Ehl-i Sünnet Müdafaası

Ehl-i Sünnet Müdafaası

Makaleler ve Vesikalar

Bu sayfayı hazırlamaktaki maksadım "Ehl-i sünnetin müdafaası" için bir bilgi ve belge bankası meydana getirmektir. Faydalı olacağı ümidi ile başladım. Allahü teâlâ hâlis niyet, hayırlı netice ve muvaffakıyet nasib etsin. Bu sayfayı ziyaret eden kardeşlerimden hayır dualarını istirham ederim. (Daha fazla bilgi için sayfanın altına bakınız.)

9 Ağustos 2016 Salı

AK Partili Vekil Turhan'a Cevap (Efgani ve Abduh)

Türkiye gazetesinin 30 Temmuz 2016 tarihli nüshasında “Asrın İhaneti'nin Analizi” başlıklı bir yazısında Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh, Seyyid Kutub gibi sapık kişilerin etkilerinden bahseden Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil’e AK Parti İzmir Milletvekili İbrahim Turhan cevabi bir yazı yazmış. İbrahim Turhan'ın yazısının tamamı web'de bulunabilir. Ben burada iki pasaj aktararak cevap vereceğim.

İbrahim Turhan demiş ki:

"Özellikle ilk dönemlerde Afgani'nin öncelikli hedefi, o vakte kadar çok da vurgulanmamış olan hilafet makamını bir kaldıraç olarak kullanmak ve Osmanlı İmparatorluğu'nu dünya müslümanlarının siyasî şuurlarında merkezî bir konuma oturtarak ümmet fikrini kuvveden fiile geçirmek olmuştur.... Ama bu konuda bilgi, insaf ve vicdan sahibi olan herkes şunu kabul edecektir ki Afgani-Abduh çizgisinin karşı çıktıkları, hatta yok etmek için uğraştıkları bir numaralı hedef, tam da Fetullahçılıkta somutlaşan bidatçi, hurafeci, uzlaşmacı din anlayışı ve emperyalistlere uşaklık etme zilletidir. "

Şimdi mühim bir vesikayla Efgani ve Abduh'un "öcelikli hedefini" ortaya koyalım. Belki İbrahim Turhan utanır!

Abduh: Dinin başını yine dinin kılıcından başka bir şeyle kesemezsin!

Cemalüddîn Afgânî hakkında ne düşünüyorsunuz?

Muhammed Avvâme Hoca: Afgânî, sapkınlığın ve dalâletin başıdır. Ben Allah'ın izniyle, karakter olarak övgüde ve medihde mübalağayı sevmem. Afgânî ve ekolü, Muhammed Abduh ve takipçileri dalâletin ve sapkınlığın öncüleridir. Cemâluddîn Esedâbâdî adında bir kitap var. Bu kitapta, mutlaka bilinmesi gereken bir hadise anlatılır. Afgânî'nin seferde-hazarda, gece-gündüz yanından ayırmadığı bir çantası vardır. Çantada çok özel belgeleri var. Bir defasında geceleyin Tahran'da bir arkadaşının yanında uyumaktayken Sultan Abdülhamid'den bir haber gelir. Sultan, Afgânî'yi çağırmaktadır… Afgâni apar-topar hazırlanır ve yola koyulur. Ancak çantasını arkadaşının evinde unutur. Adam çantayla ilgili olarak dostlarıyla istişarede bulunur. Sonunda tarihe bir hizmet olsun diye çantanın içindeki belgeleri çoğaltmaya ve Farsçaya çevirip incelemeye karar verirler. Cemâlüddîn Afgânî'nin 26 farklı imza kullandığı tesbit edilir. Ayrıca, evrakların arasında Afgânî'nin Mason mahfiline sunduğu masonluğa katılma dilekçesi ve masonluğa kabul edildiğine dair belge de vardır. Kabul merasiminin yeri ve zamanı da belirtilmiştir.

Başka bir belge, Muhammed Abduh'un bir mektubudur. İngilizler, Muhammed Abduh'u Mısır halkı nezdinde popülaritesini artırması için –İngilizler Mısır ahalisinin kalbini kazanan bir Arap öncü yetiştirmek istiyordu- Lübnan'a sürdüklerinde mektubu buradan yazmış. Diyor ki Muhammed Abduh: "Biz senin sağlam yolundayız. Dinin başını yine dinin kılıcından başka bir şeyle kesemezsin. Bizi görsen âbid, zâhid, rükû ve secdeden başını kaldırmayan kimseler zannedersin." Çantada daha birçok belge vardır.

Riyad'da Dr. Fehd er-Rûmî, İmam Muhammed üniversitesinde yaptığı doktora tezinin konusu Menhecü'l-Medrese el-Akliyye el-Hadîse fi't-Tefsîr (Modern Akılcı Ekolün Tefsir Yöntemi)… Çalışmanın başında bu akımın öncüleri olan Afgânî, Muhammed Abduh ve Reşîd Rızâ'nın biyografileri var. Benim az önce sözünü ettiğim belgeleri de oraya koymuş. Muhammed Abduh da bu çizgide olan bir kimsedir. İngilizler Mısır'da Abduh'u ciddî anlamda desteklemiş ve bir "din ıslahatçısı" olarak öne çıkarmışlardır. İslam dünyasını bütünüyle ifsad etmesi için Abduh'u Mısır müftülüğü makamına atamışlardır. Çünkü Mısır Ezher'e ev sahipliği yaptığı için tüm İslam dünyasının ilim kıblesiydi. İngilizlere göre Muhammed Abduh'u aktör yaptıkları bu ifsad projesi Mısır'da tutarsa İslam dünyasının diğer ülkelerinde de tutacaktı. Bu yüzden Muhammed Abduh aleyhine konuşanlara baskı uygulamışlardı. Ama tüm bunlara rağmen Allah Teâlâ hak yolunda malını ve canını feda eden kimseler gönderdi. Bunların en başta geleni Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi (rh. a.)’dir. O, Mevkıfü'l-Akl isimli kitabında bu akımın maskesini düşürdü. Bu akımın gerçek yüzünü bilmek için Mustafa Sabri Efendi'nin bu kitabı mutlaka okunmalıdır.

Kaynak: Rıhle Dergisi, Sayılar: 5-6.

İlave: Abduh'un "Biz senin sağlam yolundayız. Dinin başını yine dinin kılıcından başka bir şeyle kesemezsin. Bizi görsen âbid, zâhid, rükû ve secdeden başını kaldırmayan kimseler zannedersin." şeklindeki ifadesinin aktarıldığı İngilizce bir kaynağı da blogumda görebilirsiniz:

http://muratyazici.blogspot.com.tr/2009/09/afgani-sapknlgn-ve-dalaletin-basdr.html

Abduh'un Efgani'ye yazdığı "Biz senin sağlam yolundayız. Dinin başını yine dinin kılıcından başka bir şeyle kesemezsin. Bizi görsen âbid, zâhid, rükû ve secdeden başını kaldırmayan kimseler zannedersin." ifadesi Fethullah Gülen hareketiyle de ne kadar örtüşüyor, değil mi? Ahmet Şimşirgil Hoca'nın analizi tam isabetlidir.

