Ehl-i Sünnet Müdafaası

Ehl-i Sünnet Müdafaası

Bu sayfayı hazırlamaktaki maksadım "Ehl-i sünnetin müdafaası" için bir bilgi ve belge bankası meydana getirmektir. Faydalı olacağı ümidi ile başladım. Allahü teâlâ hâlis niyet, hayırlı netice ve muvaffakıyet nasib etsin. Bu sayfayı ziyaret eden kardeşlerimden hayır dualarını istirham ederim. (Daha fazla bilgi için sayfanın altına bakınız.)

24 Mart 2013 Pazar

Ebû İshâk İsferâînî: Ehl-i sünnet İ'tikâdı

İslâm Âlimleri Ansiklopedisi isimli eserde şu bilgiler veriliyor:

Ebû İshâk; kelâm, fıkıh, usûl-i fıkıh ve diğer ilimlerde de âlim idi. Ebû İshâk, zamanının üç büyük kelâm âliminden biri idi. Diğerleri Kadı Ebû Bekr Bâkıllânî ve İmâm Ebû Bekr bin Fürek idi.

Ebü'l-Hasen Abdülgâfir el-Fârisî; "Ebû İshâk, Kitap ve Sünneti, usûl, kelâm, fıkıh ve Arabcanın inceliklerini bilmede ve bu ilimlerde zirveye çıkması, imâmlık şartlarını taşıması ile ictihad derecesine ulaşan âlimlerdendir" demiştir.

Hâkim Ebû Abdullah en-Nişâbûrî Târihi Nişâbûr adlı eserinde, Ebû İshâk hakkında; "Ebû İshâk, usûl-i fikıh ve kelâm âlimidir. Zühd sahibi olup, dünyâya hiç kıymet vermezdi. Nişâbûr'da kendisinin ders vermesi için, emsali olmayan büyük bir medrese yapıldı. Orada ders okuttu. Yüzlerce âlim yetiştirdi. O, ictihad derecesine yükseldi. Çok ibâdet eder, haram ve şüphelilerden kaçardı" demektedir.

Şeyh Ebû Amr bin Salâh ise; "Ebû İshâk, Usûl-i fıkıh ilminde çok mâhır idi. Çözülemeyen mes'eleleri kolaylıkla hallederdi" demiştir.
Ebû İshâk İsferâînî rahimehullah İ'tikâd Risalesi'nde buyuruyor ki:

Biliniz ve i'tikâd ediniz ki; âlem, Allahü teâlâdan başka olan mâsivâdır (her şeydir). Yine i'tikâd ediniz ki, âlemi bir yaratan vardır. Bu yaratıcı kadîmdir. Mahlûkattan hiçbir şeye benzemez. Zihinlerde, vehimlerde kabul edilebilecek bir sıfat olarak tasavvur edilemez. Onun için başlangıç ve nihayet muhaldir (imkânsızdır). O, cevher, cisim, a'râz değildir. O, ağyardan müstağnidir. Bazı âlimler, Allahü teâlânın ağyardan müstağnidir ifâdesini; keyfiyetten, kemiyyetten, nerede ve niçin suâllerine muhatab olmaktan uzak olduğuna inanmak lâzımdır, diye açıklamışlardır. Yine inanmalıdır ki, Allahü teâlâ haydır (diridir ölmez), âlimdir, kadirdir, mürîddir (dileyici), semî'dir (işitici), basîrdir (görücü), mütekellimdir (konuşucu). O'nun hayat, ilim, kudret, irâde, semi', basar, kelâm ve tekvin sıfatları ezelîdir ve ebedîdir. Allahü teâlâ bu sıfatlar ile muttasıftır. Bu sıfatlardan hiçbiri mahlûkların sıfatlarına benzemez. Sıfatları O'nun aynıdır veya gayrısıdır denilemez. Yine sıfatları O'ndan ayrılır veya beraber bulunur veya O'na muhaliftir veya O'na muvafıktır demek muhaldir. Bu sıfatlar O'nunla kâimdir. O'nun kudreti, bütün makdurâtı (kudret verilmiş olanları) ilmi de bütün ma'lûmâtı içine alır.

