وإن طائفتان من المؤمنين اقتتلوا ) الآية ففيها الأمر بقتال الفئة الباغية ، وقد ثبت أن من قاتل عليا كانوا بغاة ، وهؤلاء مع هذا التصويب متفقون على أنه لا يذم واحد من هؤلاء بل يقولون اجتهدوا فأخطأوا

 مصدر: فتح الباري بشرح صحيح البخاري, في شرح الحديث رقم 6692

İbni Hacer'in sözleri Bera'atü'l-Eş'ariyyin kitabında şöyle nakledilmektedir:

Ehl-i sünnet alimlerinin cumhuru ise Hucurat Suresinin 9. ayet-i kerimesine dayanarak Hazret-i Ali ile savaşa çıkanların reyini tasvip etmişlerdir ki, bunda baği taifesine karşı savaşmak için emir vardır. Ali'ye karşı savaşanların baği oldukları da sabittir. Ama adı geçen cumhur alimler bu tasvipleriyle beraber "buğat"tan olan hiç birisinin kınanmadıklarına dair ittifak edip, onlar müctehid olup ictihadlarında yanılmışlardır, demişlerdir. (Fethü'l-Bari, c.13, Kitabü'l-Fiten, "Muhakkak bu oğlum (Hasan) efendidir..." mealindeki hadis-i şerifin şerhi. Kaynak: Ebu Hamid bin Merzuk, Bera'atü'l-Eş'ariyyin, Bedir Yayınevi, 1994, s. 510).

Yine Hâfız İbni Hacer el-Askalânî diyor ki:

http://hadith.al-islam.com/Page.aspx?pageid=192&TOCID=299&BookID=33&PID=853

قال الحافظ إبن حجر في "فتح الباري": فإن قيل كان قتله بصفين وهو مع علي والذين قتلوه مع معاوية وكان معه جماعة من الصحابة فكيف يجوز عليهم الدعاء إلى النار؟ فالجواب أنهم كانوا ظانين أنهم يدعون إلى الجنة، وهم مجتهدون لا لوم عليهم في اتباع ظنونهم، فالمراد بالدعاء إلى الجنة الدعاء إلى سببها وهو طاعة الإمام، وكذلك كان عمار يدعوهم إلى طاعة علي وهو الإمام الواجب الطاعة إذ ذاك، وكانوا هم يدعون إلى خلاف ذلك لكنهم معذورون للتأويل الذي ظهر لهم

مصدر: فتح الباري بشرح صحيح البخاري, في شرح الحديث رقم 436

Prof. Dr. İbrahim Canan "Vay Ammar'a! Onu bâği bir grup öldürecek. Bu, onları cennete çağırır, onlar da bunu ateşe çağırır!" mealindeki hadisi naklettikten sonra İbni Hacer'in bu sözlerini şöyle naklediyor: Ammar, Sıffin'de öldürülmüştür. Hz. Ali cephesinde idi. Karşı tarafta ise Hz. Muaviye vardı. Hz. Muaviye'nin yanında bir kısım sahabe de vardı. Bu durumda şu soru hatıra gelebilir: "Onların ateşe çağırmaları nasıl caiz olur?" Bu soruya İbni Hacer şu cevabı verir:

"Onlar, cennete çağırdıklarını zannediyorlardı. Onlar müçtehid oldukları için, zanlarına uymaları sebebiyle levm edilemezler. Cennete çağırmaktan murad, onun sebebine çağırmaktadır. Bu da imama itaattır. Nitekim Hz. Ammar, onları Hz. Ali'ye itaat etmeye çağırıyordu. O sırada itaat edilmesi vacib olan imam da Hz. Ali idi. Öbürleri ise bunun hilafına çağrı yapıyorlardı. Lakin onlar da kendilerine zahir olan te'vil sebebiyle mazur durumda idiler." (İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/507-509.)

İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki:

Fıkh âlimlerinden bazısı hazret-i Mu’âviye “radıyallahü anh” için (Cevr), yanî zulm etdi, demiş ise de, bundan maksadları, hazret-i Emîrin hilâfeti zamanında kendini halîfe ilân etmesi haksız idi, demekdir. Yoksa, yoldan çıkmak ve günâh alâmeti olan zulm demek değildir. Bu sûretle sözleri, Ehl-i sünnet büyüklerinin sözlerine uymuş olur. (251. mektupdan)

Hâfız İbni Hacer-i Mekkî hazretleri "baği" kelimesinin bu çerçevede kullanımını şöyle açıklıyor:

"Hazret-i Muaviye'nin taraftarı olan taife gerçi baği (Halife Hazret-i Ali'ye karşı çıkmış bir taife) ise de, bu çıkış -şeriat hükmünde- fasıklık olmayan bir bağiliktir. Zira onların çıkış hadisesi ancak şeriata dayanan bir te'vil ile olduğu için, Hazret-i Muaviye'nin taifesi bu hususda özür sahibidir." (es-Sava'iku'l-Muhrika, 11. Bölüm: Ehl-i Beytin Faziletleri, s. 467)