Asrın İhaneti

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
28 Temmuz 2016

Fethullah Gülen (F.G.) 1980 öncesinin en ateşli vaizi idi. Nurcuların en kapalı gurubu olup özellikle Seyid Kutup gibi İslamcı denilen ihtilalci liderlerin tesiri altındaydı. Nitekim gençlik yıllarını Seyid Kutub’un eseri olan“Fizilali’l Kuran elimizden düşmezdi”, diyerek belirtecektir. Dönemin Cumhurbaşkanına, Genelkurmay başkanına her tür hakareti yapar, kasetleri elden ele dolaşırdı. Nedense herkesin eliyle konmuş gibi bulunduğu 12 Eylül ihtilalinde o bir türlü bulunamadı. Onun dokunulmazlık zırhı mı vardı? Kimler tarafından korunuyordu, bilinemedi. 1980-1982 yılları arasındaki irtibatlı olduğu kişiler ve görüşmeleri çözülebilse eminim bugünler çok iyi anlaşılacaktır. Zira Türkiye’yi 15 Temmuz ihtilaline götüren yolun o günlerde temelinin atıldığını düşünmekteyim. Sonrası hep o projenin uygulanması olarak devam edecektir. 
 Nitekim 1983’de tekrar meydanlara çıktığında artık cübbe ve sarıklı bir vaiz yoktu. Bambaşka bir F.G. vardı. Özellikle okul ve medya ile ‘ağ cemaati’ yapılanmasına geçti. Hemen her vilayette okulları, ışık evleri ve yurtları öyle hızlı gelişiyordu ki takip edebilmek neredeyse mümkün değildi. Yurtlarında ve evlerinde sadece Said Nursi’nin kitapları okutuluyordu. Öyle ki gençlere “Kuran-ı Kerim değil risaleler okunsun” derlerdi. Bu itibarla diğer nurcu kolları da önceleri mesafeli durdukları F.G’ye kısa sürede ısınacaklardır. 1986 da Zaman gazetesi yayın hayatına başladı. 1990 yılına geldiğinde artık alt yapı tamamlanmış bulunuyordu. Bundan sonra hizmet kartopu gibi büyüyecekti.
Gürcistan ve Azerbaycan’la başlayan dış geziler kısa sürede yerini hizmet alanları ile doldurmaya başlayacaktı. Büyük seferberlik başlamıştı. Yabancı ülkelerde ticari şirketler, okullar ve üniversiteler süratle birbirini kovalamaya başladı. İlk olarak Orta Asya’nın pek çok ülkesinde okullar açıldı. Bunları üniversiteler izledi. 1992 yılında Kazakistan’a giden Gülen’in taraftarları iki yıl içinde 29 lise açtılar. Dört yıl sonra da Süleyman Demirel Üniversitesi faaliyete geçti. 1992 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın, Kazak lideri Nursultan Nazarbayev’e tavsiye mektubu yazmasından sonra F.G’yi izleyenler bu ülkede daha rahat çalışma olanağı buldular.
Ardından Gülen’in okulları Afrika kıtasını, Balkanları, Avrupa ve Amerika’yı bir ağ gibi sarmaya başladı. Okul açılmayan ülke kalmamış gibiydi. Gülen hareketi, eğitim alanında artık küresel bir oyuncu konumuna geldi. Bu okullarda yerel nüfusun en yetenekli ve zeki çocukları kendilerine yer buluyorlardı. Üstelik okulları yüksek ücretli olup bedeli ülkedeki ekonomik şartlara göre belirleniyordu.
Nasıl oluyordu bu? Her tarafta okul açılmasına imkan veren sihirli değnek kimdi? Adlarını iftiharla andıkları iki isim aslında bütün soru işaretlerini çözüyor gibiydi. İshak Alaton veÜzeyir Garih çilingir vazifesi görmekte idiler. Bu büyük ilişkinin sırrı ne idi? Yahudi iş adamları Gülen’in okullarının bütün dünyaya yayılması için neden bu kadar gayretle hizmet veriyorlardı?
Üzeyir Garih, doksanlı yıllarda, Hürriyet Gazetesi’ne vermiş olduğu röportajda yurt dışı okulları için büyük destekler, maddi yardımlar yaptığını belirtirken Gülen cemaatini öve öve bitirememişti. Aslında onun ölümündeki sır perdesini de yeniden aralamakta fayda vardır.
1991 yılında Mihail Gorbaçov’un Glasnostu (açıklık politikası) ile Gülen’in okul faaliyetleri tam da denk düşmüştü. Gülenciler bir taraftan süratle Türk Cumhuriyetlerinde okullar açarlarken bir taraftan da Türk Cumhuriyetlerinden gelen çocukları kabul ediyorlardı.
Öyle ki sonraki bir beş-on sene içerisinde CIA raporlarında “Amerika, F.G. sayesinde Orta Asya’ya bomboş bir İslamiyet götürdü” denecekti.
Zira Gülencilerin götürdüğü İslam’ı kimse anlamıyordu. Dışa açılımın üzerinden birkaç sene geçtiğinde Gülen hareketinin CIA’nın tam kontrolünde olduğu Rusya ve Özbekistan’ın bu okullara karşı aldığı tavırdan da anlaşılacaktı.
Gülen gurubu sırasıyla 1980 ihtilali sonrasındaki Cunta Hükümeti ve ardından Özal’lı yıllar da gayet hızlı ve rahat bir şekilde faaliyetlerini yürütmüştü. Sağ ya da sol bütün hükümetler ile tam bir uyum içerisindeydi. Fakat 90’ların sonlarına doğru, 28 Şubat’ın yaşandığı yıllarda Erbakan Hükümeti ile bir türlü anlaşamadı. Refahyol Hükümeti’nin yıkılmasında önemli rol oynadı. Bu sırada 28 Şubat darbecileri kendisine karşı mıydı o da anlaşılamadı.
Şurası muhakkak ki 28 Şubat cuntası özellikle İslam karşıtlığı ile özdeşleşmişti. Bu bağlamda cuntacılar Gülen’in de üzerine yürürken beklenmeyen bir tepkiyle karşılaştılar. Bu tepki Bülent Ecevit ile Koç gurubundan gelmişti. Gülen bu hizmetinin semeresi olarak akabinde kurulan Ecevit Hükümeti zamanında, Meclise kontenjandan 7-8 Milletvekili yerleştirecektir.
Gülen aynı yıllarda İslam aleminde en fazla tartışmalara sebep olacak uygulamaları da başlatacaktır. Bunların en mühimi Abant toplantılarıdır. Başta ilahiyatçılar olmak üzere önemli sayıda gazeteci bu toplantılara katılacaktır. Gülen’in ilk Abant toplantısına gönderdiği şu mesaj, her şeyi ifade etmekteydi. Burada Gülen:
“Vahye dayalı, hayatın her alanını kuşatan İslam’ı tehlikeli ve milli birliğe zarar verici buluyorum” diyerek 1428 yıllık İslam’ın özüne, aslına düşman olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. 
Daha sonra Gülen’in Papa ile diyaloğu uzun süre gündemi meşgul edecekti.
Zira Gülen’in Papa’ya yazdığı mektubu çok çarpıcıydı. Gülen, 10 Şubat 1998 tarihli Zaman gazetesinde yer alan mektubun başlarında maksadını şöyle ifade etmekteydi:
“Pek muhterem Papa Cenapları.
Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan dinlerarası diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazi yardımlarımızı sunmak için size geldik.
İslam yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en çok suçlanacak olan Müslümanlardır…”
Gülen açık bir biçimde o güne kadar yaşananlardan Müslümanların sorumlu olduğunu ve kendisinin de papalık konseyinin bir parçası olduğunu dünyaya ilan ediyordu. Yani bu ifadeler diyalog denilen olayın aslında İslam’ı yok etme girişiminin projesi olduğunun dünyaya haykırışı idi. Fakat Müslümanların artık gözleri bunları görecek durumda değildi.
Bütün bu faaliyetleriyle Gülen tam tartışılmaya ve belki Müslümanların gözünden düşmeye başladığı sıralarda Amerika’ya çekilmesi projenin yeni safhasının başlangıcı olacaktı. Hakkında davalar açılmış ve sanki darbecilerden kaçmış süsü verilmişti. Bundan sonra ki faaliyetleri artık izlenemez hale gelecekti. Artık o bir kahramandı(!). Sadece Pensilvanya’ya gidenlerin ülkeye haberler getirdikleri bir azizdi(!).
Aslında 28 Şubat bunlar için mi düzenlenmişti araştırılmalıdır. Zira FETÖ’cülerin dışında devletin yanında olan devletine sahip çıkan tüm cemaatler ezilmişti. Bilhassa devletle hiçbir zaman derdi olmamış, devletin her zaman yanında durmuş İhlas cemaatinin ezilmesinin ardında bunların bulunması meseleyi aydınlatmaktaydı. İhlas Finans’ın içine hem sızmışlar hem de belini doğrultamayacak bir darbe indirmişlerdi. Esat Coşan Hoca’ya ve Mahmut Hoca’nın damadına yapılanlar da 28 Şubat’ın tokadını kimin yediğini gösteriyordu.
Evet 28 Şubat darbesi sadece birine dokunmamıştı. O da çok geçmeden belki tam iç yüzü bilinmek üzere iken kahraman edilmek için yurt dışına alındı. Artık korumacılarının elindeydi. 12 Eylül’de nasıl bulunamadı ise bu defa da asıl yuvasına çekilmişti.
Diğer taraftan 28 Şubat cuntasının ortaya çıkardığı siyasi iktidar, ülkeyi iki senede batırdı. Belki de tarihinde ilk kez esnaf sokaklara döküldü. Artık bu selin önüne geçilemezdi.
Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve ekibinin iktidara yürüyeceği belliydi. Ancak Erdoğan hapisteydi. Hapisteki liderin partisi iktidara yürümüş ama o partisinin başında değil. Bu durum gitgide kendisini kahraman yapacaktı. Onu yıpratabilmek için bu gidişin önüne geçmek lazımdı.
Müthiş bir senaryo ile Erdoğan’ı siyasi yasaklı durumdan çıkartıp ve Siirt’te seçimleri iptal ettirip partinin başına yani Başbakanlığa taşıdılar. Acaba bu sırada bu işin içinde bulunanlar şöyle bir talepte bulunmuşlar mıydı? Yola F.G. ile devam edeceksin veya F.G’nin hizmetlerine dokunmayacaksın. Ben bundan eminim. İleride bu konuda sayın Recep Tayyib Erdoğan’ın hatıralarının çok önemli olacağını ve her şeyi aydınlatacağını düşünmekteyim.
Yine şundan adım gibi eminim ki sayın Recep Tayyip Erdoğan F.G’yi o gün mimlemişti. Ancak kime güvenecekti? Kim kendinden, kim ondan yana bilmek anlamak mümkün müydü? Bunun için zamana ihtiyaç vardı. 28 Şubatçı kadrolar ile Gülen’in kadrolarını aynı elin oynattığını anlamak elbette kolay değildi. Bu sebeple sayın Erdoğan’da Fatih Sultan Mehmed gibi; “Yapacaklarımı sakalımdaki kıllardan biri bilse koparıp atarım” anlayışının hakim olduğunu düşünmekteyim.
Ak Parti’nin iktidara yürüyüşünden itibaren ise artık cemaat bambaşka bir şekil alacaktı. Üçüncü on yıla giriliyordu. Bu dönemi kendileri için dünyaya hakim olma devresi olarak addedeceklerdi.
