Ehl-i Sünnet Müdafaası

Ehl-i Sünnet Müdafaası

Bu sayfayı hazırlamaktaki maksadım "Ehl-i sünnetin müdafaası" için bir bilgi ve belge bankası meydana getirmektir. Faydalı olacağı ümidi ile başladım. Allahü teâlâ hâlis niyet, hayırlı netice ve muvaffakıyet nasib etsin. Bu sayfayı ziyaret eden kardeşlerimden hayır dualarını istirham ederim. (Daha fazla bilgi için sayfanın altına bakınız.)

19 Kasım 2011 Cumartesi

Seni cehalet feneri...

Birkaç gün önce iki ayrı web sitesinde "Dünyanın Döndüğüne İnanmak Dehrîliktir!" başlıklı bir yazı gördüm. Yazının alt başlığı ise şöyle: "Dünyanın Döndüğüne İnanmak Kadere İmana Aykırıdır!"

İbni Baz ve İbn Useymîn gibi Vehhabîlerin de dünyanın döndüğünü inkâr ettikleri biliniyor. Ancak, şu iki kaynakta verilen bilgilere göre, bu şahıslar dünyanın döndüğünü kabul edenleri tekfir etmemişlerdir:

http://www.livingislam.org/k/vt1-gfh_e.html#10
http://www.hayrettinkaraman.net/makale/0766.htm

"Dünyanın Döndüğüne İnanmak Dehrîliktir!" diye yazan bu yerel Vehhabî ise, adı geçen üstadlarını da aşarak, dünyanın kendi etrafında döndüğünü kabul eden yüz milyonlarca Müslümanı açıkca tekfir etmiş oluyor. Müslümanları bu şekilde, yani ilmî bir delil olmadan ve pervasızca tekfir eden kendisi kâfir olur.

Şimdi bu kıt akıllı şahsın yazdıklarına bakalım:

"Dünyanın döndüğüne inananların bilginlerinden Einstein, bir kimsenin dünyanın etrafında ondan daha hızlı dönmeyi başarması halinde zamanda yolculuk yapabileceğini Relativite teorisinde zikretmiştir. Şayet bu kimse dünyanın aksi istikamette dönebilirse geçmiş zamana gidebilecek, dünya ile aynı istikamette ondan daha hızlı dönebilirse de gelecek zamana gidebilecektir. Şayet dünya dönseydi buna inanmak gerekirdi ki, böyle bir inanç Allah Azze ve Celle’nin kaderini ve ayetlerini yalanlamaktır... Dünyanın döndüğüne inanmak, zamanda yolculuğun mümkün olduğuna inanmayı gerektirir..."

Vehhabî'den iktibas ettiğim sözler burada bitti.




Yukarıda iktibas ettiğim pasaj baştan sona saçmalık ve hezeyan mesabesindedir. Hatta "sarhoş sayıklaması" veya "deli saçması" ifadeleri bile bu cümleleri tasvir etmek açısından hafif kalırlar. Neresini düzeltelim ki?

Bu şahsın fen bilgilerinden tamamen habersiz olduğu anlaşılıyor. Internette, muhtemelen çok sayıda bilim-kurgu roman okumuş ama fizik bilgisi zayıf birilerinin karaladığı bazı yazıları okuyup, bunları fen bilgisi zannetmiş olsa gerek. Kaldı ki, bu tür yazıları da doğru anlayabileceği şüphelidir.

Kısaca yazalım:

1. Albert Einstein'ın İzafiyet Nazariyesi'nin [İng. "Relativity Theory"] "bir kimsenin dünyanın etrafında ondan daha hızlı dönmeyi başarması halinde zamanda yolculuk yapabileceği" şeklinde bir iddiası yoktur. Bu mesnedsiz, uydurma bir isnaddır. Einstein'ın veya herhangi ciddi bir fizikçinin böyle bir şey söyleme ihtimali de yoktur.

