Ehl-i Sünnet Müdafaası

Ehl-i Sünnet Müdafaası

Bu sayfayı hazırlamaktaki maksadım "Ehl-i sünnetin müdafaası" için bir bilgi ve belge bankası meydana getirmektir. Faydalı olacağı ümidi ile başladım. Allahü teâlâ hâlis niyet, hayırlı netice ve muvaffakıyet nasib etsin. Bu sayfayı ziyaret eden kardeşlerimden hayır dualarını istirham ederim. (Daha fazla bilgi için sayfanın altına bakınız.)

24 Temmuz 2007 Salı

Dinde Reformcular

DİNDE REFORMCU YAKLAŞIMLAR VEYA DİNÎ MODERNİZMİN YÜKSELİŞİ -I-

Abdülkadir Coşkun

Günümüzün en çok tartışılan konularından birisi de modernizm meselesidir. Bu konu hakkında pek çok kitap, makale ve sempozyum bildirileri yayınlanmıştır. Ancak konuyla ilgili yapılan tartışmalara bakıldığında problemlerin açık bir şekilde ortaya konulamadığı görülmektedir. Özellikle bir kısım müslüman düşünürlerce yapılan modernizm tartışmalarına ufak bir göz atıldığında modern dünya karşısında duyulan eziklik ve aşağılık kompleksinin çok şiddetli hissedildiği ve bunun neticesinde tartışmaların te'sirsiz kaldığı hemen göze çarpmaktadır. Şunu çok rahat bir şekilde söyleyebiliriz ki; modernizm beşerî olan ve ilâhî vahiy ile bağını kesmiş olanı kastedmekte; din ise, ilâhî olan her şeyi ve onun beşerî plândaki tezâhür ve tecellilerini kastedmektedir. 'Modern' kelimesine çağdaş, yenilikçi, yaratıcı ve asra uygun gibi pek çok anlamlar verilmektedir. Dolayısıyla modernist, kendisini bu sıfatlarla da ifade etmektedir. Bir modernist için mevcud bir fikrin veya kurumun hakikatin bir yönüne isabet edip etmediği önemli değildir; onun için önemli olan o fikrin veya kurumun modern olup olmamasıdır. Aslında 'modern', çağdaş/asrî veya muasır demek değildir. Tam tersine 'modern' mevcud olan her şeyi idare eden ilâhî vahiy ile insana bildirilen değismez ilkelerden kopmuş demektir. Demek ki modernizm dinin zıddıdır.

Modern düşünceyi belirleyen insanın aklı ve duyularıdır. Modern düşünce, insanın üzerinde herhangi bir yüksek ilke tanımamaktadır. Din yani İslâm ise insan üstü bir ilke tanımakta, ilâhî vahyi merkeze almaktadır. Dolayısıyla müslüman, uhrevî gerçeklerin yani dünyanın geçici olduğunun ve asıl yurdunun ahiret olduğunun farkındadır. Müslümanın kılavuzu ilâhî vahiy olduğundan, ona göre insanın zihni ve aklı vahyin nuruyla aydınlanabilir.

Dinî Modernizm Meselesi

Modern düşünceyle ilgili yukarıda yaptığımız birkaç mülâhazadan sonra dinî modernizm meselesine geçebiliriz. Dinde reform yapma heveslilerinin niyetleri modern düşünme tarzının sonuçlarından biridir. Bu tür düşünce sahiblerine modernist, reformist veya reformcu denilmektedir. Modern İslâm düşüncesinin fikrî, zihnî ve amelî plânda tahrif etmek ve şeffaflığını bulandırmak istediği şey din yani İslâm'dır. Fakat modernistlerce yapılan saldırılar ehl-i sünnet üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bugün tam manasıyla bir Ehl-i Sünnet düşmanlığı söz konusudur. Modern İslâm düşüncesi, kişiye göre İslâm imajını yerleştirmek istemekte, İslâm'ın bize ne dediğini değil, bizim İslâm'dan ne anladığımızı gözetmektedir. Modernist/reformist çevreler bunu yaparken tecdid mefhumunu istismar etmekte, kendilerini topluma müceddid olarak tanıtmaktadırlar. O halde bunların çarpıttığı bu kelimenin asıl manasını ve reformla olan farklarını inceleyelim.