28 Şubat’tan bunalan millet ezici bir çoğunlukla Ak Parti’yi iktidara taşırken sanki başarı Gülencilerin imiş gibi bir hava yayıldı. Bütün faaliyetlerine hız kazandırıldı. Dinlerarası diyalog çalışmaları en üst seviyeye çıkarıldı. Bütün dünyada hahamlar, papazlar imamlar beraber koro halinde şarkılar, ilahiler seslendiriyorlardı. İşadamları turizm gezileri gibi okullarına taşınıyor döndüklerinde gözyaşları ile Hizmet hareketini ve başarılarını anlatıyor gönüllü dailik (propagandist) hizmetleri veriyorlardı. Türkiye’nin her kesiminden paralar bu terör örgütüne akar hale getirilmişti. Öyle ki Bülent Arınç, “devletin yapamadığını Hocaefendi yapıyor” diyerek tam destek olurken içyüzlerini araştırmak aklına gelmiyor ve daha beş yıl önce Milli Görüşe yönelik yıkıcı darbesini unutmuş görünüyordu.
Bu örgütün iç yüzünü anlatanlar bir anda herhangi bir suçla içeri alınıyor veya itibarsızlaştırılıyordu. Kıymetli dostum rahmetli Mehmet Oruç Bey (ölümü şüpheli), Yümni Sezen ve yine rahmetli Aytunç Altındal (ölümü şüpheli) bunlardandır.
Öte yandan 1983’de başlayan özel okul, yurt, dersane faaliyetleri 20 yılını doldurmuş bulunuyordu. Her yerde her meslekte bunların adamları vardı. Şimdi artık yurt içinde özel üniversiteler, ihtisas liseleri açılıyordu. Devletin bütün kadroları bunlarla dolmaya başlamıştı.
Bu ihanet şebekesinin gençleri kendilerine nasıl bu kadar bağlı kıldıkları bugün insanların zihnini en fazla meğgul eden bir sorudur. Oysa 1985’lerden beri sınavlarda soru vermek suretiyle en önemli yerlere adam yerleştirenler bu adamları asla boş bırakmıyordu. Bunlardan soru alarak imtihanı kazananlar artık bunların gönüllü neferi olmaktaydılar. Mankurtlaştıklarının farkına varamıyorlardı. Kendilerini dünyayı fethe çıkmış cihangirler gibi görmekte idiler. Ana babalar ise Müslüman bir cemaatin yani hocaefendinin kanatları altında diyerek kendilerini tatmin etmekte idiler. Öyle ki 2005-2012 yılları arasında bütün sınavların şaibeli olması neyin göstergesi idi. Ayrıca İslam’ı dünyaya yaydıklarını zanneden bu dailerin en basit dini kurallardan dahi haberleri yoktu. Tam bir din cahili idiler.
Bu arada diyalog tuzakları da hız kesmeden devam ediyor ve artık açık açık yürütülüyordu.
Diyanetten sorumlu devlet bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın’ın hezeyanları artık manşetlerdeydi. Diyalogun teorisyenlerinden olan bu adam “Kur’an-ı kerim tarihseldir, yüzde kırkı değiştirilmeli veya çıkarılmalıdır”,  demişti. Recep Tayyip Erdoğan’ın ikinci seçimde ilk bu adamı yemesine dikkat olunmalıdır. Onlara cevap vermesi gereken ilahiyatçılar ise emir alabilmek üniversitelerde rektör dekan olabilmek için Pensilvanya’ya selam durmaya gidiyorlardı. İlahiyatçı Prof. Dr. Suat Yıldırım Zaman gazetesindeki bir makalesinde İsa aleyhisselamı şahsı manevi olarak tanımlayıp F.G.’nin şahsında ortaya çıkacağına kadar iddia etmişti.
Ancak sihirli hizmet kelimesi nasıl bir şey ise, bütün ihanetlerin üstünü örtüyordu. Neye hizmet olduğuna hiç dikkat eden yoktu.
Mesela, dünyadaki hiçbir okulunda mescid olmaması neyin işaretiydi? Anadolu’nun karın tokluğuna hizmet sevdasıyla yola çıkan havarileri namazlarını nerede kılıyorlardı? Neden gösteremiyorlardı? Hani diyalog ve hoşgörü vardı? Hoşgörü denen şey sadece Hıristiyanlara mı yönelikti?
Kurbanların kesilmediği dile getiriliyor bunu herkes biliyor fakat yine de bütün kurbanlar oraya akıyordu. Milletin yıllarca oraya kestirdiği veya kestirdiğini zannettiği kurbanlarını şimdi bir kere daha düşünmesi gerekecekti.
Yine 2003 yılından itibaren önce “Yabancılar Türkçe Yarışması” ve daha sonra“Uluslararası Türkçe Olimpiyatları” denilen yarışmalar başlatılacaktı. 4. Türkçe Olimpiyatlarının finalinde “Bütün dinler buluşuyor, biz hepimiz kardeşiz” mesajıyla“Bütün müminler kardeştir” düsturu yıkılacaktı.
Hizmetin görüntüsünü yansıtan bu yarışmalarda dünyanın her yerinden kız ve erkek öğrencilerin şarkılarını millete gözyaşları içinde izlettirmeye başlamışlardı. Belki de ömründe bir kere şarkı türkü dinlemek için salonlara gitmemiş insanlar, Türkçe şarkı söyleyenler İsrailli, Amerikalı, Gürcistanlı olunca zevkten kendinden geçer olmuşlardı. Final bölümünde en önde oturan Bülent Arınç Moldovyalı kız şarkı söylerken gözünden yaşlar gelirdi. Ertesi gün talebelerime bu konuyu ifade ederken:
“Be adam elin Moldovyalısını ne dinleyip ağlıyorsun? Git Yıldız Tilbe’yi dinle de ağla, hiç olmazsa Yıldız Tilbe bizden biri” derdim. Söylediği şarkıdan başka tek kelime Türkçe bilmeyen bu gençler, nedense bizim insanımızı ağlatmaya yetiyordu. Sanki hafız-ı kurra dinliyor gibi vecde geliyorlardı.
Bu müzik işi o hale getirilecek ti ki Peygamber efendimizin doğum gününü C.başkanı Abdullah Gül’ün katılımıyla Mevlit Kantat Promiyerine dönüştürülecekti. Bu prömiyerin ne olduğunu hala milletimizden kimse anlamış değil. Demirel’in “işte çağdaş Türkiye” dediği günleri hatırlatıyordu. Dinimize ve kandil günlerine ağır bir darbe olan Kutlu Doğum haftasını çıkaranların ardında bunların ve akıl hocalarının da yabancı bilim adamları olduğu artık idrak edilmelidir.
Nihayet sıra camilere müdahaleye gelmişti.
Hutbelerde “Allah indinde tek din İslamiyet’tir” ayetine okunma yasağı getirildi.
Camiler sıralarla doldurulmaya başlandı. Sanki Türkiye bir haftada kötürüm olmuştu. Camiler kiliseleştirilmeye başlanmıştı.
Diyanet İşleri Başkanı’nın değişmesi ve Mehmet Görmez Bey’in bazı uygulamaları bunları yavaşlattı.
16 Nisan 2005 yılında 2.5 milyon basılan Ailem gazetesinde F.G’ye ait çok çarpıcı ifadeler yer aldı. Burada iman esasları üçe düşürülürken bir taraftan da imanda şek ve şüphe olmaz kaidesi yıkılıyordu. Şöyle ki:
“İman esasları, muhakkikîn yaklaşımı ile  dört asla irca edilebilir ki,  bunlar;   Allah’a,  âhirete, peygamberlere iman; bir de ubudiyet “veya” adalettir” (Prizma, 2 /162).                             
İnsanlar neden görmüyordu? Neden anlamıyordu? İmanın şartlarında “veya” denilebilir miydi?
Bu arada siyaseten 2007 yılından itibaren yeni darbe planlarını açığa çıkarma adı altında ortalığa toza dumana boğmuşlardı. Cambaza bak misali halkı bu korku ve endişelerle oyalarken hizmet ve önemli yerlere sızma faaliyetlerini başarıyla yürüttüler.
29 Ocak 2009 yılında gerçekleştirilen Davos Ekonomi Zirvesi’nde, dünya siyaset tarihinde daha önce yaşanmamış bir olay yaşandı. Aslında bu hadise Türkiye ile İsrail’in arasını uzun süre açacak bir bunalıma dönüşürken, farklı gelişmelere de kapı aralayacaktı.
Başbakan sıfatıyla Davos Zirvesine katılan Recep Tayyip Erdoğan, İsrail Devlet Başkanı Simon Peres, BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon ve Arap Konseyi Genel Sekreteri Amr Musa’nın katıldığı “Gazze: Ortadoğu’da Barış” konulu oturumda Peres’in sözlerinin ardından konuşma sürelerini adil ayarlamadığı gerekçesiyle Moderatör David Ignatius’a tepki gösterdi. Kendisine gerekli sürenin verilmediğini söyledi. Siyasi literatüre “One Minute” kalıbı ile yerleşen Erdoğan’ın tepkisi sonrası Moderatör Ignatius, Erdoğan’a söz verdi. Erdoğan da yaptığı kısa konuşma ile İsrail’in katliamlarını açık bir dille ortaya koydu.
İslam dünyasının yüreğini ferahlatan bu ifadeler, çok geçmeden İsrail’in kanlı bir baskınıyla karşılık bulacaktı.  31 Mayıs 2010’da Gazze’ye yardım götüren İnsani yardım gemisine (Mavi Marmara) Uluslararası sularda iken İsrail komandolarınca yapılan saldırıda dokuz Türk vatandaşı şehit düştü. Türk hükümetinin bu hadise üzerine İsrail’le bütün ilişkilerini askıya alması karşısında şok edici tavır, Pensilvanya’daki Fetö’den gelecekti:
“Otoriteyi dinlemeliydin”. 
Papa’nın hizmetinde olduğunu evvelce ifade eden F.G. bu kez otorite (İslam’da ulu’l-emr) olarak İsrail’i bildiğini resmen ilan ediyordu. Sevenleri ise hala uyanmıyordu.
Yıl 2011. Faaliyet müddeti 30 yıl. Artık gücün zirvesine geldiklerinin bilincindeydiler. Son kaleleri de alacak ve nihai darbeyi indireceklerdi. Muhtemelen Recep Tayyip Erdoğan da bunun farkındaydı. Yeni seçim dönemim ustalık dönemim olacak diyordu.
Hangi konuda ustalıktı. Herhalde kimse anlamıyordu. Millet, devlet idaresi zannediliyordu. Oysa Erdoğan, 2010 yılında Mit’in başına Hakan Fidan Bey’i getirmişti. Bu bana göre tarihin dönüm noktası idi. Bu konuda en ağır tepkiyi neden Cemaat ortaya koydu acaba. Ayrıca her vesile ile onu neden itibarsızlaştırmak istediler, düşünün.
Şayet o gelmese Tayyib Bey başka türlü ortadan kaldırılacaktı.
Tayyib Bey bu cephenin 30 yılın sonunda artık ülkeyi bitirme, teslim alma savaşına girişeceklerini biliyor muydu?
Tahmin ediyorum farkındaydı. Nitekim 12 Haziran 2011 seçimlerinde bu gurubu mecliste önemli ölçüde budadı. Bu durum hoşlarına gitmemişti.
2011 yılı Paralel örgütün Başbakan ile tamamen yollarını ayıracağı çok önemli bir olaya şahitlik edecekti. Ancak hadise bambaşka bir mecradaydı. Futbolda şike davası. Konu Fenerbahçe olunca yer yerinden oynamıştı. Türkiye’de ilk kez bir büyük kumpas sergileniyordu. Ortalık toz duman oldu. Bir taşla birkaç kuş vurulacaktı. Futbol fanatikliği yüzünden hiç kimse olayın gerisindeki gücü sezemedi. Ancak şike konusunda mecliste yeni bir kanun çıkarıldığında zaman gazetesinin önemli yazarları kendilerini ele verdiler. “Eskiden iyi bir başbakanımız vardı diyeceğiz” ve “Küçük rica yüzünden büyük ricayı kırdın” diyerek Erdoğan’la yollarının ayrıldığını açıkça deklare ettiler. Bir cemaatin şike kanunu ile bu kadar ne ilgisi olabilirdi? Çıldırmaları, ileride kullanabilecekleri bir büyük camiayı (Fenerbahçe taraftarları) ele geçirememekten mi kaynaklanıyordu? Şurası muhakkak ki artık yollar ayrılmıştı.