Yine i'tikâd etmelidir ki, Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur. O'ndan başka bir yaratıcı yoktur. O birdir, vehimde kısımlara, akıllarda cüzlere ayrılmaz. Bu ehad-üs-samedin tefsiridir. Yine i'tikâd etmelidir ki, muhdes (sonradan yaratılanlara) olanlara caiz olan şeyler veya Allahü teâlâyı muhdes zannettirecek şeylerin O'na isnadının caiz olmadığına inanmak lâzımdır. Bunun ma'nâsı Allahü teâlâya, hareket, sükûn, biraraya gelme, ayrılma, bir hizada durma, karşı karşıya durma gibi fiiller isnâd edilemez. Kısaca, Allahü teâlâyı hadis (sonradan olma) zannettirecek hiçbir şey O'na nisbet edilemez. Adem (yokluk), O'na sahîh değildir. Yine i'tikâd etmelidir ki, Allahü teâlâ zâtı ile kâimdir. Mekândan, O'na hulul edecek cisimden ve zamandan münezzehtir. O'nun için cihetler (ön, arka, sağ, sol, üst, alt) yoktur. Allahü teâlâ bu cihetlerden münezzeh olarak Cennette görülecektir.
Yine Allahü teâlâya zevce, çocuk, ortak, benzerler isnâd etmek muhaldir (imkânsızdır). O'nun kendinden başka her canlıyı öldürmeye kadir olduğuna, O'ndan başka herşeyin yok olabileceğine inanmak lâzımdır. Yine Allahü teâlânın, cisimleri benzeri ile kusursuz yaratacağına, dilediği zaman canlıları yaşatıp, diriltip, öldüreceğine i'tikâd etmelidir.

...Yine inanmak lâzımdır ki, Resûllerinin doğruluğuna delil mu'cizelerdir. Mu'cizenin yalancılar elinde ortaya çıkması mümkün değildir. Yine inanmalıdır ki, Peygamber gönderilmeden önce hiçbir kimseye, hiçbir vecibe yoktur. Eğer peygamber gönderilmeden önce birşey yaparsa, ondan sevabı kesilmez, ona bir ceza da verilmez. Yine biliniz ki, Peygamber göndermek, Peygamberlere kitablar indirmek, emir ve nehiyleri va'd ve vaîdler, Peygamberlerin emrettikleri şeylerin hepsi haktır. Ondan haber verdikleri şeyin hepsi doğrudur. Peygamberlerin söylediklerini terk etmesi caiz değildir. Yine inanmalıdır ki, Muhammed aleyhisselâm, Allahü teâlânın peygamberidir. O'nun mu'cizesi Kur'ân-ı kerîmdir. Dîni, İslâmdır. Resûlullah (aleyhisselam), haşr ve neşri, kabir azabını, tâat (ibâdet) ehlinin sevabını, mâsiyet (günah) ehlinin azabını (cezasını), îmân ile ölenin; tövbe ile veya şefaat ile Cennete gireceğini haber verdi.

Yine inanmalıdır ki, Ümmeti Muhammed'in doğruluğunda icma' ettikleri şey haktır. Bâtıl olduğunda icma' ettikleri şey fâsiddir. Beş ibâdet, İslâmın temelidir. Bunlar: Kelime-i şehâdet, namaz, oruç, zekât, hacdır. Yine inanmalıdır ki, dînî bir hususta kendisine müşkül gelen bir mes'eleyi, din hususunda kendisinden daha fâzla bilene ve ictihad mertebesine ulaşan âlimlerden, amelinde daha vera' sahibi olana müracaatın vâcib olduğuna i'tikâd etmelidir. Bundan sonra mes’eleyi onlara arzetmeli, ondan sonra da, onların verdiği fetva ile amel etmelidir.