Tecdid ve Reform Farkı

Tecdid demek; zaman geçtikçe Kur'an ve Sünnet'te aslî şeklini kaybetmeye yüz tutan bazı uygulamaların yeniden aslî şekline döndürülmesine denir. Yani tecdid, müslümanların kendilerini yenilemelerinin adıdır. Burada dinde değiştirme, eksiltme veya fazlalaştırma söz konusu değildir. Reform ise, bir şeye yeniden şekil vermek, yeni bir biçim vermek demektir. Bu ise, İslâm için söz konusu olamaz. İslâm'da reform isteyen bazı çevreler açıkça bu taleplerini belirttikleri halde, bazı İlahiyat Fakülteleri'nde müçtehid geçinen birtakım hocalar tecdid mefhumunun arkasına sığınmakta, fakat neticesi reform isteğiyle aynı olan bir talepte bulunmaktadırlar. Reformcuları 'idrak yüzkaraları' olarak vasıflandıran merhum Üstad Necib Fazıl'ın şu cümleleri, reformcuların kafa yapılarını ortaya koyması bakımından bize kâfidir:

"Reformcuların toplu olarak bütün iddialarını demetleyecek ve onları mücerret ilim ve hakikat gözüyle inceleyecek olursak ereceğimiz gerçek şu olacaktır ki, bunlar bir baştan öbür başa, Batı akliyeciliği karşısında afallamış, sonradan aynı Batının 20. Asırda aynı akliyeciliği iptale kadar giden fikir çilesinden nem bile kapamamış, Doğunun özüne giremezken Batının kabuğunu olsun görememiş idrak yüzkaralarıdır."(1)

Dinî Modernizmin İslâm Alemine ve Ülkemize Yayılışı

Dinî modernizmin en temel özelliği İslâm'la ilgili yapılmış Batı kaynaklı çalışmalara dayanmasıdır. Günümüzde müsteşrik çalışmalarının yani İslâm'la ilgili yapılan Batı kaynaklı çalışmaların geçtiğimiz yıllara göre yoğunluğunu yitirmesi onların davalarında başarısız olduklarını göstermemektedir. Belki bu çalışmalara artık ihtiyaç duymadıkları söylenebilir. Zira onların yaptıklarının aynısı bugün daha ustaca bir şekilde yerli müsteşrikler tarafindan icra edilmektedir. Maalesef bugün İslâm aleminin her köşesinde adına 'geleneksel' denilen fakat aslına bakıldığında ifadesini Kur'an ve Sünnet'te bulan en temel akidevî ve amelî mevzûlara karşı bir başkaldırı söz konusudur. Sözkonusu başkaldırının ülkemizde de bazı kişi ve kurumlarca yürütüldüğü bilinmektedir. Ne zaman Ramazan ayı gelse veya müslümanlar için önem arzeden bir güne ulaşılsa bahsettiğimiz kişi veya kurumlar devreye girmekte, televizyonlara çıkıp milletin kafasını karıştırmakta hatta İslâm tarihi boyunca hiç bir şekil ve surette söylenmemiş cümleler sarf etmektedirler. Dün camilere kilise gibi sıralar konulmasını, camilerde musikî aletlerinin çalınmasını isteyen modernist sapıklar(2), bugün başörtülü olduğu için üniversite kapılarında sürünen kız ögrencilerin devlete karşı geldiğinden dolayı günaha girdiğini söyleyebilecek hayasızlığı ve seviyesizliği gösterebiliyorlar. İslâm ümmeti hiçbir dönemde bugün olduğu gibi dininin ayaklar altına alınmasına izin vermemisti.