Nitekim Başbakan, 2012 yılı Türkçe Olimpiyatlarında F.G’yi ülkeye davet ettiğinde paralelci yazarlar neredeyse kudurmuşlardı. Bu davet hiç hoşlarına gitmemişti. F.G. bu davete karşılık Türkiye’yi emin ve güvenilir olmayan bir ülke olarak lanse etti. Emin ve güvenilir ülke hangisiydi(!). Ayrıca, “bir kısım kazanımların hafazanallah kaybedilmemesi için yüzde bir ihtimalle oraya gitmeniz bu hususlara zarar verecekse gitmem” diyordu. Türkiye’ye gelmekle hangi kazanımlarını kaybedecekti acaba?
Öte yandan bu büyük ihanet çetesi, ele geçirdiği kadrolar, bulunduğu konum ve arkasında duran gücün kuvvetinden emin olarak, bütün milletin gözü önünde inkar edilemez operasyonlarını başlattı. Gezi olayları 17 ve 25 Aralık darbeleri. Paralel örgüt bütün bu ihanet girişimlerini yürütüyor fakat yazılı, görüntülü ve sosyal medya yandaşlarıyla hadiseleri sulandırmayı da başarıyordu.
Cumhurbaşkanı da artık kartını sonuna kadar açmıştı. “Bu bir ihanet çetesiydi”. “Paralel devlet girişimiydi” ve “bunlar terörist olup haşhaşiler” idiler.
Türkiye neler olup bittiğini önceleri pek anlamadı. Ancak belki de ilk kez sorgulamaya başlamıştı. Bir tarafta 34 yıldır desteklemekte oldukları bir cemaat bir tarafta 12 yıldır samimiyetinden emin oldukları bir lider. Liderin 12 yıldır yaptıkları meydanda idi. Taraftarları milletti. Fakat cemaat kimin yanındaydı. Belli değildi. Bütün millet ve devlet düşmanları yabancı güçler bu şer örgütün destekçisi idi. Bu durum yavaş yavaş milletin gözünü açmaya yetti.
Aslında Cumhurbaşkanı da yavaş yavaş onları gadaba sürükleyecek ve içindekileri boşalttıracak hamleleri yapmaktaydı. Zira insan kızdığı zaman içinde bulunan kötü duyguları açığa vururmuş.
Nitekim F.G’nin beddua seansı temiz inançlı milleti bu gruptan tamamen soğutacaktı. Zira yıllardır bir kez olsun Orta Doğu’da kan döken zalimleri kınamayanlar, Hristiyan’a, Yahudi’ye, Zerdüşt’e hoşgörü duyanlar sıra Müslümana gelince müthiş bir kin kusmaya başlamıştı. Evlerine ocaklarına ateş salıyordu.
Buna rağmen mankurtlaştırılmış beyinler maalesef yine uyanamadı.
Son yirmi yıldır her vesile ile söylediğim bir cümle vardı benim. Yirmi yıl sonra bu memlekette yerden mantar biter gibi Hristiyan biterse şaşırmayınız. Bu sözümün üzerinden 16 sene geçmiş dört senesi kalmıştı. 2013 yılında Paralel Devlet Yapılanması (PDY)’na karşı böyle bir savaş açılmamış olsa muhtemelen hadise kendiliğinden gelişecek Türkiye’de sokaklar boyunlarında haçlarla dolaşan gençlerle dolacaktı. Millet ise sokaktaki Türk Hristiyanları gördükçe ve yavruları oraya kaydıkça her gün ölecekti.
Son üç yıldır bu sözümü destekleyecek doneler de ortaya çıkmıştı. Nitekim artık şöyle söylüyordum.
“Altı sene önce bunların bağlılarına, sizler ileride ev ev gezip HDP’ye oy toplayacaksınız desem beni ne yaparlardı, diye sorduğumda Linç ederlerdi diyenlere buyurun işte durum son üç seneyi değerlendirin”.
Netice de bu ülke için II. Abdülhamid darbesi gibi bir darbeyi, sağduyulu bu millete en ağır hezimeti yaşatmayı ve bir anlamda ülkeyi işgal ettirmeyi planladılar. Bu ülke için düşünülen plandan belki darbecilerin yüzde sekseni bile haberdar değildi. Onlar samimi bir ihtilal yaptıklarını zannediyorlardı. Aynen II. Abdülhamid Han gittikten sonra başını taşa vuranlar ve dövünenler gibi olacaklardı.
Allah korusun başarılı olsalar bu defa millet de devlet de kalmayacaktı. Zira bu yeni bir yüz yılın darbesiydi. Türk milleti için yok oluşun darbesiydi. Her şey müthiş planlanmıştı. Senaryo diyenler hiç şüpheniz olmasın ya onların adamlarıdır. Ya da her devirde olduğu gibi safdil ve ahmak kimselerdir. Bunlar darbe olunca hataları sıralarlar, olmayınca da, senaryo diyerek basitleştirmeye kalkarlar. Sanki her darbenin mutlak başarılı olması gerekiyormuş gibi. Osmanlıda gerçekleşen darbeleri biliriz. Peki ya gerçekleşmeyenler! Neden ve nasıl önlendiler acaba?
Osmanlıda Sancağı şerifin meydana çıkarıldığı hangi darbe başarılı oldu bir araştırınız. Sancağı şerifin meydana çıkarılması milletin meydana davet edilmesiydi. Milletin meydana çıktığı hiçbir darbe sonuca ulaşmadı. Darbeciler hepsinde ya sindirildi veya idam olundu.
Gezi olayları sırasında “halkın yüzde ellisini zor tutuyorum” diyen Cumhurbaşkanı aslında millete “hazır ol” mesajını vermişti. Millet son üç yıldır teyakkuzda idi. Ancak darbelerden yıllardır çeken Türk halkı yüzde elli iki değil neredeyse yüzde doksan elbirliği gönül birliği ederek darbeye dur diyecekti.
Bu durum Türk milletine yeniden hayatiyet vermiştir. Batının köleliğinden kurtaracak bir darbedir. İyi değerlendirilmesi bataklığın tam kurutulması gerekir.
Evet plan kusursuzdu. 36 yıldır yapılan çalışmaların sonuna gelinmişti. İslam dünyasına sadece Türkiye’yi değil tüm dünya Müslümanlarını güdecek kukla bir halifenin gelmesi yakındı. Dünya beşten büyük diyen adamın dili kesilecekti.
Bir şeyi hesaplamıyorlardı.
O adam Allah’a ve milletine güveniyordu. Gücünü ve kudretini oradan aldığını her fırsatta ilan ediyordu.
“İnsanlara güveneni Cenabı Hak insanlara bırakır. Kendine güvenenleri yanına alır”.
Bir kişi ki yardımcısı Allah ola
Var kıyas eyle ki ol ne şah ola!
Evet Pensilvanya’ya Amerika’ya CIA’ya ve daha nicelerine güvenenleri Cenabı Hak onlara bıraktı. Kendine güveneni yanına aldı. Beklenmeyen basit gelişmeler yaşandı. Samuel Eto’o’nun adını taşıyan vakfın 10’uncu yıl kutlaması kapsamında Messi, Neymar, Suarez, Maradona, Hazard, Iniesta, Drogba ve Arda Turan’dan oluşacak dünya karması ile Türkiye karması, 16 Temmuz’da Antalya Arena’da maç yapacaktı. Cumhurbaşkanı 15 Temmuz gecesi galaya neden gelmedi? Orada da özel darbe birliği var mıydı? Birtakım başka basit sebepler darbeci ihanet şebekesini erken harekete geçirtti. Cumhurbaşkanı kendi ifadesiyle de kılpayı kurtuldu. Cenabı Hak Erdoğan’a, milleti meydanlara davet etme imkanını verdi. Onun daveti Osmanlıda sancak-ı şerifin meydana çıkarılması gibi oldu.
Millet, hizmet diyenlerin 36 yıldır kulluğu kime yaptıklarını, bunlara verdiği paraların kendi göğsüne kurşun olarak geri döndüğünü, İslam’a, bayrağa, ezana, vatana, millete ihaneti en acı bir biçimde yaşadı. Meclis binası dahil devletinin kalbi konumundaki müesseselerin bombaladığını dehşet dolu gözlerle izledi. Gölbaşı’nda Özel Harekat Daire Başkanlığındaki kahraman vatan evlatlarına acımasızca bomba yağdırıldığına yaşlı gözlerle inanamadan şahitlik etti. Gözyaşları kana döndü. Bütün bunlar, yıllardır dost bildikleri hain adamlar tarafından gerçekleştiriliyordu.
Fakat o necip millet de, bu ihanete kayıtsız kalmadı. Liderinin daveti üzerine sadece bayrağını kaparak dilinde Allah nidaları ile meydanlara sokaklara döküldü. Göğsünü topa, tanka, kurşuna siper ederek bir anlamda 36 yılın diyetini ödedi.
Milletin bu darbesi, kuklaları yok ettiği gibi yüz yıldır kukla oynatıcıları da açığa çıkardı. Bu itibarla devletimiz yeniden güçlü günlere yelken açabilecektir. Bu sebeple milletimizin istikameti, birlik ve dirliği için önemli adımlar atılmalı; maşa, kukla ve hain üreten bataklıklar kurutulmalıdır.
Bu da en mühim olarak eğitimden geçmektedir. Bu milletin varlığı iki şeye bağlıdır. Millilik ve doğru İslamiyet. Yani Müslüman milletimize İslamiyet’in doğru öğretilmesi. Zira bin seneden beri Müslüman milletimize ve devletimize Ehl-i sünnet itikadı denilen inanış sahiplerinden asla bir ihanet ve ayaklanma sadır olmamıştır. Doğru yoldan çıkınca artık millilikte bozulmakta vatanını milletini bayrağını rahatça satabilmektedir. Son olay bunun en açık göstergesi olmuştur.
Zira kökü dışarda mezhepsiz, radikal (Abduh, Afgani benzeri kişiler) ve ılımlı İslam(F.G. ve avanesi) denilen bozguncu tipler her zaman kullanılmaya açık olmuşlardır.
Oysa örnek şahsiyetlerimiz Ahmed YeseviMevlanaYunus EmreAkşemseddin,Somuncu BabaHacı Bayram-ı VeliAziz Mahmud Hüdayi gibi mutasavvıflarımızAlparslanÇağrı BeyBilge KağanFatih Sultan MehmedYavuz Sultan SelimKanuni,II. Abdülhamid Han gibi hakanlarımızı gençlerimize öğretmek eminim onları bu vatanın, bayrağın, ezanın, milletin, dinin gerçek sevdalısı kılacaktır.    
Bu itibarla devletimiz, milliliğe büyük önem vermeli ikincisi de 1100 yıllık mensubu bulunduğumuz dinimizin gençlerimize en iyi şekilde öğretilebilmesi için gereken adımları atmalıdır. Yeni din, yeni yorum diyenler her zaman bozguncular olmuştur. Bunlar Yunus Emre’nin;
Peygamber yerine geçen hocalar
Bu halkın başına zahmetli oldu
Özdeyişine uygun olarak halka ve millete hep zahmet vermişlerdir
Rahmetli Erol Güngör 1978’de:
 “ABD, SSCB’ye karşı şimdilik İslam dünyasını kullanıyor. (Müslümanlardan tarafmış gibi davranıyor.) Eğer SSCB biterse, o zaman dünya tek bloklu olur ve ABD’nin tek düşmanı İslam olur” diyordu.
Tarih şuurunun ne kadar önemli olduğunu ünlü mütefekkirimizin bu ifadeleri yansıtmıyor mu? Gençlerimize tarih şuurunu ve model tarihi şahsiyetlerini de en doğru bir şekilde öğretmek devletimizin vazifesi olmalıdır.
Cenabı Hak ülkemizi ve milletimizi bir büyük, belki tarihin en büyük fitne ve belasından ve peşinden gelecek yabancı tasallutundan, işgalinden muhafaza eyledi.
Millete de ders çıkarmayı, ibret almayı, birlik ve beraberliğini muhafaza etmeyi nasip eylesin.