Yine Hâfız İbni Hacer-i Mekkî diyor ki:

"Hazret-i Ali ve ehl-i beytin hakiki düşmanları Haricî taifesi ile Şam halkından onlara benzer kimselerdir. Sahabeden Muaviye ve benzeri değillerdir. Çünkü Muaviye ve arkadaşları Hazret-i Ali ve taraftarlarıyla yaptıkları münakaşa ve ihtilafları hususunda ictihadlarına dayanıp te'vil sahibi olduklarından dolayı, Allah'tan onlara bir ecir, Hazret-i Ali ve ona tabi' olanlara iki ecir vardır. Allah hepsinden razı olsun." (es-Sava'iku'l-Muhrika, Bedir Yayınevi, s. 348-349)

Büyük İslam alimi İmam-ı Kastalanî de şöyle buyuruyor:

"Birçok ayet ve hadislerle sahabe-i kiramın adaletleri sabittir. Hiçbirini kınamak caiz değildir. Fitneye uğramış olsun veya olmasın onlara iyi niyet beslemek vaciptir. Fitneye uğrayanlar, görüş ve düşünceleri sebebiyle uğradılar. Nefislerinin arzu ve heveslerine uyarak değildi....Onların gösterdikleri fazilet ve kerametler önceki toplumlarda asla görülmemiştir ve onlardan sonra gelenlerin hiçbiri onların mertebesine ulaşmamıştır. Bütün bu mutluluğa erişmeleri Rasulullahın (aleyhisselam) mübarek bakışının etkisi ve bereketi sayesinde idi." (Mevahibü Ledüniyye, 1. cild, 5. bölüm)

Büyük alimlerden Muhammed Hadimî hazretleri "Onları hayırla yadederiz" başlığı altında diyor ki:

"İşte bu gibi ihtilaflar ictihaddaki hata üzerine dayandırılır. İctihadda hata eden ise muahaze olunmaz. Bilakis isabet edenin yarısı kadarıyla sevap kazanır." (Berika, c.2. s.95)

"Cumhur dedi ki: Onlardan birisine söven tazir olunur. Ebü'ssuud fetvalarında Hz. Muaviye'ye (radıyallahü anh) sövülmesi ve ona ta'n olunması hakkında fetva soran kimseye: Şiddetli bir vuruş ile ve kurtuluş alameti ve sadık tevbe zahir oluncaya kadar ebedi olmak üzere hapsedilir, diye cevap verdi." (Berika, c.2, s. 161)

İmam-ı Malik radıyallahü anh diyor ki:

"Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem Eshabından birine, mesela Ebû Bekr'e veya Ömer'e veya Osman'a veya Mu’âviye'ye veya Amr ibni Âs'a radıyallahü anhüm söven ve onları kötüleyen bir kimse, eğer yoldan çıkdılar, kâfir oldular dedi ise, bu kimseyi öldürmelidir. Yok eğer başka bir ayıb ve kusur ile kötüledi ise, şiddetli dövmelidir." (Kadı Iyaz, Şifa-i Şerif)

Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi isimli eserde şu yazılar mevcuttur:

“Saîd İbnu'l-Müseyyeb, Hz. Ömer (radıyallahu anh)'tan naklediliyor: "Demişti ki: "Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı dinledim, buyurmuştu ki: "Ben, Rabbimden Ashabımın benden sonra düşeceği ihtilaf hakkında sordum. Bunun üzerine şöyle vahyetti: "Ey Muhammed! Senin Ashabın benim nezdimde, gökteki yıldızlar gibidir. Bazıları diğerlerinden daha kavidirler. Her biri için bir nûr vardır. Öyleyse, kim onların ihtilaf ettikleri meselelerden birini alırsa, o kimse benim nazarımda hidayet üzeredir."Hz. Ömer der ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (devamla) ilave etti:"Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayeti bulursunuz." [Rezîn tahriç etmiştir. (Hadisin birinci kısmını Câmi'u'us-Sağîr'de Suyutî kaydeder (Feyzu-Kadîr 4, 76). İkinci kısmı da İbnu Abdi'l-Berr, Câmi'u'l-İlm'de kaydetmiştir (2, 91).]