2. Ayrıca, hiç bir fizik/fen kitabında “…şayet bu kimse dünyanın aksi istikamette dönebilirse geçmiş zamana gidebilecek, dünya ile aynı istikamette ondan daha hızlı dönebilirse de gelecek zamana gidebilecektir.” şeklinde bir görüş yoktur. Lise seviyesinde bile olsun fizik okumuş hiç bir kimse, böyle bir hezeyan yumurtlamaz.

Dünyanın kendi ekseni etrafındaki açısal dönüş hızı her yerde -yaklaşık- 360 derece/gündür. Ancak, yeryüzünün herhangi bir noktasının teğet ("tangential") hızı, dünyanın sathında bulunulan yere göre değişir: Bu hız, kutuplara yaklaştıkça azalır, Ekvator'a yaklaştıkça artar. Ekvator'da takriben 465 metre/sn kadardır ve yaklaşık 300,000,000 metre/sn olan ışık hızına göre çok küçüktür. Böylesine düşük hızlarda izafiyet etkileri ["relativistic effects"] görülmez. Kaldı ki, Einstein'in İzafiyet Teorisi'ne göre hiç bir cisim veya enerji, ışık hızını aşamaz.

Yukarıda bahsedilen 465 metre/sn hızını aşan füzeler ve uçaklar halen mevcuttur.  Ancak, bu hızlı vasıtaları hatırlamaya da gerek yoktur. Yeryüzünde sabit duran bir kişi veya havada ilerlemeden duran bir helikopter, dünya ile beraber hareket etmekte, yani dünya ile aynı hızda dönmektedir. Demek ki, yavaş adımlarla doğuya doğru yürüyen bir adam dünyadan daha hızlı dönmektedir! Otobüsün içinde öne doğru yürüyen bir adamın, otobüsten daha hızlı gitmesi gibidir. "Einstein, bir kimsenin dünyanın etrafında ondan daha hızlı dönmeyi başarması halinde zamanda yolculuk yapabileceğini Relativite teorisinde zikretmiştir" sözünün ne kadar gülünç olduğu buradan da anlaşılabilir.

Bir diğer zırvası da, "Dünyanın döndüğüne inanmak, zamanda yolculuğun mümkün olduğuna inanmayı gerektirir" sözüdür. Bu sözün ilmî ve mantıkî hiç bir mesnedi yoktur. Bu, sahibini rezil eden, onun zekâsızlığını ve cahilliğini ortaya çıkarmasının yanı sıra, hiç bilmediği konularda cesaretle konuşabilen aşırı derecede utanmaz bir şahıs olduğunu gösteren bir sözdür.

Sonra bu Vehhabî demiş ki:

"Muhakkak ki gece ve gündüz, Allah’ın birer mahlukudurlar, haşa dünyanın dönmesiyle oluşmazlar."

Bu söz şuna benziyor: "Muhakkak ki her çocuk, Allah’ın birer mahlukudur, haşa bir kadınla bir adamın evlenmesiyle dünyaya gelmez." Ne mantık ama!

Dünyanın dönmesini de elbette Allahü teâlâ yaratıyor. İşte, gece ve gündüzü de dünyayı döndürerek yaratıyor. Bu bilgi, gece ve gündüzün Allah'ın birer mahluku olduğu gerçeği ile çelişmez.

Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil’aliyyil’azîm!

Murat Yazıcı

13 Kasım 2011 Pazar

İmam-ı Rabbânî Hazretlerine Yapılan Bir Bühtana Cevab

Bayram Ali Öztürk'ün bir konuşmasında sarfettiği bazı sözler mükerreren karşımıza çıkıyor. Konuşmanın aslı şurada:

http://www.youtube.com/watch?v=t4iqTcGMwm8

Konuşmasının bir yerinde diyor ki:

"İmam-ı Rabbânî'nin kuddise sirruh buyurduğu gibi Muhammed Mustafa eşittir Allah!... Bir eti kemiği var farklı olarak."