4 Ocak 2015 Pazar

Abduh ve Reşid Rıza'dan Efganî'ye Mektublar

Abduh'un Efgani'ye gönderdiği 5 Cemazilevvel 1300 (15 Mart 1883) tarihli mektubdan:

"Azametli Mevlâm, Allah'ın kendini hıfzettiği ve onun maksadında ikinci kıldığı [zât], keşke size ne yazacağımı bileydim. Siz nefsimizde olan ve nefsinizde olanların [cümlesine] âlimsiniz. Bizi ellerinle yoğurdun, [sana'tenâ] kâmil bir suret üzere giydirdin [şekil verdin, techiz ettin] ve bizi en güzel bir şekilde yaratdın [inşâina fî hüsn-i takvîm]... Ve öyle kanaat hasıl oldu ki kudretim kudretinle (kudretin sayesinde) gayrımahdutdur, [kudretî bikudretike gayrımahdûdet] ve müktesebâtım nihayetsizdir... [Şeyhinin üç ruhundan bahsederken, üçüncüsüne geliyor]... Ve fotoğraf resminiz ki yeri, kıble-i sâlatımızdır [fî kıbletisSalâti]..."

Kaynak: Dr. Muhammed Reşad, Cemâleddin Efganî'nin Gerçek Yüzü, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1997, s. 40.

Reşid Rıza'nın 1310'da (m. 1892) Efganî'ye gönderdiği ve "Tarih..."ine de aldığı kendi mektubundan bir pasaj:

"O'nu gönderdiği için Allah'a hamd olsun. Efendimiz Muhammed'e, Âline, Efendime, mutlak efendi... İrfan ağacının, iyilikler ve lutf Cennetinin Efendisi, her alınan nefeste ecri bulunan büyük imam, tek akıl... Kendisinde en mükemmel bir biçimde güzellik sırrı tecelli edene...Salatü selam olsun" (Reşid Rıza, Tarihül Üstaz..., 1. c, 85. sh.)

Kaynak: Dr. Muhammed Reşad, a.g.e., s. 41.

Bunu nakleden Dr. Reşad şöyle hayret ediyor: "İşin garib tarafı bu ifadelerin sahibi, olur olmaz şeye şirk yaftası vuran "Selefiyye"den geçinir..."

Murat Yazıcı

23 Aralık 2014 Salı

Sapık iftiralar.org Sitesinden Kendi Kalesine Gol

Fethullah Gülen taraftarlarının hazırladığı anlaşılan "iftiralar.org" diye bir site gördüm. Siteye biraz göz gezdirdim ve gördüm ki, birçok mezhebsizi, reformcuyu, sapık şahısları övüyorlar ve müdafaa ediyorlar.

Şimdi bakın bu "iftiralar.org" sitesinde ne yazıyor (bu yazı 23/12/2014 tarihi itibariyle hâlâ orada duruyordu):

"Soru: ... hoca, Abduh ve Reşid Rıza´nın mason ve ehli sünnet düşmanı olduğunu söylüyor. Ancak Hayrettin Karaman hoca bu isimlerin mason olmadığını,hatta masonluk aleyhinde yazılar yazdıklarını söylüyor. Asıl gerçek hangisidir? Cevap: Değerli kardeşimiz; Hayrettin Karaman güvenilir ve sözüne itibar edilir bir hocadır."