Bütün bu saydıklarımıza i'tikâd eden kimse, îmân sahibi olmaya hak kazanmış ve ehl-i şefaatten olmuştur. Onun gideceği yer Cennettir. Ehli tahkik demişlerdir ki: Bu bildirdiğimiz şekilde inanan kimse, taklîdî îmândan çıkarak âriflerin cümlesine dâhil olur.
Risâlet-ül-i'tikâd
 

17 Mart 2013 Pazar

Bayraktar Bayraklı'nın Cennet ve Cehennem Hakkındaki Bozuk Görüşü

 Bayraktar Bayraklı, Habertürk Gazetesi'nde 15 Mart 2013 tarihli makalesinde şöyle diyor:

"Biz Cennet ve Cehennem'in geçici olduğunu söylüyoruz. Eski âlimler de bunun farkına varmışlar fakat açıklayamamışlardır." (Bayraktar Bayraklı)

"Eski âlimler" diye bahsettiği Cehm bin Safvân olsa gerek. Nitekim, Dr. Ebubekir Sifil  24 Temmuz 2004 tarihli Millî Gazete makalesinde şu bilgileri veriyor:

"Kaynaklar, kabir azabı, sırat, mizan, rü'yetullah... gibi hususları inkâr etmesi yönüyle Mu'tezile'nin, kulun iradesini inkâr etmesiyle Cebriye'nin fikir babası kabul edilen Cehm b. Safvân'ın bu konuda aykırı görüş beyan ederek cennet ve cehennemin belli bir aşamadan sonra fena bulacağını (yok olacağını) söylediğini zikreder. Ancak bu görüşünde kendisine tabi olan kimse mevcut değildir. Sadece cehennemin fena bulacağı görüşü ise ilk olarak Mu'tezile'nin ileri gelenlerinden Ebu'l-Hüzeyl el-Allâf tarafından ortaya atılmış ve İbn Teymiyye, İbnu'l-Kayyım, daha sonraları –İbnu'l-Vezîr diye bilinen– Muhammed b. İbrahim es-San'ânî, Musa Carullah Bigiyef ve İsmail Hakkı İzmirli tarafından savunulmuştur." (Ebubekir Sifil)

Bayraklı'nın bu sözünün hükmü aşağıda bildirilmiştir.

İmam-ı a'zam Ebu Hanife rahimehullah, Fıkhu'l-Ebsat'ta diyor ki:

-Eğer Cennet ve Cehennem fâni olacaktır derse? diye sordum.-Ona Allahü teâlâ Kur'ân'da cennetin nimetlerini "Kesilip tükenmeyen, yasak da edilmeyen" (el-Vakıa) olarak vasfetmektedir, de. Cennetlik ve Cehennemlikler girdikten sonra Cennet ve Cehennem yok olacaktır diyen kimse de orada ebedî kalışı inkâr ettiği için, kâfir olur.”

Kâdîzâde Ahmed Efendi rahimehullah diyor ki:

"Cennet ve Cehennem ve içlerinde bulunanlar sonsuzdurlar. Bunun aksini söylemek küfürdür. Allahü teâlâ bizi bundan korusun." (Birgivî Vasiyetnâmesi Şerhi, Bedir Yay., s. 124)

Zahid el-Kevseri rahimehullah diyor ki:

"Cennet ve Cehennem'in ya da bunlardan birisinin baki olduğunu inkar edenlerin tekfiri, Ehl-i Hakk'ın icmâ'ına dayanır." (Makalat, 377) "Cennet ve Cehennem'in baki olduğu hususu Kur'an, sünnet ve yakini icma ile sabittir." (Makalat, 450)

İmam-ı Şaranî rahimehullah diyor ki:

"Her kim (Cehennem fani olacak) derse, o kimse sahih senedle nakledilen hadisin iktiza ettiği mananın dışına çıkmıştır ve Peygamberin (aleyhisselam) getirdiği ayet-i kerimeler ile Ehl-i sünnetin, adil imamların ittifak ettikleri şeye muhalefet etmiştir. (Resule karşı gelip, mü'minlerin yolundan başka bir yola gideni, o yönde bırakır ve Cehennem'e sokarız; orası ne kötü bir yerdir.) [Nisa 115]" (Muhtasaru Tezkiretil Kurtubi, Bedir Yay., s. 302)