AÇIKLAMA: Münâvî şu açıklamayı sunar: "Ashabın ihtilafı rahmettir. Zira onların (ihtilaf ve) kavgaları dünya için değil, din içindir. Onlar dünya açısından ayrılmış olsalar da tevhîd meselesinde tek bir ruh gibidirler. Hepsi de dine ve din ehline yardımcı oldular. Şirke ve onun temeline darbe indirdiler, pek çok diyarları İslâm adına fethettiler. Küffârı kovup fâcirleri dize getirdiler, takva kelimesine davet ettiler. ..." İslâm ülemâsı bu hadisin mefhumuyla âmel etmiştir. Hadis, siyasi meselelerdeki ihtilafın sahabelere bir ta'n vesîlesi olmayacağını bildiriyor. Onlar, görüşlerinde dinin menfaatini arıyorlardı. İyi niyetli yaptıkları içtihad, ihtilafa sebep olmuştur. Niyetleri hâlis olduğu ve müçtehid oldukları için onlar bu ihtilaf sebebiyle ta'n edilemezler.” (Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/418)

Ahmed Davudoğlu hoca da Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi’nde (Eshabımdan kimseye sövmeyin! Çünkü biriniz Uhud (dağı) kadar altın infak etse, onların bir ölçeğine veya yarısına erişemez.) mealindeki hadis-i şerifi takiben İmam-ı Nevevi’nin şu sözlerini bildiriyor:

“Nevevî diyor ki: (Fitnelere karışmış olsun olmasın eshab-ı kirama sövmek haramdır; haram kılınan kötülüklerdendir. Çünkü onlar müctehiddirler. Sahebenin faziletleri bahsinde izah ettiğimiz gibi, onlar bu harbler hususunda tevilcidirler.)” (Sönmez Yayınevi, 1983; c.10, Bab:54, s.465)

Yine Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi’nde şunlar yazılı:

“Nevevî diyor ki: Olup biten harplere gelince: Bu harpler sebebiyle her taifede bir şüphe hâsıl olmuştu ki, bu şüphe sebebiyle her taife kendinin doğru hareket ettiğine inanıyordu. Ashabın hepsi âdildirler. Allah-onlardan razı olsun. Harblerinde ve sâirede ise tevilcidirler. Bu te'vilcilik onlardan hiç birini adaletten çıkarmamıştır. Çünkü onlar müctehiddirler. İctihadi bir takım meselelerde ihtilâf etmişlerdir. Nitekim onlardan sonra gelen müctehidler de kan ve sâire meselelerinde ihtilâf etmişlerdir. Bundan, onlardan herhangi birinin eksik taraflı olması lâzım gelmez. Bilmiş ol ki, bu harblerin sebebi, dâvaların şiddetle birbirine benzer olmasıdır. Bundan dolayı ashabın ictihadları muhtelif olmuş, kendileri üç kısma ayrılmışlardır. Bir kısma göre ictihad sayesinde hakkın bu tarafda olduğu, muhalifinin âsî sayıldığı anlaşılmıştır. Bunların itikadına göre âsî ve bâği olan muhalifle harbetmek vâcibdir. Onlar da bunu yapmıştır. İkinci kısım birincilerin tam aksinedir. Onlar da ictihad sayesinde hakkın karşı tarafda olduğunu anlamışlardır. Binâenaleyh o tarafa yardım etmek vâcibdir. Üçüncü kısım hiç bir tarafı tercih edemeyip hayrette kalanlar ve ne hüküm vereceğini bilemeyenlerdir. Bunlar her iki fırkadan uzak kalmışlardır. Bu hareket onlar hakkında vâcibdir. Çünkü: Bir müslümanın ölümü hakettiği anlaşılmadıkça üzerine hücum etmek helâl değildir. Bunlar iki tarafdan birinin tercih edileceğini ve hakkın onunla olduğunu anlasalar yardımdan geri kalmaları caiz olmazdı. Binâenaleyh hepsi mazurdurlar, Allah kendilerinden razı olsun. Bundan dolayıdır ki, Ehl-i Hak ve icmâına îtimad olunan ulemâ bu zevatın şahitliklerinin ve rivayetlerinin kabulüne, adaletlerinin kemâline ittifak etmişlerdir.” (Sönmez Yayınevi, 1983; c.10, Bab:1, s.207)

Yine Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi’nde şu bilgiler naklediliyor:

Nevevî diyor ki: «Bu rivayetler, Hz. Ali'nin haklı, Hz. Muaviye taraftarlarının haksız ve müteevvil olduklarını sarahaten göstermektedir. Yine bu rivayetlerden her iki taifenin de mü'min olduklarına, birbirleriyle harp etmekle dinden çıkmadıkları­na, fâsık dahî olmadıklarına sarahaten delil vardır. Bizim mezhebi­mizle bu bâbda bize muvafakat eden ulemânın mezhepleri budur.»

Kelâm ilminde beyân olunduğu vecîhle Alî Muâviye (Radiyallahü anh) hazerâtının muharebeleri hakkında ileri geri söz söylememek, kendini hakem mevkiine çıkararak birini haklı diğerini haksız görmemek, her iki sahâbî müctehid oldukları için bu bâbdaki hatâyı ictihâdda hatâ sayarak, her ikisi hakkında da (Radiyallahü anh) demek ehl-i sünnetin şiarıdır.