Hemen şunu not edelim: Efgani ve Abduh masondur; ancak elimizdeki kaynaklara göre R. Rıza mason olmamıştır. Bu kişiler hakkında bilgi için blogumda "Masonluk" ve "Reformcular" etiketli yazılara bakabilirsiniz. H. Karaman'ın da nasıl bir şahıs olduğu hakkında bilgi için lütfen şu yazılara göz gezdiriniz:


Şimdi bu Haşhaşîler madem H. Karaman'ı "güvenilir ve sözüne itibar edilir" olarak görüyorlar, Karaman'ın onlar hakkında yazdıklarını burada vermek münasip düşecek:


"Diyelim ki bir partiye mensup bazı yetkili şahısların yolsuzluk yaptıklarına muttali oldunuz; eğer maksadınız “yolsuzluklara karşı mücadele” ise takip etmeniz gereken yol şu değil midir: Önce ithamın sağlam delillere dayanıp dayanmadığı kontrol edilir. Sağlam delillere dayanıyorsa amirlerine duyurulur. Amirler bir şey yapmazlarsa vakit kaybetmeden -ki, vakit kaybetmek mağdurun veya devletin zarar görmesi demektir- yolsuzluk, ilgili yargı mercilerine delilleriyle iletilir. Bütün bunları yapmak yerine içeri sokulmuş casuslar kanalıyla elde edilen, doğrusu ile yalanı ve yanlışı birbirine karıştırılmış bilgilerden dosyalar oluşturmak, bu dosyaları bekletmek, iktidardan umulan menfaat elde edilemeyince bu dosyaları şantaj aracı olarak kullanmak ve usule aykırı olarak yargıya taşımaya, medyaya vermeye, sahte algı oluşturmaya çalışmak nedir? Ahlaksızlıktır, günahtır, rezilliktir." (H. Karaman, 11/12/2014, Yeni Şafak)

Görülüyor ki, haşhaşîlerin yaptıkları hakkında H. Karaman "ahlâksızlık, günah, rezillik" diyor ki, doğrudur. Neticede, bozuk bir saat bile günde iki kere doğru vakti gösterir.

Murat Yazıcı

21 Aralık 2014 Pazar

Sandalyede Namaz Olmaz

Camileri yavaş yavaş kiliseye benzetiyorlar. Bu açık ve çirkin bir bid'attir. Diyanet bu çirkinliğe mani olmalıdır.














Camilere sandalye, sıra konulması İslâm düşmanlarının arzu ettiği bir şeydir. Tek Parti diktası zamanında bu yönde çalışmalar yapıldığını şurada belgelemiştim:

http://tarihihakikatlar.blogspot.com.tr/2014/12/turkiyede-dinde-reform-tesebbusleri.html

Önemine binaen, bir sayfasını burada da verelim:














Camilere sandalye sokanlar ve Türkçe hutbe okunmasına razı olanlar, kimlerin peşinde olduklarını iyi düşünmelidir. Lütfen şu yazıya da bakınız:

http://muratyazici.blogspot.com.tr/2009/11/ilk-turkce-hutbe.html

Murat Yazıcı

17 Aralık 2014 Çarşamba

Abdülaziz Bayındır'dan Zırvalar-2

Fazla yorum yapmadan iki video paylaşacağım.

video


Şimdi kısa bir yorum ekleyelim:

Bu adam gerçekten câhildir. Lise seviyesinde dahi fizik bilmemektedir. Işık, optik, atmosfer, madde... bu mefhumlar bu adamda yoktur. Bir de kendi cehâletini ve zekâsızlığını Kur'an-ı kerime atfediyor. Bu gibi tipler Kur'an-ı kerimi yanlış ve câhilce yorumladığı için, fen bilgilerini iyi bilen gençlerin dinsiz olmasına sebep olurlar.

Bu kişinin bazı hezeyanlarını daha evvel ele almıştık:

http://muratyazici.blogspot.com.tr/2010/09/abdulaziz-bayndrdan-zrvalar.html

Murat Yazıcı

3 Aralık 2014 Çarşamba

Allahü teâlâya Yön İsnad Edenler Kâfirdir

Molla Aliyyülkârî Mirkat el-Mefatih'de (1994 baskısı, 3:300) der ki:

"Halefin [sonradan gelen âlimlerin] yanı sıra, onlardan [Seleften] bir grup âlimin tamamı dediler ki: Allahü teâlânın belli bir fizikî yönde olduğuna inanan kâfirdir. Bunu açıkça ifade eden Hâfız el-Irâkî, İmam Ebû Hanife'nin, İmam Mâlik'in, İmam el-Şâfiî'nin, İmam el-Eşarî'nin ve el-Bakıllânî'nin sözünün [duruşunun] bu olduğunu söylemiştir."




 

21 Kasım 2014 Cuma

M. Salih Ekinci'nin Bazı Zındıkları Övmesine Cevap

"M. Salih Ekinci Hocaefendi" diye bahsedilen bir şahsın bir sohbetini okudum. Mezkur sohbette birçok arıza ve hata varsa da, iki meşhur reformcu hakkında söyledikleri gerçekten hayret vericidir. Demiş ki:

"[Muhammed Abduh, Reşit Rıza:] Bunlar büyük âlimler, büyük muhakkikler, İslam'a büyük hizmet veren insanlardandır. Bazı hataları olmuştur. Avrupa'ya karşı hayranlık ve onun bilimine boyun eğme gibi. Bundan dolayı birçok önemli meselelerde yanılmışlardır. Ama yanıldıkları bu meselelerdeki hataları kısa bir zaman sonra âlimler beyan etmişler, cevaplarını vermişlerdir. Fakat İslami uyanışta bu insanların büyük rolleri vardır. Hatalarının önü kapatılmıştır. Gayretlerinin eseri ise şimdi hâlâ devam ediyor. Şimdi hâlâ devam ediyor, kıyamete kadar devam edecektir. Bu insanlar başka bir şeyle itham ediliyorlar; Masonluk. Bu zatların, evet masonların cemiyetine kaydoldukları sabittir. Ama o zamanlar masonluğun neden ibaret olduğu, gayesinin neden ibaret olduğu bilinmiyor. Kendileri de bilmiyordu. Masonların o zamanki sloganları şöyleydi; "masonların gayesi insanlığa hizmettir." İnsanlar da o zaman bunları böyle algılamışlar. O vakit masonluğun hakikati belli değildi. Kimse bilmezdi, gizli idi, hafi idi. Onlar da "madem bu cemiyetin gayesi insanlığa hizmettir. O zaman müslümanlar ve İslam âlimleri bu işte önder olmaları gerekir" düşüncesi ile bu işe girmişlerdi. Ama masonluğun neden ibaret olduğunu gördüklerinde, hemen ayrılmışlardır. Evet, bu cemiyete katılmışlar, ama mason değillerdir. [Soru:] -Reşid Rıza'nın Menar Tefsiri nasıl? -Güzel tefsirlerden biridir."

Kaynak: M.SALİH EKİNCİ HOCAEFENDİ İLE HALEF VE SELEF ULEMAMIZ ÜZERİNE–2 başlıklı sohbet.

Salih Ekinci'den iktibas burada bitti.

Eğer sohbet sırasında bir yanlış anlama yüzünden isimleri karıştırmadıysa, M. Salih Ekinci'nin bu konu hakkında oldukça bilgisiz olduğu neticesi ortaya çıkıyor: Abduh ve R. Rıza'nın mason olduklarını söylemiş. Tarihçilere ve konunun uzmanlarına göre, Efgani ve Abduh masondur; ancak Reşid Rıza'nın mason olduğuna dair bir bilgi mevcut değildir. Hatta R. Rıza, üstadlarının mason olduğunu itiraf etmiştir. Reşid Rıza'nın kullandığı başlık şudur:

"Üstazımız ve İmamımızın Masonluğa Girişi" (el-Üstaz'ül-İmam, R. Rıza ve Menar Dergisi II./401. sayı. Bkz. Hasib es–Samarrai'nin doktora tezi)

Salih Ekinci diyor ki: "Ama o zamanlar masonluğun neden ibaret olduğu, gayesinin neden ibaret olduğu bilinmiyor. Kendileri de bilmiyordu."

Halbuki, konunun uzmanlarından Dr. Muhammed Reşad şöyle yazıyor:

"Efganî'nin devrinde Masonluk pek a'lâ biliniyordu. O devirde Masonluğun reddi hakkında kaleme alınmış risâleler, devlet ricâlinin ve ulemânın beyânları buna delildir. Bu hususdaki sayısız vesika ortada iken bu iddianın nasıl ortaya atılabildiğine hayret etmek lazım. Binaenaleyh, Efganî'nin bilmeden Mason olması bahis mevzuu olamaz." (Cemâleddin Efganî'nin Gerçek Yüzü, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1997; s. 20)

Yine Salih Ekinci diyor ki: "Ama masonluğun neden ibaret olduğunu gördüklerinde, hemen ayrılmışlardır. Evet, bu cemiyete katılmışlar, ama mason değillerdir."