B. Ali Öztürk'ün sözü burada bitti. Hemen şunları vurgulayalım:

1. İmam-ı Rabbânî hazretleri hiç bir yazısında böyle bir ifade kullanmamıştır.
2. "Muhammed aleyhisselam eşittir Allahü teâlâ" sözü zahiren küfürdür.

Bayram Ali Öztürk şimdi hayatta olmadığına göre, kendisine niye böyle konuştuğunu ve ne demek istediğini sormak imkânına sahip değiliz. Belki meczub bir kişi idi, belki gerçek bir âşık idi ve muhabbet sarhoşluğu ile, sekr halinde böyle bir söz söyledi, belki sözlerinin zahiri ile onun asıl kasdı örtüşmüyor ve sözünün bir te’vili var. Bunların hepsi ihtimal dâhilinde olabilir. Ancak, bu konuşmayı YouTube'da veya başka yerlerde yayınlayarak fitne ateşine benzin dökenlere acaba ne demeliyiz?

Şimdi bazı Vehhabilerin de Bayram Ali Öztürk'ün bu sözlerini kaynak alarak İmam-ı Rabbânî hazretlerine saldırdıklarını görüyoruz. Bu ahmaklara, "İmam-ı Rabbânî hazretleri bunu nerede söylemiş?" denince, şaşırıp kalıyorlar.

İmam-ı Rabbânî rahimehullah, Mektubat'ın çeşitli yerlerinde eski zamanlarda yaşamış bazı tasavvuf ehlinin sekr (şuursuzluk, kendinde olmama, manevî sarhoşluk) halinde söyledikleri bazı sözlerden bahsetmekte, sekr sahiplerinin mâzur olduğunu, ama bunlara uyanların, bunların sözlerini taklid edenlerin mâzur olmadığını, cezalandırılacaklarını bildirmektedir (mesela, bkz. Mektubat, c.1, m. 95 ve m. 100). Nitekim, 3. cilt, 80. mektubda da bazı şeyhlerden sekr hâlinde sâdır olan bir sözden bahsedilmektedir. Bu gibi sözlerin sekr ile söylenmiş olduğunu ve bunları taklid etmenin câiz olmadığını izah eden İmam-ı Rabbânî hazretlerini, bahis konusu sözlerin bizzat sahibiymiş gibi anlamak ve anlatmak eğer münâfıklık değilse, aşırı ahmaklık alâmetidir.


İmam-ı Rabbânî rahimehullah, Mektubat'ın 167. mektubunda buyuruyor ki:

İyi dinle ve iyi anla ki, bizim ve sizin ve hattâ herşeyin, yerlerin, göklerin, yüksekliklerin, alçaklıkların yaratanı, varlıkta durduranı birdir. Nasıl olduğu anlaşılamaz. Benzeri ve ortağı yoktur. Şekli ve görünüşü olmaz. Baba, çocuk değildir. Onun gibi, Ona benzer birşey düşünülemez. Onun birşey ile birleşmesi, bir şeyde bulunmasını düşünmek çok çirkin olur. Bir yerde bulunması, bir yerde görünmesi olamaz. Onda zaman yoktur. Zamanı O yaratmıştır. Bir yerde değildir. Heryeri O yaratmıştır. Hep var idi. Varlığının başlangıcı yoktur. Hep vardır. Varlığının sonu olmaz. Her iyilik ve yükseklik Onda vardır. Hiçbir kusur ve aşağılık Onda olamaz. İşte bunun için, mâbut olmaya, tapınmaya hakkı olan yalnız Odur. Tapınmaya lâyık olan ancak Odur. Hindûların Râm ve Kerşen denilen putları, Onun yarattığı şeylerden zevallı iki dânesidir. Her ikisinin de anası ve babası var idi. Râm, Ceretin oğlu ve Leknenin kardeşi idi. Sîtanın kocası idi. Râm, kendi çoluk çocuğunu koruyamamıştı. Başkalarını nasıl koruyabilir? İyi düşünmek lâzımdır. Câhillere uymamalıdır. Yerleri gökleri yaratana, Râm ve Kerşen gibi ismler takanlara milyonlarca yazıklar olsun! Bunların hâli, büyük bir pâdişâha, aşağı bir çöpçünün ismini takanlara benzemektedir. Râm ile Rahmanı aynı şey sanmak, ne akılsızlıktır? Yaratan, yarattığı ile bir olur mu? Anlaşılamayan birşey, bilinen şeylere benzetilemez. Onlarla birleşemez. Râm ve Kerşen yaratılmadan önce, âlemlerin yaratanına Râm ve Kerşen denilmiyordu. Bunlar yaratıldıktan sonra, ne oldu ki, o eşsiz olan ulu Allaha, Râm ve Kerşen denildi? Râm ve Kerşenin ismleri, yerlerin, göklerin sahibinin adı sanıldı! Olamaz, olamaz, hiç olamaz! Gelip geçmiş olan, yüzyirmidörtbine yakın Peygamberlerin hepsi insanları, yalnız bir yaratana ibâdet etmeye çağırdılar. Ondan başkasına tapınmağı yasak ettiler. Bütün Peygamberler, kendilerinin âciz birer mahlûk olduklarını söylediler. Allahü teâlânın büyüklüğünden, kuvvetinden korkarlar ve titrerlerdi. Hindûların tapındıkları kimseler ise, herkesin, kendilerine tapınmasını istediler. Kendilerini mâbut olarak tanıttılar. Bir yaratanın varlığına inanıyorlardı. Fakat, Onu kendilerine hulûl etmiş, kendileri ile birleşmiş sanıyorlardı. Bunun için, herkesin kendilerine tapınmasını istiyorlardı. Kendilerine tanrı diyorlardı. Her kötülüğü yapıyorlardı. Tanrı, her istediğini yapar ve yarattığı şeyleri istediği gibi kullanır diyorlardı. Bunlar gibi, daha nice bozuk ve saçma sözleri vardı. Kendileri sapıtmış, başkalarını da saptırmışlardı. Peygamberler böyle değildiler. Başkalarına yasak ettikleri kötülüklerden kendileri de ençok sakınırlardı. Kendilerinin de, herkes gibi insan olduklarını söylerlerdi. Fârisî mısra' tercümesi:
Yollardaki ayrılığı gör! Nerden nereye?

Murat Yazıcı

12 Kasım 2011 Cumartesi

Cübbeli'nin Bir TV Programında Söyledikleriyle İlgili

İsmailağa cemaati olarak bilinen grubun önde gelen hocalarından Cübbeli Ahmed'in bir TV programındaki sözlerini dinledim (bağlantısı aşağıda verilmiştir). Malum sebeplerden, bu kısımda muhatab olduğu sorulara samimi cevap verebildiğini, açık konuşabildiğini sanmıyorum. Bu konularla ilgili sorulara böyle uzun cevap vereceğine, "ben tarihçi değilim, her konuda o konunun uzmanı konuşmalıdır" gibi bir izahat yapıp, susmayı tercih edebilirdi.

https://www.youtube.com/watch?v=OMyVY6tLj_Q

Cübbeli'nin bazı sözlerini belki te'vil edebiliriz. Ancak, netice olarak, bu programda bazı söyledikleri (ve muhtemelen iyi bildiği bazı gerçekleri söyle(ye)memiş olması), Yiğit Bulut'un söyledikleriyle de birleşince, yakın tarihimizi iyi bilmeyen gençler için yanıltıcı olabilir. Şu bağlantıda da benzer ifadeleri var:

http://www.youtube.com/watch?v=HrVrCNtKxbU

Cübbeli burada diyor ki "[Atatürk] şu Kur'an iyi anlaşılsın diye para vererek tefsir yazdırıyor..."