İmam Gazâlî (450 - 505)'nin rivayetine göre büyükler­den bir zât rüyasında kıyametin koptuğunu görmüş, Alî ile Muâviye hazerâtını getirmişler, dâvaları görüldükten sonra Hz. Alî: «Kabe'nin Rabbine yemin ederim ki dâva lehime hükmolundu.» diyerek gitmiş; ondan sonra Hz. Muâviye gö­rünmüş, o da: «Kabe'nin Rabbine yemin ederim ki Rabbim beni affetti.- diyormuş. (a.g.e, c.5, Bab:47-48, s.519)

Kâdî Ebû Bekr ibn-ül-Arabî rahimehullah (vefatı h.543/m.1149) diyor ki:

"Burada bizi teselli edecek bir şey varsa, o da Peygamberimizin sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem fitnelerden bahsedip ileride olacaklara işaret etmesi ve haber vermesidir. Şöyle ki, Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem Haricilerle ilgili ikazlarda bulunup şöyle buyurmuştur: (Onları iki taifeden hakka en yakın olanı öldürecektir.) [Müslim, Zekat, 150-151 ve 152 (2458), Ebu Davud, Sünnet, 12 (4667).] Böylece de birbirleriyle savaşan iki taifenin de [Hazret-i Alî radıyallahü anh ve Hazret-i Muâviye radıyallahü anh taraflarının]  hak üzere oldukları, ancak bunlardan Hazret-i Alî taraftarlarının hakka daha yakın olduğu ortaya çıkmışdır. ...Ayrıca Ammar b. Yasir radıyallahü anh hakkında şöyle buyurmuştur: (Onu, bağiler öldürecektir.) Hazret-i Hasan radıyallahü anh hakkında da şöyle buyurmuştur: (Bu oğlum seyyiddir. Umulur ki, bu oğlum aracılığı ile Allahü teâlâ, Müslümanlardan iki büyük grup arasını düzeltir.) Bunun neticesi olarak Allahü teâlâ Hazret-i Hasan'a kendisini hilafetten azlederek Müslümanların arasını bulmayı ve onları ıslah etmeyi güzel göstermiştir. Yine rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Osman'a radıyallahü anh rüyasında asilere karşı direnmeme iznini  Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem vermiş ve ona geceleyin iftarı kendi yanında açacağını bildirmiştir. [Ahmed b. Hanbel, Musned, 1/72] Bütün bunlar [İslam'ın koyduğu] münakaşa ve mücadele kuralları içerisinde cereyan etmiş olan işler olup fıkhın belirlemiş olduğu yollardan herhangi birinin dışına da çıkılmış değildir. Hata edenin bir sevab, isabet edenin de on sevab kazanacağı ictihad metodunun sınırlarının da dışına çıkılmış değildir. Burada zikrettiklerimiz dışında tarih kitaplarında yer alan rivayetlerin hiç birinin ilmi değeri yoktur. Bu itibarla onlara itibar etmeyin. Çünkü bu rivayetlerin hepsi asılsızdır." (el-Avâsım mine'l-Kavâsım, Rağbet Yay., 2009, s. 89-90)

Hafız İbni Hacer diyor ki:

Hadis ravisi Müslim'in en yüce şeyhlerinden, asrının imamı olan Ebu Züra er-Razi demiş ki: "Birisi, Resulullah'ın (aleyhisselam) eshabından birisini noksanlıkla ayıplarsa, gerçekten o kimsenin zındık olduğunu bil. Çünkü Resulullahın (aleyhisselam) peygamberliği doğrudur. Kur'an-ı kerim de doğru bir kitapdır ve Peygamber'in (aleyhisselam) getirdiği din de hakdır. Bunların hepsinin hak, doğru oldukları itikadı bize sahabeden gelmiştir. Onları (sahabeleri) cerh eden, ayıplayan kimse, ancak Allah'ın kitabını, Resulü'nün sünnetini iptal etmek ister. Öyle ise cerh edilmek o kimseye daha yakışır ve zındıklık, sapıklık, yalan söylemek, fâsıklık nitelikleriyle nitelenmeye o kimse herkesden daha layıktır." (Es-Savaiku'l-Muhrika)

Gümüşhanevî hazretleri de şöyle buyuruyor:

"Ehl-i sünnet ve'l-cemaat mezhebine göre, bütün sahabeler, Resulullah'ın (aleyhisselam) övdüğü gibi tezkiye edilir ve övülürler. Hz. Ali ve Hz. Muaviye arasında meydana gelenler bir ictihad meselesidir. Bunun aksini iddia edenler doğru yoldan sapmış olurlar." (Ehl-i Sünnet İtikadı, Bedir Yayınevi, 7. Baskı, s.84, 73 nolu dipnot)

Şeyhülislam Merginanî rahimehullah diyor ki:

"Sahabe ve tabiinleri açıkca tahkir eden kimsenin şahidliği geçersizdir. [Çünkü onun fâsıklığı açığa çıkmıştır.]" (el-Hidaye, Kahraman Neşriyat, c.3, s. 218)