Murat Yazıcı

16 Mart 2013 Cumartesi

Hâfız el-Beyhakî'nin Akidesi

Hâfız el-Beyhakî rahimehullah Nişâpûrun Beyhek kasabasında 384 [m. 994] de tevellüd ve 458 [m. 1066] de orada vefât etdi. Ebû Bekr Ahmed bin Hüseyn, hadîs ve Şâfi’î fıkh âlimi idi. Kitâblarının adedi binden fazladır. Bunlar arasında Delâil, Sünen ve Şu’abül-îmân kitâbları çok kıymetlidir.
Bir hadisin açıklamasında, Hâfız el-Beyhakî buyuruyor ki:

والذي روي في اّخر هذا الحديث إشارة إلى نفي المكان عن الله تعالى، وأن العبد أينما كان فهو في القرب والبعد من الله تعالى سواء، وأنه الظاهر فيصح إدراكه بالأدلة، الباطن فلا يصح إدراكه بالكون في مكان. واستدل بعض أصحابنا في نفي المكان عنه بقول النبي صلّى الله عليه و سلّم أنت الظاهر فليس فوقك شىء، وأنت الباطن فليس دونك شىء، وإذا لم يكن فوقه شىء ولا دونه شىء لم يكن في مكان

"Bu hadisin son kısmında, Allahü Teâlâ'dan mekânın nefyine (Allahü Teâlâ'nın bir mekânda bulunduğunun söylenmesinin doğru olmadığına) ve kulun, nerede olursa olsun, Allahü Teâlâ'ya uzaklık-yakınlık bakımından aynı durumda olacağına işaret vardır. Buna göre O ez-Zâhir'dir, deliller vasıtasıyla idraki sahihtir; el-Bâtın'dır, herhangi bir mekânda olduğu düşünülmek suretiyle idraki sahih değildir..."

el-Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sıfât, 400.

Murat Yazıcı

Hâfız İbni Hacer el-Askalânî'nin Akidesi

Hâfız İbni Hacer el-Askalânî rahimehullah 773 [m. 1371] de Mısrda tevellüd, 852 [m. 1448] de orada vefât etdi. Asrının en büyük âlim ve muhaddislerinden olup, Sahîh-i Buhârî’ye mufassal (geniş) şerh yazmıştı ki, buna “Feth-ül-bârî fî şerhi Sahîh-il-Buhârî” adını vermiştir. Muhammed Önder'in Guraba Dergisi'nde "İbn Hacer el-Askalânî’nin Allah’ın İsim Ve Sıfatlarının Tevkîfiliği İle İlgili Görüşleri" başlıklı istifadeli bir çalışması neşredilmişti. Aşağıdaki tercümeler Muhammed Önder'in makalesinden alınmıştır (bu metinlerin Arabî orijinalleri de aynı makalede bulunabilir).

Hâfız İbni Hacer el-Askalânî rahimehullah, Fethu'l-Bari isimli eserinde buyuruyor ki:

Ehl-i Sünnet yed sıfatının uzuv olmadığında ittifak etmişlerdir.

"Allah zâtıyla arştadır" itikâdı yanlıştır.

Arş’a istivâ, Allah’ın arşa istikrar etmesi mânâsında değildir.

Allah hareket, intikal, hülûl, mahlûkâtın içine girmek gibi şeylerden münezzehtir.

Vech sıfatından kasıt Allah’ın zâtıdır, kendisidir.

Kulun Allah’a yakınlaşmasının mânâsı değerinin Allah katında yükselmesidir.

Allahın nüzûlü muhâldir. Hareket; yücelikten süfliyâta inmek mânâsına gelir. Allah ise bundan münezzehtir. Nüzûlden murad olan rahmet meleğinin inmesi de olabilir. Mânânın Allah’ın ilmine tafvid edilmesi de uygundur..

Allah’ın yakınlığı mesafe yakınlığı mânâsında değildir.

Yed sıfatı uzuv değildir.

Allah’ın semâda oluşu sözünün zâhiri murad değildir. Zira Allah bir mekana girmek ve hülûl etmekten münezzeh olduğundan bu sözden zâhiri (ilk akla gelen mânâsı) kasdedilmemiştir, deriz.

Sadakanın Allah’a yükselmesinin mânâsı; sadakanın ve salih amellerin kabul edilmesidir.

Murat Yazıcı


10 Mart 2013 Pazar

Günümüzde Müctehid Âlim Var mıdır?