Aşağıda -kendim hiç yorum yapmadan- bazı iktibaslar yapacağım.


ABD BÜYÜKELÇİSİ ANLATIYOR

RADİKAL - İSTANBUL - Atatürk'ün din hakkındaki görüşlerine ışık tutacak yeni bir belge ortaya çıktı. 1932-1933 yıllarında Ankara'da görev yapan ABD Büyükelçisi Charles H. Sherrill'in hazırladığı ve Atatürk'ün kendi ağzından dinle ilgili görüşlerini içeren rapor ilk kez Toplumsal Tarih dergisinde araştırmacı yazar Rıfat N. Bali'nin hazırladığı yazıda yayımlandı. Büyükelçi, Ankara'da görev süresi boyunca Atatürk ile yaptığı görüşmelere ve gözlemlere dayanarak 'A Year's Embassy to Mustafa Kemal' adlı bir kitap hazırlamıştı. Eser ilki, 1934 yılında Atatürk yaşarken, üç kez Türkçeye çevrildi. Kitabın en ilginç bölümü Atatürk'ün dine bakışını içeren kısımdı. Bu bölümde yazar, Atatürk'le yaptığı uzun bir mülakata yer vermiş ancak Atatürk'ün sözlerinin bir kısmını kitaba almamış bunu da "Din konusundaki şahsi görüşleri hususunda söylediklerinin tamamını burada vermek hiç doğru olmaz" satırlarıyla dile getirmişti. Ancak Sherill, kitaba sadece bir bölümünü aldığı görüşmeyi özetleyerek bir rapora döktü ve ABD Dışişleri Bakanlığı'na gönderdi. ABD Dışişleri Arşivi'ndeki bu raporu, Bali Türkçeye çevirip Toplumsal Tarih'e yazdı. Aşağıda, raporun tam metni yer alıyor.
 (...)
Bursa hadisesi
Bu çerçevede yakın tarihte olan Bursa hadisesi üzerinde serbestçe konuştu. Bu hadise Türklerce değil üç yabancı tarafından çıkarılmıştı: Bir Arnavut, bir Bulgar ve bir Rus. Hatta Üçüncü Enternasyonal tarafından kışkırtıldığını da ima etti. Muhtemelen sıkıntı verecek bu siyasi hareketi basit bir dil meselesine, ezanın Arapça yerine Türkçe okunması haline dönüştürerek gösterdiği siyasi maharetten ötürü kendisine iltifatta bulundum. Bu sözlerim Kuran'ın Arapçadan Türkçeye tercüme edilmesi için nasıl ve neden telkinde bulunduğu konusunda konuşmasına sebep oldu ve bu mevzuda yepyeni bir ufuk açtı. Türk halkının uzun zamandan beri ezberden okuduğu bazı Arapça duaların gerçek manasını anladığı zaman tiksineceğini söylüyor. Kuran'dan alınan bir Arapça bölüm okudu.
Türkçe Kuran [tercümesi] okutma nedeni
Bu duada Hz. Muhammed [aleyhisselam] amcası ile amca kızının yaptıkları bir şeyden ötürü cehenneme gitmeleri için beddua eder. "Düşünen bir Türk'ün böylesi bir duayı okumaktan elde edeceği dini ilhamı veya dine ilgi göstermesini tahayyül edebilir misin?" dedi. Bu fikrini geliştirdikçe ben de gitgide Kuran'ın Türkçe okunmasını teşvik etmesinin sebebinin Kuran'ın Türkler arasında gözden düşmesi olduğu neticesine varıyorum.
(Radikal Gazetesi, 6 Eylül 2006)