Osmanlı'nın yıkılma sürecine girmesiyle İslâm alemi dört bir yandan sömürülmeye başlanmış ve müslümanlar tüm yönleriyle perişan olmuşlardı. Yapılması gereken şey ümmetin canlanmasını yeniden temin etmek için gerekli reçeteleri vermekti. Nitekim öyle de oldu, alimlerimiz ellerinden ne geliyorsa yaptılar. İşgalci güçlere karşı İslâm aleminin her köşesinde kitaplar yazıldı, vaazlar verildi. Fakat bazı kişiler hastalığın teşhisini yanlış koydular. Kusurları hastada arayacaklarına müesseselerde aradılar. Mevcud ne kadar hayatî müessese varsa hücum eden, mezheblere ve eski alimlere söven bir zihniyet ortaya çıktı. Hatta kesin İslâmî ve imânî meselelere karşı beyanlarda bile bulunuyorlardı. Tabii ki bunlara karşı Ehl-i Sünnet alimleri sessiz kalmadı ve gerekli tenkidlerin yapıldığı kitablar yazıldı.

Ülkemizde modernist/reformist düşünceler 1970'li yıllardan sonra Mısır ve Pakistan taraflarından yapılan kitap tercümeleriyle daha bir ivme kazanmış, bugün ise iyice çığırdan çıkmıştır. Ülkemizde modernist/reformist düşünceyle ilgili tartışılan konular daha çok Cemaleddin-i Efgani, Muhammed Abduh, Reşid Rıza ve Fazlurrahman çizgisi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu kişilerce dillendirilen bazı konular günümüzde taraftarlarınca sürdürülmekte, fakat ilim ehli insanlar tarafindan yazılan eserlerle iddialari çürütülmektedir.(3) Modernist/reformist çevreler şeriatin dört delilinden olan icma ve kıyas'ı kabul etmediklerini her firsatta söylemekle birlikte, Kur'an ve Sünnet için aynı cesaretle konuşamamakta dolaylı yollarla kafalarda şüphe bırakmayı amaçlamaktadırlar. Gerçi açıkça Sünnet'i kabul etmediğini, hatta Kur'an'ı Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi Vesellem Efendimiz'in yazdığını iddia edenler bile bulunmakta ise de, bu konuda bütün modernistler aynı cesareti gösterememektedir. Bunda modernist/reformist çevreler içerisinde fikrî bütünlüğün olmaması bir yana, niyetlerinin anlaşılmasından korktukları da önemli bir etkendir. Ne acıdır ki bütün bu bahsi geçen düşüncelerin sahiplerinden bu topraklarda doğup büyümüs, fakat dinine ve insanına yabancı kalmış, hatta düşmanlık edenler olmuştur. İşte biz, bu yazı dizisinde modernist/reformist çevrelerin üstadlarının kim olduğunu, yaptıkları tahriblerin ve tahriflerin hangi boyutlara ulaştığını, ülkemizdeki takipçilerinin yaptıkları tahrifler ve sonuçlarını tek tek ve müşahhas bir şekilde incelemeye çalışacağız. Şimdi, modernist/reformist çizginin dört üstadını kısaca tanıtalım:

Cemaleddin Efganî

Cemaleddin Efganî, İran'ın Esedâbâd şehrinde doğdu. Necef medreselerinde tahsil gördü. Pek çok dil bilirdi. Son derece hareketli bir yapısı vardı. Daha sonra siyasî işlere bulaşmış, Mısır hükümeti kendisini sürgün etmiş, o da Paris'e giderek, orada Mısırlı ögrencisi Muhammed Abduh ile birlikte "el-Urvetü'l-Vüskâ" adlı bir gazete çıkarmıştır. Bilahâre İstanbul'a davet edilmiş, burada yaptığı bir konuşmadan dolayı devrin alimleri tarafından tenkid edilmiş ve İstanbul'dan kovulmuştur. Efganî, masonluğa intisab etmiştir. Hatta İngiliz belgelerine göre bir ilâha inanmayı şart koşan İskoç Mason Locası'na üye iken, buradan Allahsızlık ithamıyla kovulmuş, o da Allahsızlığın makbul sayıldığı Fransız Grand Orient Locası'na reis olmuştur.(4) Taraftarlarınca Efgani'nin masonluğu, davası uğruna yaptığı -ne davasıysa- bir iş olarak yorumlanmışsa da konunun ehlince yapılan tenkidlerle bunun bir safsata olduğu anlaşılmıştır. II.Abdulhamid Han'ın Efgani'yle ilgili söylediği şu sözlere bakarsak Efgani'nin nasıl birisi olduğu daha iyi anlaşılacaktır: "...Hilafet'in elimde olması sürekli olarak İngilizleri tedirgin etti. Blund adlı bir İngilizle Cemaleddin Efgani adlı bir maskaranın elbirliği ederek İngiliz hariciyesinde hazırladıkları bir plân elime geçti... Cemaleddin-i Efgani'yi yakından tanırdım. Mısır'da bulunuyordu. Tehlikeli bir adamdı. Bana bir ara Mehdilik iddiasıyla bütün Orta Asya müslümanlarını ayaklandırmayı teklif etmişti. Buna muktedir olamadığını biliyordum. Ayrıca İngilizler'in adamı ve çok muhtemel olarak İngilizler beni sınamak için bu adamı hazırlamışlar idi. Derhal reddettim. Bu sefer Blund'la işbirliği yaptı. Kendisini İstanbul'a çağırttım... Bir daha İstanbul'dan çıkmasına izin vermedim."(5)

1. BÖLÜM DİPNOTLARI

1) N. F. Kısakürek, Doğru Yolun Sapık Kolları -Arınma Çağında İslâm-, Büyük Doğu Yay., İstanbul 1978, s. 156
2) Daha önce bu konuyla ilgili yazdığımız bir yazıda 1928 yılında İlahiyat Fakültesi profesörlerinden bir grubun akıllarınca İslâmiyet'i ıslah(!) için hazırladıkları bir beyannâmeden pasajlar aktarmıştık. Bu pasajlar ve konuyla ilgili diğer yorumlar için bkz: Abdülkadir Coşkun, "Reformu Dinde Değil Kendimizde Yapmak" isimli makale.
3) Özellikle burada, son yıllarda modernistlerle ilgili takdire şâyan çalışmalar yapan Ebubekir Sifil'in Modern İslâm Düşüncesinin Tenkidi adlı seri kitabı zikredilmelidir. Yine Cemaleddin-i Efgani'yle ilgili Cemaleddin Efgani Etrafinda (Hakkında) Makaleler (İstanbul 1416/1996) adlı kitabiyla modernist/reformist kesimleri şoka ugratan Muhammed Reşad, modernist/reformist akımlarla ilgili yazmış olduğu kıymetli makaleleriyle Ali Nar Hoca ve tüm Ehl-i Sünnet cemaat, tarikat ve alimleri bu konularda ciddi hizmetler yapmışlardır.
4) Geniş bilgi için bkz. Alaaddin Yalçınkaya, Cemaleddin Efgani, İstanbul 1991, Osmanlı Yayınları, s. 131-132; Muhammed Reşad, Cemaleddin Efgani Hakkında Makaleler, İstanbul 1416/1996, s. 21, dipnot: 36
5) Abdulhamid Han, Sultan Abdulhamidin Hatıra Defteri (Haz. İsmet Bozdağ), İstanbul 1986 (8. Baskı), Pınar Yay., s. 73