MEZHEBE UYMANIN LÜZUMU VE GÜNÜMÜZDE MÜCTEHİD BULUNMADIĞI HAKKINDA

Hüccet-ül İslâm İmam-ı Gazâlî rahimehullah bir mezhebe uymanın lâzım olduğunu şu şekilde izah etmektedir:

"Hiçbir müctehid, başka bir müctehidin sözü ile amel edemiyeceği gibi, hiçbir mukallid, taklid ettiği, uyduğu mezheb İmamının sözünün dışına çıkamaz! Çıkar diyen kimse yoktur. Âlimlerin en faziletlisi sayarak İmam diye tanıdığı mezheb kurucusuna bağlandıktan sonra, hoşuna gidenleri başka taraflardan alamaz. Her yönden ona uyması lazımdır. Uyduğu İmama muhalefeti münker bir harekettir ve bu muhalefeti sebebiyle günahkardır." (İhya, 9. Kitab, 2.Bab, Emir ve Nehyin Şartları; Bedir Yayınevi, c.2, s.803)

Miladî 1111 senesinde vefat eden İmam-ı Gazâlî hazretleri kendi asrında müctehid bulunmadığını da bildirmektedir:

"İctihad mevkiine yükselemiyenler, bu asırda olanlar gibi, kendilerine sorulan meseleye, ancak bağlı bulundukları mezheb imamından naklederek cevap verirler. Eğer imamının ictihadını zayıf bulursa, onu terk etmesi caiz değildir. Binaenaleyh başkasının ictihadıyla cevap veremeyeceğine, mezhebi de bilinmiş olduğuna göre, daha mücadele etmesinde ne kâr var? Eğer bir meselede şüphe ederse uygun olan (Ben bunu anlayamadım, belki bağlı bulunduğum mezheb imamının bu babda bir cevabı var, fakat ben bilemiyorum; çünkü ben başlı başına bir müctehid değilim.) demesi lazımdır." (İhya, 1. Kitab, 4. bab, Hilaf İlmi ve Münazaranın Afetleri; c.1, s.113)

İmam-ı Rabbânî kuddise sirruh hazretleri de buyuruyor ki:

"Kitâba ve sünnete, ya’nî Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere uygun i’tikâd lâzım olduğu gibi, müctehidlerin Kitâb ve sünnetden çıkardıkları ahkâma, ya’nî islâmiyyete uygun işlere, ahkâm-ı islâmiyyeye uymak lâzımdır. Bu ahkâm, halâl, harâm, farz, vâcib, sünnet, müstehab, mekrûh ve şübheli olan işler demekdir. Bu ahkâmı öğrenmek de lâzımdır. [Müslümânlar iki kısmdır: Yâ (Müctehid)dir veyâ (Mukallid)dir. Müctehid olmayan her müslümâna mukallid denir.] Mukallidlerin, Kitâbdan ve sünnetden, müctehidlerin çıkarmış olduğu hükmlere uymıyan hükm çıkarmaları câiz değildir. Kendi çıkardığı hükmlere göre yapacağı işleri kabûl olmaz. Her mukallidin bir müctehide uyması, ya’nî bir mezhebe girmesi lâzımdır. Bulunduğu mezhebin muhtâr olan, ya’nî âlimlerin çoğunun uyduğu hükmlerine uymalıdır." (Mektubat, 1. cilt, 286. mektub)

Miladî 1573 senesinde vefat eden İmam-ı Birgivî rahimehullah diyor ki: "Uzun zamandan beridir ictihad kesilmiştir." (Tarikat-ı Muhammediyye, 4. baskı,  Demir Kitabevi, İst., s. 114). Ehl-i sünnet vel-cema’at âlimlerinden, çok sayıda çok kıymetli kitablar yazan Yusuf bin İsmail-i Nebhanî rahmetullahi teâlâ aleyh, Huccet-ullahi alel alemin adlı kitabında buyuruyor ki:

“Bugün akıl ve din yolunda muvazenesi bozuk olmayan, ben müctehidim diyemez. İmam-ı Münavî (rahmetullahi aleyh), Cami-i sagir üzerine olan Şerh-i Kebir kitabının başında uzun olarak şöyle anlatır: Allame Şihabüddin bin Hacer-i Heytemî (rahimehullah) der ki, Celaleddin Süyutî ictihad iddiasında bulununca, asrının alimleri ayağa kalkıp kabul etmediler. Ona bir sual yazdılar. Bu sualde, müctehidlerin iki ictihadı vardı. Ona, sizde ictihadın en aşağı mertebesi olan fetvada müctehidlik varsa, bu iki taraftan birini tercih ediniz. Müctehidlerin usül ve kaidelerindeki delillere de uygun olsun diye rica ettiler. Süyuti hazretleri, suali cevap yazmadan geri gönderdi. Ve bunda rey beyan etmekden beni alıkoyan işim vardır diye özür diledi. İbni Hacer der ki: O halde, bu mertebenin, yani ictihadın en aşağısı olan fetvada ictihad derecesinin zorluğunu düşün. Bunu anlayınca, bundan yukarıda olan mutlak müctehidlik iddia edenin, işinde şaşkın, düşüncesinde bozuk olduğu, sana açıkca beyan olur. Böyle olan kimse gözleri görmez bir devenin sırtına binmiştir. Ve deve her yere çatıyor, her önüne geleni tekmeliyor.

Yine İbni Hacer der ki, bir kimse mutlak müctehidlik mertebesini tasavvur edebilse onu zamanımızın (hicri 9. asır) insanlarından birine nisbet etmeye Allahü teâlâdan haya eder. Bilakis İbni Salah ve ona tabi olanlar derler ki, ictihad üçüncü asırda kesilmiştir. İbni Salah’la o asır arasında üç asır vardır. O halde bizden altı yüzyıl önce kesilmiş demektir. İbni Hacer 899-974 (m.1494-1566) yıllarında yaşamıştır. O halde bize göre on asır önce kesilmiş oluyor. ...Şafii mezhebinin büyük alimlerinden olan İmam-ı Rafii (vefatı m.1227), Envar kitabında (Âlimler bugün müctehid bulunmadığına icma etmişlerdir) buyuruyor. ...Bu bilgileri daha geniş öğrenmek isteyen, Münavî’nin Şerh-i Kebir kitabına, Cem’-ül Cevami İbni Kasım haşiyesine, İbni Hacerin fetvasına, Şeyh Muhammed bin Süleyman Kürdî’nin fetvasına ve diğer usül ve fıkıh kitaplarına müracaat etsin. Bunlara bakınca âlimlerin, mezhebde müctehid kalmadığına ittifak ettiklerini görür. Nerde kaldı ki mutlak müctehid bulunsun.... Fahreddin Razî, İmam-ı Rafii ve Nevevî bildiriyorlar ki, bugün insanlar müctehid bulunmadığına dair söz birliği halindedirler.”

Not: Yukarıda ismi geçen bazı âlimler hakkında şu bilgileri buraya almakda fayda gördüm:

Yûsüf bin İsmâ’îl bin Yûsüf Nebhânî: Hayfada Eczîm kariyyesinde 1265 [m. 1849] de tevellüd, 1350 [m. 1932] Ramezân ayında Beyrutda vefât etdi. Ondördüncü asrın büyük âlimlerindendir. Câmi’ulezheri bitirdi. Çok kitâb yazdı. Vehhâbîleri red eden Şevâhid-ül-hak kitabı meşhurdur.

Abdürraûf-i Münâvî: Şâfi’î âlimi idi. 924 [m. 1518] de tevellüd, 1031 [m. 1621] de Kâhirede vefât etdi. Çok kitâb yazdı. Künûz-üd-dekâ’ık kitâbı, [1285] de İstanbulda basılmışdır. İçinde onbin hadîs-i şerîf vardır.

İbni Hacer: Şihâbüddîn Ahmed bin Muhammed Hiytemî, Mekke-i mükerremenin büyük âlimi ve Şâfi’î fükahâsından idi. 899 [m. 1494] da tevellüd, 974 [m. 1566] de Mekkede vefât etdi. Fetvâları ve Savâ’ık kitâbı ve Minhâc şerhı olan Tuhfesi ve Zevâciri ve Kalâid-ül-ukbân kitâbı çok kıymetlidir. Savâ’ık-ul muhrıka ve Hayrât-ül-Hisân El-i’lâm bi-kavâti’il-islâm meşhur kitabları arasındadır.