Yazının tamamı yukarıda verdiğim bağlantıda mevcut; şimdi başka bir kaynağa bakalım:
KAZIM KARABEKİR ANLATIYOR
K. Karabekir 14 Ağustos 1923 tarihinde Türk Ocağı'nda verilen bir çay ziyafetine gitmeden önce şu bilgileri işitdiğini bildiriyor:
"Gazi Kur'an-ı Kerimi bazı İslamlık aleyhdarı züppelere tercüme ettirmek arzusundadır. Sonra da Kur'anın Arapça okunmasını namazda bile yasaklayarak bu tercümeyi okutacak! Ve o züppelerle işi alaya boğarak, güya Kur'anı da, İslamlığı da kaldıracaktır!" (s.158)
Akşam bu konudaki itirazlarını bildirince olanları şöyle anlatıyor:
"M. Kemal Paşa beyanatıma karşı hiddetle bütün içini ortaya döktü:
Evet Karabekir; Arapoğlunun yavelerini Türkoğullarına öğretmek için Kur'anı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece de okutacağım. Ta ki budalalık edip aldanmakda devam etmesinler!...
Şüphe yok ki, yakın günlere kadar Kur'anı ve Peygamberi her yerde medh ve sena eden ve hatta hutbe okuyan bir insandan bu sözleri beklemek herkese eza veriyordu." (s.159)
Kaynak: Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası: Atatürk-Karabekir, Yayına hazırlayan: İsmet Bozdağ, Emre Yayınları, Aralık 1991.

TBMM'DE BİR KONUŞMA
Derleyen: Murat Yazıcı

Yazıların Kaynakları

Bu sayfadaki yazılar genel olarak şu iki kategoriden birine girmektedir:
1. Gazete, dergi veya kitaplardan alınmış kısımlar veya makaleler. Bunların yazarları ve hangi kaynaktan alındığı açıkca belirtilmiştir. İstifadeli olduğunu ve mühim bilgiler ihtiva ettiğini düşündüğüm yazıları -muhtevalarını değiştirmeden- buraya aldım. Bu tür yazılarda ifade edilen görüşler yazarlarına aittir.
2. Kendi araştırmalarıma dayanan, çeşitli kitaplardan ve makalelerden istifade edilerek derlenmiş yazılar. İstifade edilen kaynaklar listelendikten sonra genellikle "Hazırlayan: Murat Yazıcı" ifadesi yazının sonuna eklenmiştir.
Bu sayfadaki yazıların mühim bir kısmını çeşitli forumlarda yayınlamıştım. Bu tür yazılarımı düzeltmeler ve ilaveler yaparak burada toparladım. Gerektiğinde eski yazılara yeni belge ve bilgiler ekliyorum.
Not: Sayfanın sol üst köşesindeki rakam, 3 Ocak 2009'dan bu yana bu sayfanın kaç kere görüntülendiğini göstermektedir. Bu rakama blog yöneticisinin girişleri dahil değildir.

Yazıların Kullanım ve Dağıtımı Hakkında

Bu sayfadaki yazıları kopyalayabilir ve kullanabilirsiniz. Buradaki herhangi bir yazıyı başka bir sitede yayınlarsanız, bu sayfaya ( http://muratyazici.blogspot.com/ ) bağlantı vermenizi rica ederim. Zamanla ilave başlıklar eklemenin yanı sıra, mevcut başlıklara da yeni belgeler eklemeyi planlıyorum. Bu sayfaya bağlantı verildiği takdirde, her okuyucu ilgilendiği yazının en yeni haline ulaşma imkânına sahip olacaktır.

İrtibat

Teklif, tavsiye, düzeltme ve ikazlarınızı (E-mail) adresimi kullanarak bana duyurabilirsiniz: yazici.murat95@yahoo.com.tr. Yazdıklarınızı başkalarının da görmesini isterseniz, ilgili yazıya "yorum" gönderebilirsiniz. Yorumlar gönderildikten ancak bir süre sonra sayfada yayınlanabilmektedir. (Not: Soru sormak için lütfen yorum göndermeyiniz; yorumların çoğunu yayınlayamıyorum. Ancak e-mail mesajlarının hepsine cevap veriyorum.)