Doğrusunu yine Dr. Muhammed Reşad'dan nakledelim:

"Efganî bir locaya değil, pek çok localara mensubdur. Bir locadan kovulduğu veya istifa ettiğine dair rivayet, bu itibarla onu tezkiye etmeğe kâfi değildir. Hatta, Efganî'nin istifa ettiğine dair Abduh ve Reşid Rıza'nın beyanları, bilâhere Reislik  yapdığı "Grand Orient" locasına ait vesâik nazara alınınca aleyhinde delil hükmüne geçer." (a.g.e. s. 21)

Aynı hususa, "Türkiyeli Masonlar Efganî "Kardeş"e Sahip Çıktı" başlıklı makalesinde Yusuf Hanif de temas etmektedir (bkz. Ehl-i Sünneti Müdafaa ve Bid'atleri Tenkid, Bedir Yayınevi, s.459-460.) İlgili sayfayı burada tekrar verelim (bkz. 3 numaralı dipnot):


Şimdi, Reşid Rıza hakkında Ezher'de doktora yapmış olan Dr. Hasib es-Samarrai'nin tezinden birkaç satır okuyalım:

"Ulemanın tefsirdeki tavır ve tutumuna ters düşen Menar tefsiri de, rey ile tefsir olup [rey ve akla dayalı tefsiri, nakil ve esere dayalı tefsire tercih ettiği için] merduddur... Reşid Rıza bu tefsirine ne dercetti ise, ilhamını üstadı Abduh'tan almıştır... Abduh indi yorum ve tefsir yapmakta ve melekleri tabiat kuvveti, şeytanı yeryüzüne yayılmış şer kuvvetler, cinleri ise zararlı mikroplardır diye ifade eder. Reşid Rıza da üstadının bu görüşünü naklettikten sonra, bu görüşü benimsemeyi reddeden bir dini nass'ın olmadığını kaydeder (Menar Tefsiri: I/268). Bu te'vil tarzı ve aklı zorlıyarak satırların altından manalar aramalar ve ille de her şeyi müsbet ilim denilen deneylere bağlayıp, maddeci zihniyetle izah, müsteşrik tabiatıdır. Ona danışırlarsa, gayri müslimleri yani maddecileri bu te'villerle İslama ısındıracağını iddia eder! ... (Menar Tefsiri, I/274) Bu metod ve tavır maddeci Batı'nın, Reşid Rıza ve ıslahatçı ekolüne aşılayıp kabul ettirdikleri duyumsal metoddur ki, vahyi bir yana itmekten ibarettir. ..." (Dr. Hasib es-Samarrai, Mezhepsizler, Türkçesi: Ali Nar ve Sami Özbay, Bilge Yayınları, İstanbul, 1981, s.63-64)

Guraba Dergisi'ndeki bir makalede deniyor ki:

"İçlerindeki âyet ve hadîsler ile hakîkî âlimlere âid sözler çıkarılırsa, günümüzdeki piyasa yapan her türlü inhirâfların, onları yumurtlayan zındıklıkların ve pisliklerinin kaynağının, galerisinin Menâr Tefsîri ile Menâr mecmûaları olduğu görülecektir. İslâm’da bilinen manasıyla Cin ve Şeytanların olup olmadığı, Îsâ aleyhisselâm’ın nüzûlünün olup olmayacağı, İslâm’ın ve Kur’ân’ın geçmiş Şerîatları ve Tevrât ile İncîl’i nesh edip etmediği, Sünnet’in Şer’î bir hüccet olmadığı (Mason biraderlerin idâresinde çıkan Menar Mecmuâsındaki Doktor Sıdkı kâfirinin makalesi), İslâm Mezheblerinin bir yana fırlatıldığı, Müctehid imâmların birer köylü Mehmed ağa derekesine düşürüldüğü ve daha niceleri…" (bkz. 9. sayı, "Karaman Batıllarında Neden Hala Israr Ediyor")

İşte Salih Ekinci bu tefsir hakkında "güzel tefsirlerden biridir" diyor!

Bahis konusu Reşid Rıza'nın nasıl birisi olduğunun biraz daha anlaşılması için, bir bilgi daha nakledelim. Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara diyor ki:

"[Bir Suudi Devlet kurumu olan] İdare'nin sorumluluğundaki diğer bir görev olan kitap basım işinin başlangıcı da 1920'li yıllara dayanmaktadır. Basımlarının büyük bölümünü, İbni Suud'un maddi desteğiyle Muhammed Reşid Rıza üstlenmiştir. Bu kitaplar Kahire'deki ona ait Menar Matbaası'nda basıldı. 1927'de İbn Abdülvehhab'ın Tevhid ve Keşfü'ş-Şubuhat gibi risaleleri bastırılarak dini ilimler tahsil eden öğrencilere parasız olarak dağıtıldı." (İhvan'dan Cüheyman'a Suudi Arabistan ve Vehhabîlik, Rağbet Yayınları, İstanbul, 2004; s. 144.)

Bu şahıs hakkında "İslâm'a büyük hizmet vermiş büyük muhakkik âlim" demek gerçekten büyük sorumsuzlukdur.

Sonra Salih Ekinci diyor ki: "Fakat İslami uyanışta bu insanların büyük rolleri vardır. Hatalarının önü kapatılmıştır. Gayretlerinin eseri ise şimdi hâlâ devam ediyor. Şimdi hâlâ devam ediyor, kıyamete kadar devam edecektir."

Ekinci'nin "hatalarının önü kapatılmıştır" şeklindeki sözünün de yanlış olduğunu ispat eden çok sayıda hakikat karşımızda durmaktadır. Efganî, Abduh ve Reşid Rıza üçlüsünün zararlı tesirlerinin bugün dahi artarak devam ettiği iyi bilinen bir husustur. Bu husus hakkında detaylı bilgi sahibi olmak isteyenlerin, Dr. Muhammed Reşad'ın "Cemâleddin Efganî'nin Gerçek Yüzü" isimli kitabdaki makalesini okumalarını önemle tavsiye ediyorum. Misal olarak birkaç pasaj aktaralım:

"İsâ aleyhisselâmın hayatdâr olarak göğe çekilmesi mucizesiyle alâkadar olmak üzere M. Abduh-Reşid Rıza taifesinin inkârına Seyyid Kutub'un da tarafdar çıkması pek hazindir." (s. 14, dipnot: 3)

"[Efganî'nin etkisi altında kalanlara misâl olarak,] Türkiyeli muharrirler arasında başta Hayreddin Karaman olmak üzere Yaşar Nuri Öztürk, ilahiyyatlı güruhundan çokları, Mustafa İslamoğlu, Yaşar Kaplan gibi zevât sayılabilir." (s. 15)

"Hâl-i hazırda, mezhebsiz kimselerin te'lif ve tercemelerinin Müslümanların efkâr-ı umûmiyyesini neredeyse işgal etdigi, pek hâzin bir vakıâdır ve mutlak sûretde Ehl-i sünnet mensublarının bu sapık cereyâna karşı gayrete gelmesi lâzımdır." (s.16)

Mehmed Şevket Eygi Bey şunları yazıyor:

"Reformcular Cemaleddin Afganî'yi de büyük bir İslam önderi ve rehberi olarak gösterirler ve Ehl-i Tevhid'in kurtuluş ve selametini bu zatın eteğine yapışmakta görürler. ...Bugün İslam aleminde görülen, Kitabullah'ın ve Resûl Sünnetinin ruhuna muhalif nice olumsuz iş ve davranışta Afganî'nin tuzu biberi vardır. Afganî'ci reformcular, onun talebesi ve halefi Muhammed Abduh'u da göklere çıkarttılar. Abduh da mason ve reformcudur. Onun talebesi Menarcı Reşid Rıza da bozuk fikirli ve yanlış görüşlü bir kimsedir. Afganî, Abduh ve Reşid Rıza üç bacaklı bir şer sacayağıdır. Bin dört yüz yıl boyunca İslam dünyasından nice Ehl-i Sünnet müctehidleri, büyük fakihler, velîler, kâmil mürşidler, âmil ve râsih âlimler, imamlar, rehberler çıkmıştır. Müslümanların bu nurlu kafileyi bırakıp da Afganî ve tilmizleri gibi birkaç sarıklı masonun peşine düşmesini isteyenlerde akıl mı yoktur, yoksa hüsnüniyet mi?" (İnkişaf Dergisi, No: 2)

Not: Bu makaleye ilaveler yapmaya niyetliyim.

Murat Yazıcı

1 Kasım 2014 Cumartesi

Ebubekir Sifil'in Müzik Hakkındaki Yazıları Yanıltıcıdır

Ebubekir Sifil Hoca seneler önce Millî Gazete'de müzik hakkında birkaç makale yazmıştı (26-27-28 Kasım 2005). Bu yazılarında ciddî bazı hatalar gözüme çarptı. Bahis konusu hataların hepsini tek tek ele almak uzun süreceği için, burada sadece birkaç meseleye temas edeceğim.