Süyûtî: Celâleddîn Abdürrahmân bin Muhammed, Şâfi’î âlimlerinin büyüklerindendir. Hadîs imâmı idi. 849 [m. 1445] da Mısrda tevellüd, 911 [m. 1505] de orada vefât etdi. Her biri çok kıymetli olan, beşyüzden fazla kitâb yazdı. Çoğu Mısrda ve Avrupada ve İstanbulda basıldı. Dahâ yirmiiki yaşında iken, Celâleddîn Muhammed bin Ahmed Mehallînin İsrâ sûresine kadar yapdığı ve [864] de vefât edince, yarıda bırakdığı tefsîri temâmladı. Bunun için Celâleyn tefsîri denildi. Ahmed Sâvînin bu tefsîre hâşiyesi meşhûrdur. Almanca (Meyer Lexikon) adındaki kitâbda, (Yorulmadan, yılmadan yazan Süyûtînin üçyüzden fazla eseri vardır) diyor. Yetîm olarak büyüdü. Sekiz yaşında hâfız oldu. Tefsîr, hadîs, fıkh, nahv, me’ânî, beyân, bedî’ ve lügat ilmlerinde mütehassıs oldu.

Derleyen: Murat Yazıcı

Son güncelleme: 15 Şubat 2014

Yazıların Kaynakları

Bu sayfadaki yazılar genel olarak şu iki kategoriden birine girmektedir:
1. Gazete, dergi veya kitaplardan alınmış kısımlar veya makaleler. Bunların yazarları ve hangi kaynaktan alındığı açıkca belirtilmiştir. İstifadeli olduğunu ve mühim bilgiler ihtiva ettiğini düşündüğüm yazıları -muhtevalarını değiştirmeden- buraya aldım. Bu tür yazılarda ifade edilen görüşler yazarlarına aittir.
2. Kendi araştırmalarıma dayanan, çeşitli kitaplardan ve makalelerden istifade edilerek derlenmiş yazılar. İstifade edilen kaynaklar listelendikten sonra genellikle "Hazırlayan: Murat Yazıcı" ifadesi yazının sonuna eklenmiştir.
Bu sayfadaki yazıların mühim bir kısmını çeşitli forumlarda yayınlamıştım. Bu tür yazılarımı düzeltmeler ve ilaveler yaparak burada toparladım. Gerektiğinde eski yazılara yeni belge ve bilgiler ekliyorum.
Not: Sayfanın sol üst köşesindeki rakam, 3 Ocak 2009'dan bu yana bu sayfanın kaç kere görüntülendiğini göstermektedir. Bu rakama blog yöneticisinin girişleri dahil değildir.

Yazıların Kullanım ve Dağıtımı Hakkında

Bu sayfadaki yazıları kopyalayabilir ve kullanabilirsiniz. Buradaki herhangi bir yazıyı başka bir sitede yayınlarsanız, bu sayfaya ( http://muratyazici.blogspot.com/ ) bağlantı vermenizi rica ederim. Zamanla ilave başlıklar eklemenin yanı sıra, mevcut başlıklara da yeni belgeler eklemeyi planlıyorum. Bu sayfaya bağlantı verildiği takdirde, her okuyucu ilgilendiği yazının en yeni haline ulaşma imkânına sahip olacaktır.

İrtibat

Teklif, tavsiye, düzeltme ve ikazlarınızı (E-mail) adresimi kullanarak bana duyurabilirsiniz: yazici.murat95@yahoo.com.tr. Yazdıklarınızı başkalarının da görmesini isterseniz, ilgili yazıya "yorum" gönderebilirsiniz. Yorumlar gönderildikten ancak bir süre sonra sayfada yayınlanabilmektedir. (Not: Soru sormak için lütfen yorum göndermeyiniz; yorumların çoğunu yayınlayamıyorum. Ancak e-mail mesajlarının hepsine cevap veriyorum.)