Hakim Semerkandî diyor ki:

İnanan bir kimsenin Resûlullah'ın aleyhisselam sahabileri aleyhinde konuşmaması, gıybetlerini yapmaması lazımdır. Onlara ta'n eden sapık ve bid'atçıdır. Zira efendimiz (Eshabım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hakikata varırsınız.) buyurmuştur. Diğer bir hadis-i şerifte buyruldu ki: (Eshabıma kin tutan münafıktır.) O halde ey kardeşim, dilini onlardan uzak tut da aleyhlerinde bulunma. Akıllılara bu kadar söz yeter. (Sevad-ı A'zam, Bedir Yayınevi, s.55)

Hafız İbni Hacer-i Mekkî hazretleri de şu hadisleri yazıyor:

(Allah'ım, onu [Muaviye’yi] hâdi ve muhdi eyle) (Yani, Onu doğru yola ulaştır ve doğru yola ulaştırıcı eyle!)

(Allah'ım, Muaviye’ye kitabet ve hesap öğret ve onu azabtan koru.)

Sonra diyor ki:

"Hiç şüphe yok ki, Hz. Peygamber aleyhisselamın duası müstecaptır (kabul olunur)." (Es-Savaikul-Muhrika, 11. Bölüm. s.466)

Kâdî Ebu'l-Fadl İyaz hazretleri de, "Resulullahın bütün duaları kabul edilirdi" başlığı altında "Muaviye'ye dua etmiştir ve onun duası sayesinde halife olmuştur" diyor (Şifa-i Şerif, s.326).

İmam-ı Kastalanî diyor ki:

"Resulullahın sallallahü aleyhi ve sellem katiblerinden biri de Hazret-i Muaviye'dir (radıyallahü anh). Hazret-i Ömer radıyallahü anh zamanında Şam valisi idi. Hazret-i Osman radıyallahü anh zamanında da o vazifede kaldı... İmam-ı Ahmed, Arbad bin Sariye'den alarak söylüyor: Hazret-i Peygamber aleyhisselam onun için (Allah'ım, Muaviye’ye kitabet ve hesap öğret ve onu azabtan koru.) diye dua etmiştir." (Mevahibü Ledünniye, Hisar Yayınevi, c.1, s.245)

Yine İbni Hacer-i Mekkî hazretleri naklediyor:

"İbni Ebi Şeybe Musannef adlı kitabında, Taberani de Kebir adlı eserinde Abdülmelik bin Ömer'den rivayet eder: Muaviye radıyallahü anh demiş ki: Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem bana (Ey Muaviye! Sen iş başına geçtiğinde iyilik et.) diye buyurduğu zamandan beri hilafette gözüm vardı."(Es-Savaikul-Muhrika, s.466; ayrıca bkz. İbni Hacer el-Askalânî, el-İsabe, İz Yayıncılık, c. 4, s. 361)

Kâdî Ebû Bekr ibn-ül-Arabî rahimehullah (vefatı h.543/m.1149) diyor ki:

"Hazret-i Muaviye'nin şahsiyetinde bir takım özellikler bir arada toplanmıştır: Hazret-i Ömer radıyallahü anh bütün Şam bölgesinin idaresini onun emri altında toplamış ve o bölgede tek söz sahibi olarak onu belirlemişti. Hazret-i Ömer'in bu tutumuna etkili olan amilse, Hazret-i Muaviye'nin güzel yaşantısı, İslam topraklarını ve sınır boylarını en iyi şekilde koruması, orduyu ıslah etmesi, düşmana galip gelmesi ve bölge halkını en iyi şekilde yönetmesidir. Sahih olan hadis-i şerifler onun fıkhına [derin din bilgisine] şahitlik etmektedir [Tirmizi, Menakıb, 47 (3842); Buhari, Fedailu ashabi'n-Nebi, 28 (3765).]. Ayrıca Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem rüyasında, (Ümmetimden bazı kişilerin padişahların tahtlarına kuruldukları gibi debdebeli bir halde denizin ortasında giderlerken gördüğünü) bildiren Ümmü Haram hadisinde de [Buhari, İsti'zan, 60] Hazret-i Muaviye'nin halife oluşuna şahidlik ve delil vardır." (el-Avâsım mine'l-Kavâsım, s. 115-116)

Hâfız İbni Hacer el-Askalânî diyor ki:

"[Hazret-i Muaviye] Mü'minlerin emiridir...Ebu Nuaym der ki: Kâtiblerden, hesap yapanlardan ve fasihlerdendi. Halîm ve vakur bir kimse idi." (el-İsabe, c.4, s. 361)

Ebu'l-Leys Semerkandî diyor ki:

"Akıllı olan, sahabe hakkında güzel konuşmalıdır. Onların hiçbiri için kötü söz etmemelidir. Dinini korumak için bunu yapmalıdır....Muhammed b. Fazl şöyle anlatır: Toplu kanaat odur ki, Peygamberden aleyhisselam sonra bu ümmetin hayırlısı, başta Hazret-i Ebubekir radıyallahü anh, sonra da Hazret-i Ömer'dir radıyallahü anh. Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali radıyallahü anhüm için çeşitli görüşler bildirildi. Biz deriz ki, önce Hazret-i Osman, sonra Hazret-i Ali'dir. Bunlardan sonra Resulullahın aleyhisselam tüm eshabı gelir ki, hepsi hayırlı, hepsi salihtir. Onlardan hangisi olursa olsun, ancak hayırla anarız." (Bostanü'l-Arifin, Bedir Yayınevi, s. 957)

Yine Ebu'l-Leys Semerkandî rahimehullah naklediyor:

"İbrahim Nehai'ye sahabe arasında vukubulan savaşlardan soruldu. Şöyle dedi: (O akan bir kandı. Elimiz ona bulaşmadı. Biz de dilimizi bulaştırmayalım.)" (Bostanü'l-Arifin, s. 957)

İmam-ı Şaranî diyor ki:

Bir keresinde Hazret-i Muaviye, Hazret-i Aişe'ye (radıyallahü anhüma) yüz bin dirhem gönderir. Hazret-i Aişe paraları eline geçtiği anda dağıtır, akşam yemeği için bir tek kuruş bile bırakmaz. Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh) şöyle der: "Resulullah'dan sonra Muaviye'den daha cömert birini görmedim. Bir keresinde Ali'nin oğlu Hasan'a rastlayınca (radıyallahü anhüma), 'Merhaba ey Allah Rasulünün kızının oğlu!' diye kendisine alaka göstermiş ve ilgililere Hazret-i Hasan'a üçyüz bin dirhem verilmesini emretmişti. Aynı gün biraz sonra Abdullah ibni Zübeyr'e rastlayınca ona da yüz bin dirhem verilmesini buyurmuştu." (Tenbihü'l-Muğterrin, Bedir Yayınevi, s. 344)

İmam-ı Şaranî, Hazret-i Muaviye hakkında nakledilen "dünya sevgisine mübtela kılınmıştı" ifadesi hakkında diyor ki:

"Hazret-i Muaviye'nin dünya sevgisi tasavvuf büyüklerinde görüldüğü gibi ahıret ameline yönelik bir sevgi olarak yorumlanmalıdır. Hatta, böyle bir hedef gütmeye evliyadan çok daha layıktır, zira büyük bir sahabidir." (Tenbihü'l-Muğterrin, Bedir Yayınevi, s. 61)

Hz. Muaviyenin hastalığı ağırlaşınca (Resûlullah bana bir gömlek giydirmişti. Bereketlenmek için, onu bugüne kadar sakladım. Birgün kestiği tırnakları ve mübârek saçının kıllarını bir şişe içine koyup saklamıştım. Ölünce, o gömleği bana giydiriniz! O tırnakları ve mübârek saçının kıllarını gözlerime ve ağzıma koyunuz. Belki onların hurmetine Allahü teâlâ, beni affeder) dedi. (bkz. A. Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, c.1, Bab: 54, s.456.)

İbn Asâkir Târîhu Dimaşk'ında Vekî' b. el-Cerrâh'a atfedildiğini söylediği şöyle bir tesbit aktarır:

"Mu'âviye, kapının halkası mesabesindedir. Onu yerinden oynatanı, ondan daha yukarıdakilere kasdetmekle itham ederiz." (İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk, LIX, 210; Dr. Ebubekir Sifil'in 31 Ağustos 2008 tarihli makalesinden naklen)

İmâm-ı Rabbânî 1. cild, 251. mektupda diyor ki:

"Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem”, Eshâbının hepsi “radıyallahü anhüm” büyükdür. Her birini büyük bilmek ve söylemek lâzımdır. Enes bin Mâlik “radıyallahü anh” buyuruyor ki, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Allahü teâlâ, bütün insanlar arasından beni seçdi, ayırdı. İnsanların en iyisini bana Eshâb olarak seçdi. Bunların arasından da bana akrabâ ve yardımcı olarak en üstünlerini ayırdı. Bir kimse, Beni sevdiği için, bunlara hurmet ederse, Allahü teâlâ, onu her tehlükeden korur. Onlara hakâret ederek, Beni incitenleri de incitir). Abdüllah ibni Abbâs buyuruyor ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Eshâbıma dil uzatanlara, onları söğenlere, Allah la’net eylesin. Bütün meleklerin ve insanların la’netleri onların üzerine olsun!) Âişe-i Sıddîka “radıyallahü anhâ” buyuruyor ki, Resûl “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ümmetimin en kötüsü, Eshâbıma dil uzatmağa cesâret edenlerdir).

Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” arasında olan muhârebeleri iyi sebeblerden, güzel düşüncelerden ileri geldi bilmek, dünyâlık için, menfe’at için bilmemek lâzımdır. Çünki, onların ayrılığı ictihâd ve te’vîl ayrılığı idi. Hevâ ve hevesden doğan ayrılık değildi. Ehl-i sünnet âlimleri hep böyle söylüyor. Şu kadar var ki, hazret-i Emîr ile muhârebe edenler, hatâ etdi. Hak, hazret-i Emîr “radıyallahü anh” tarafında idi. Fekat hatâları, ictihâd hatâsı olduğundan, birşey denemez ve dil uzatılamaz. (Şerh-ı mevâkıf) kitâbına göre, Âmidî diyor ki, (Cemel ve Sıffîn vak’aları ictihâd yüzünden idi). Ebû Şekûr-i Sülemî, (Temhîd) kitâbında diyor ki, (Ehl-i sünnet vel-cemâ’ate göre hazret-i Mu’âviye ve Onunla berâber olanlar “radıyallahü anhüm” hatâ etmişlerdi. Fekat hatâları, ictihâd hatâsı idi). İbni Hacer-i Mekkî (Savâ’ık) kitâbında diyor ki: (Hazret-i Mu’âviyenin hazret-i Emîr ile “radıyallahü anhümâ” muhârebesi, ictihâd sebebi ile idi. Ehl-i sünnet âlimleri böyle biliyor)... Büyüklerin kitâbları hep ictihâdda hatâ olduğunu bildirmekdedirler. İmâm-ı Gazâlî ve kâdî Ebû Bekr ve diğer imâmlar “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bunlar arasındadır. O hâlde Hazret-i Emîr “radıyallahü anh” ile muhârebe edenlere fâsık, yoldan çıkmış gibi şeyler söylemek câiz değildir." (Mektubat)


İmâm-ı Rabbânî ve yolundakileri anlatan Berekât isimli kitap m. 1627 yılında Hindistan'da yazılmış. Kitabın orijinali Farsça. Aşağıdaki yazılar bunun tercümesinin 5. baskısının 272. sayfasında mevcuttur. Kitabın yazarı Muhammed Hâşim diyor ki:

"Seyyidlerden bir genç, medresede talebe arkadaşım idi. Birgün soluk soluğa geldi. Başından geçen, şaşılacak bir şeyi anlatdı. Ahmed Fârûkî hazretlerinin büyük bir hârikasını görmüşdü. Dedi ki: Hazret-i Alîye karşı savaşanları ve hele hazret-i Mu’âviyeyi sevmezdim. Bir gece, senin üstâdının [ya’nî İmâm-ı Rabbânînin] Mektûbâtını okuyordum. Buyuruluyor ki, (İmâm-ı Enes bin Mâlik buyurdu ki, hazret-i Mu’âviyeyi sevmemek, Onu kötülemek, hazret-i Ebû Bekri ve hazret-i Ömeri sevmemek ve bunları kötülemek gibidir. Ona söğene, bunlara söğene verilen cezâyı vermek lâzımdır). Bunu okuyunca canım sıkıldı ve hiç yerinde olmıyan bir yazıyı buraya yazmış, dedim. Mektûbâtı yere atdım. Yatağıma uzandım, uyudum. Rü’yâda gördüm ki, senin o yüce şeyhin öfkeli olarak yanıma geldi. İki mubârek elleri ile kulaklarımı çekdi ve ey câhil çocuk! Sen bizim yazdığımızı beğenmiyorsun ve kitâbımızı yere atıyorsun. Benim yazımı okuyunca, şaşaladın ve inanmadın. Ama, gel seni bir zâta götüreyim de gör! Onun arkadaşları olan, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbını sevmediğin için aldandığını, Ondan işit, buyurdu. Beni çekerek, bir bağçeye götürdü. Beni bağçenin kapısında bırakıp, kendisi yalnızca ilerledi. Uzakda görünen büyük bir odaya girdi. Odada nûr yüzlü, büyük bir zât oturuyordu. Çekinerek ve saygı ile, o zâta selâm verdi. O da, gülerek karşıladı. Önünde edeb ile diz çöküp oturdu. Ona birşeyler söylüyor. Beni gösteriyordu. Uzakdan bana bakışlarından, beni söylediği anlaşılıyordu. Biraz sonra, senin o yüce şeyhin kalkdı. Beni çağırdı. Bu oturan zât, hazret-i Alî “radıyallahü anh”dır. İyi dinle! Bak ne buyuruyor, dedi. İçeri girdik. Selâm verdim, (Sakın, sakın! Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbına karşı, kalbinde hiçbir dargınlık bulundurma! O büyüklerden hiçbirini, hiç kötüleme! Aramızda muhârebe şeklinde görünen işlerimizin, hangi iyi niyyetlerle yapıldığını, biz ve O kardeşlerimiz biliriz) dedi. Senin O yüce şeyhinin şerefli adını söyliyerek, (Bunun yazılarına da, sakın karşı gelme!) buyurdu. Bu nasîhatı dinledikden sonra, kalbimi yokladım. O, harb edenlere karşı bulunan soğukluğun, düşmanlığın, kalbimden çıkmadığını gördüm. Bu hâlimi hemen anladı. Öfkelendi. Senin yüce şeyhine bakarak (Bunun gönlü dahâ temizlenmedi. Suratına bir tokat indir!) dedi. Şeyh hazretleri, yüzüme kuvvetli bir tokat indirdi. Tokadı yiyince, kendi kendime dedim ki, bunu sevdiğim için, Onlara düşmanlık etmişdim. Hâlbuki kendisi, Onlara düşmanlığımdan bu kadar çok incinmekdedir. Bu hâlden vazgeçmemi istemekdedir. Artık ben de, bu düşmanlıkdan vazgeçmeliyim! Kalbimi yokladım. Düşmanlık, kırgınlık kalmamış, tertemiz buldum. O anda uyandım. Şimdi de kalbim, o kinden temizlenmişdir. O rü’yânın, o sözlerin tadı, beni başka şekle sokdu. Kalbimde, Allahdan başka hiçbirşeyin sevgisi kalmadı. Senin yüce şeyhine ve Onun yazılarındaki ma’rifetlere inancım katkat artdı." (Muhammed Hâşim, Berekât)

Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi'nde şu bilgi aktarılıyor:

İbni Asâkir, Mu’âviye'nin hal tercemesinde Ebu Züra'dan nakleder: Ebü'l-Kâsım der ki: Amcam Ebu Züra'ya birisi geldi. Müsâhabe esnâsında: Mu’âviye'ye buğzederim! dedi. Amcam: Niçin? diye sorunca: Haksız yere Ali ile harb ve kıtâlde bulundu! demesi üzerine amcam şöyle cevap verdi: Mu’âviye'nin Rabbi çok rahmet sahibi olan Allah'dır; hasmı da kerem sâhibi olan Hazret-i Ali'dir; sana ne oluyor ki, ikisi arasına giriyorsun? (Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, 7. Baskı, DİB Yayınları, Ankara; 12. cilt, s. 310)

Hazırlayan: Murat Yazıcı

En son değişiklik: 29 Ocak, 2011

Yazıların Kaynakları

Bu sayfadaki yazılar genel olarak şu iki kategoriden birine girmektedir:
1. Gazete, dergi veya kitaplardan alınmış kısımlar veya makaleler. Bunların yazarları ve hangi kaynaktan alındığı açıkca belirtilmiştir. İstifadeli olduğunu ve mühim bilgiler ihtiva ettiğini düşündüğüm yazıları -muhtevalarını değiştirmeden- buraya aldım. Bu tür yazılarda ifade edilen görüşler yazarlarına aittir.
2. Kendi araştırmalarıma dayanan, çeşitli kitaplardan ve makalelerden istifade edilerek derlenmiş yazılar. İstifade edilen kaynaklar listelendikten sonra genellikle "Hazırlayan: Murat Yazıcı" ifadesi yazının sonuna eklenmiştir.
Bu sayfadaki yazıların mühim bir kısmını çeşitli forumlarda yayınlamıştım. Bu tür yazılarımı düzeltmeler ve ilaveler yaparak burada toparladım. Gerektiğinde eski yazılara yeni belge ve bilgiler ekliyorum.
Not: Sayfanın sol üst köşesindeki rakam, 3 Ocak 2009'dan bu yana bu sayfanın kaç kere görüntülendiğini göstermektedir. Bu rakama blog yöneticisinin girişleri dahil değildir.

Yazıların Kullanım ve Dağıtımı Hakkında

Bu sayfadaki yazıları kopyalayabilir ve kullanabilirsiniz. Buradaki herhangi bir yazıyı başka bir sitede yayınlarsanız, bu sayfaya ( http://muratyazici.blogspot.com/ ) bağlantı vermenizi rica ederim. Zamanla ilave başlıklar eklemenin yanı sıra, mevcut başlıklara da yeni belgeler eklemeyi planlıyorum. Bu sayfaya bağlantı verildiği takdirde, her okuyucu ilgilendiği yazının en yeni haline ulaşma imkânına sahip olacaktır.

İrtibat

Teklif, tavsiye, düzeltme ve ikazlarınızı (E-mail) adresimi kullanarak bana duyurabilirsiniz: yazici.murat95@yahoo.com.tr. Yazdıklarınızı başkalarının da görmesini isterseniz, ilgili yazıya "yorum" gönderebilirsiniz. Yorumlar gönderildikten ancak bir süre sonra sayfada yayınlanabilmektedir. (Not: Soru sormak için lütfen yorum göndermeyiniz; yorumların çoğunu yayınlayamıyorum. Ancak e-mail mesajlarının hepsine cevap veriyorum.)