Sifil Hoca makalelerinden birinde şöyle demektedir:

“Merhum Ahmed Davudoğlu hoca, müzik dinlemenin dört mezhebe göre hükmünü Sahîhu Müslim'e yazdığı şerhte[1] oldukça güzel bir şekilde özetlemiştir. Buna göre mezheplerin konu hakkındaki hükümleri şöyledir: Hanefîler'e göre: Haram olan teganni, sağ olan muayyen bir kadını tavsif, içkiyi ve meyhaneleri meth, müslümanı hiciv gibi gayri meşru hususları anlatan şiirleri yanık sesle okumaktır… Şafiiler'e göre: İmam eş-Şâfi'î'nin şarkı okumayı kerih (çirkin) gördüğü nakledilmişse de, İmam el-Gazzâlî bu rivayeti batıla benzetmiş, söz konusu hükümle, sadece müziğin yasak olan kısmını kasdettiğini söylemiştir. Mâlikîler'e göre: İmam el-Gazzâlî'nin naklettiğine göre İmam eş-Şâfi'î, "Ben Hicaz ulemasından, şarkı söylemeyi kerih gören kimse bilmiyorum" demiştir. Özellikle nikâhı ilan etmek için kullanılan def, davul, kaval, zurna gibi müzik aletleri, lehviyyat (günaha kaçan eğlence) sınırına vardırmamak şartıyla kullanılabilir. Hanbelîler'e göre: Ud, keman, davul, zurna gibi şeyler haramdır. B:u aletlerden birinin bulunduğu bir düğüne davet edilen kimsenin, bu davete icabet etmesi mübah değildir. Konu hakkında daha detaylı bilgi edinmek isteyenler, İmam el-Gazzâlî'nin İhyâ'sı[2] ile es-Sühreverdî'nin Avârif'ine[3] bakabilirler……[1] Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, V, 33 vd. [2] İhyâu Ulûmi'd-Dîn, II, 266 vd. [3] Avârifu'l-Ma'ârif, 173 vd.; Krş. Dr. Dilaver Selvi çevirisi, 219 vd.” (Millî Gazete, 27 Kasım 2005)

Bu fakir, İmam-ı Gazâlî’nin (rahmetullahi teâlâ aleyh) kitaplarını tedkik ettim. İmam-ı Gazâlî’nin verdiği bilgiler Sn. Sifil’in sözlerine uymamaktadır. Mesela,

“Şafii Adabü’l-Kaza adli kitabında şöyle der: (Teganni batıla benzeyen mekruh bir oyundur. Buna fazla devam eden ahmaktır ve şehadeti merduttur.)” (İhya, c.2, s.677)

“İmam Şafiiye gelince: Aslında onun mezhebinde teganni haram değildir. Zira İmam Şafii Adabü’l-Kaza Mine’l-Ümm adlı kitabında tasrih etmiştir ve, teganniyi geçim sanatı yapan kimsenin şehadeti kabul değildir demiştir. Zira her ne kadar açık bir haram değilse de, batıla benzeyen mekruh bir oyundur. Onu meslek edinen mürüvvetsiz ve sefih kimsedir.” (İhya, c.2, s.704)

Benzer bir ifade İmam-ı Gazâlî’nin başka bir eserinde de mevcut:

“İmam Şafii Adabü’l-Kaza adli kitabında şöyle der: (Şarkı söylemek batıla benzeyen mekruh bir eğlencedir. Onunla çok meşgul olan sefihtir. Şahitliği kabul edilmez.)” (Mükaşefetü´l Kulub/İlahi Nizam, Uyanış Yayınevi, s.656)

Aynı kitabın başka bir tercümesinde de şu ifade var:

“İmâm-i Şafii «Adâb-Ül Kaza» adlı eserinde «Şarkı söylemek bâtıla yakın, mekruh bir eğlencedir. Onun ile çok meşgul olan, şahidliği kabul edilmez bir sefihdir» buyurur.” (Kalplerin Keşfi, Bedir Yayınevi)

E. Sifil'in atıfta bulunduğu ve okuyucularına tavsiye ettiği Avârifü’l-Mearif tercümesinde de böyle yazıyor:

“İmam Şafii’nin (rah) Kitabu’l-Kada’da şöyle dediği nakledilmiştir: (Şarkı; batıla benzeyen mekruh bir eğlencedir. Kim teganniyi çoğaltırsa, o, sefih bir insandır; şehadeti kabul edilmez.)” (Avârifü’l-Mearif, tercüme eden: Dr. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınevi, 2005; s.239)

Görüldüğü gibi İmam-ı Gazâlî, İmam-ı Şafi’î’den gelen rivayeti batıla benzetmiş değildir! E. Sifil’in okuyucularına referans olarak gösterdiği iki eserin (İhya ve Avârif) konuyla ilgili kısımlarını tamamen okumadığı gerçeği açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. 

Bu yazımı okuyanlar şöyle düşünebilir: Burada bahis konusu olan İmam-ı Şafi’î’den gelen rivayet nihayet iki cümledir ve E. Sifil bunları hızlı okuyup gözünden kaçırmış veya okuyup da unutmuş olabilir. Halbuki, İmam-ı Şafi’î’den gelen rivayet İhya’da en az iki yerde tekrar ediliyor (c.2, s.677 ve s.704). Üstelik, İmam-ı Gazâlî bu rivayet hakkında neredeyse iki sayfa açıklama yapıyor! (Bkz. İhya, c.2, s.704’ün üstünden başlayıp, s.705’in ortasına kadar.) E. Sifil, İhya’daki sema bahsini tamamen okumuş olsaydı, sayfa 704-705’de yazılanları mutlaka görürdü. Üstelik aynı lafız tavsiye ettiği diğer kaynakta, yani Avârif’de de mevcuttur.

Bir misal daha verelim. E. Sifil Hoca diyor ki:

”Mâlikîler'e göre: İmam el-Gazzâlî'nin naklettiğine göre İmam eş-Şâfi'î, "Ben Hicaz ulemasından, şarkı söylemeyi kerih gören kimse bilmiyorum" demiştir.”

E. Sifil'in naklettiği bu bilgi de İmam-ı Gazâlî hazretlerinin yazısına uymamaktadır. İhya’da Sema bahsinin hemen başında şu cümleyi görüyoruz:

“İmam Malik türkü ve şarkılardan nehyeder ve (Bir kimse bir cariye satın aldıktan sonra, şarkıcı olduğunu anlarsa, onu iade etmeye hakkı vardır.). İbrahim b. Sa’ddan başka bütün Medinelilerin görüşü de bu yoldadır.” (c.2, s.678)

Netice olarak, Sn. Sifil'in müzik hakkındaki yazılarının ve naklettiği bilgilerin tamamen doğru olmadığını, bu yazıların yanıltıcı bazı bilgiler ihtiva ettiğini söylemek zorunda kalıyoruz. 

Son olarak, bu yazının hedefinin, çok sayıda istifadeli ve kıymetli çalışmaları olan Ebubekir Sifil Hoca'yı hedef tahtasına oturtmak ve rencide etmek olmadığını vurgulamak isterim. Her ilim adamının bir ihtisas alanının olduğunu kabul ettiğimiz gibi, aynı ilim adamının ihtisası olmayan konularda yazdığı zaman bazı büyük hatalar yapabileceğini de kabul etmek durumundayız. Fıkıh meselelerinde de, -meselâ- hadislerle ilgili konularda uzmanlaşmış bir hocaya soru sormak yerine, ulemâ indinde asırlardır itibar görmüş, iyi bilinen fıkıh ve ilmihal kitaplarına müracaat etmek daha uygun bir yaklaşım olacaktır.

Murat Yazıcı

Yazıların Kaynakları

Bu sayfadaki yazılar genel olarak şu iki kategoriden birine girmektedir:
1. Gazete, dergi veya kitaplardan alınmış kısımlar veya makaleler. Bunların yazarları ve hangi kaynaktan alındığı açıkca belirtilmiştir. İstifadeli olduğunu ve mühim bilgiler ihtiva ettiğini düşündüğüm yazıları -muhtevalarını değiştirmeden- buraya aldım. Bu tür yazılarda ifade edilen görüşler yazarlarına aittir.
2. Kendi araştırmalarıma dayanan, çeşitli kitaplardan ve makalelerden istifade edilerek derlenmiş yazılar. İstifade edilen kaynaklar listelendikten sonra genellikle "Hazırlayan: Murat Yazıcı" ifadesi yazının sonuna eklenmiştir.
Bu sayfadaki yazıların mühim bir kısmını çeşitli forumlarda yayınlamıştım. Bu tür yazılarımı düzeltmeler ve ilaveler yaparak burada toparladım. Gerektiğinde eski yazılara yeni belge ve bilgiler ekliyorum.
Not: Sayfanın sol üst köşesindeki rakam, 3 Ocak 2009'dan bu yana bu sayfanın kaç kere görüntülendiğini göstermektedir. Bu rakama blog yöneticisinin girişleri dahil değildir.

Yazıların Kullanım ve Dağıtımı Hakkında

Bu sayfadaki yazıları kopyalayabilir ve kullanabilirsiniz. Buradaki herhangi bir yazıyı başka bir sitede yayınlarsanız, bu sayfaya ( http://muratyazici.blogspot.com/ ) bağlantı vermenizi rica ederim. Zamanla ilave başlıklar eklemenin yanı sıra, mevcut başlıklara da yeni belgeler eklemeyi planlıyorum. Bu sayfaya bağlantı verildiği takdirde, her okuyucu ilgilendiği yazının en yeni haline ulaşma imkânına sahip olacaktır.

İrtibat

Teklif, tavsiye, düzeltme ve ikazlarınızı (E-mail) adresimi kullanarak bana duyurabilirsiniz: yazici.murat95@yahoo.com.tr. Yazdıklarınızı başkalarının da görmesini isterseniz, ilgili yazıya "yorum" gönderebilirsiniz. Yorumlar gönderildikten ancak bir süre sonra sayfada yayınlanabilmektedir. (Not: Soru sormak için lütfen yorum göndermeyiniz; yorumların çoğunu yayınlayamıyorum. Ancak e-mail mesajlarının hepsine cevap veriyorum.)