DİNDE REFORMCU YAKLAŞIMLAR VEYA DİNÎ MODERNİZMİN YÜKSELİŞİ -II-

Modernizm ve özellikle dinî modernizm üzerine kaleme aldığımız bu yazının birinci bölümünde modernizmle ilgili tahlillerde bulunmuş ve dinî modernizmin başlıca temsilcilerinden olan Cemaleddin Efgânî’yi tanıtmaya çalışmıştık. Yazının sonunda ise II. Abdulhamid Han’ın Efgânî’yi ‘maskara’ olarak vasıflandırdığı cümlelerini nakletmiştik. Abdulhamid Han’ın Efgânî hakkında ‘maskara’ demesi İslâmî çevrelerde kalem oynatan birtakım yazarları rahatsız etmiş olacak ki, Efgânî’yi temize çıkarmak için Abdulhamid Han’a olmadık hakaretler etmişlerdir: "Abdülhamid’in Afgani hakkında “maskara adam” demesinin şerî bir önemi yoktur... Abdülhamid’in söylediği o söz niçin Sultan’ın kendisi için de geçerli olmasın.”(1) Bu gibi sözleri sarfedebilen insanların İslâmî çevrelerde kalem oynatabilmesi geçekten çok acı verici bir durum... Bugün hâlâ Efgânî’nin bâtıl davasını öve öve bitiremeyenler vardır. Meselâ son zamanlarda yayınlanan bir yazıda Efgânî ve çizgisi ile ilgili şunlar söylenmektedir: "... Afgani’nin İttihad-ı İslâm söylemi, İstanbul yönetimi tarafından 1872’den sonra kullanılmaya başlanmıştı. Bu söylem Afgani için tevhidi bilinçlenme süreci için ve batı yayılmacılığına karşı ibadi bir görevi ifade ediyordu, ümmeti yeniden ihya mücadelesinde stratejik bir içtihaddı.”(2) Tevhid-şirk edebiyatında mangalda kül bırakmayan, önüne geleni cehenneme postalayan(!) bu adamların hallerine bir bakın! Yukarıdaki cümlelerin sahibi aynı yazısında Vehhabilik adlı sapık mezhebin kurucusu olan Muhammed bin Abdülvehhab’dan övgüyle sözetmekte, kendince bazı yenilikçi(!) hareketlerini saydıktan sonra şöyle demektedir: "... Ve yine 18. yüzyılda mayalanan ve 19. yüzyılın başında Mısır, Osmanlı, İngiliz ittifakı sonucu engellenen Muhammed Abdülvahhab’ın ilk İslâm neslinin zindeliğini yeniden inşa amaçlı tecdit ve ıslah çabaları bir öykünmeciliği değil; İslâm’ın orijinine inmeye çalışan bir özgünlüğü ifade etmiştir.”(3) Herhalde bu iktibaslarla meselenin nerelere kadar gittiği daha iyi anlaşılmıştır. Efgânî’nin hayatı son derece karışık ve hareketli geçtiği için tafsilâtı kaynaklara havale ediyor, yalnız İstanbul’dan kovulmasına sebep olan konuşması ile Ernest Renan’la olan yazışmalarını ileride ele almak üzere Muhammed Abduh’un hayatına geçiyoruz.(4)

Muhammed Abduh

Muhammed Abduh Mısır’da doğmuş, Ezher’de yetişmiş ve İskenderiye’de ölmüştür. Efgânî’nin öğrencisidir. O da üstadı gibi mason olmuş, maddî mucizeleri inkar etmiş, sahih hadislere uydurma damgası vurmuş, Kadir gecesi gibi mübarek gecelerin hiçbir kıymeti olmadığını iddia etmiştir. Bütün bu iddiaları tek tek ele alınmış ve yanlışlığı ortaya konulmuştur. Abduh gibilerinin kimler tarafından destek gördüğüne dair zamanınında İngiltere’nin Mısır sömürge valisi Lord Cromer’in söylediği şu söz ibretliktir: “Kuşkusuz İslâmî reformist hareketin geleceği Şeyh Muhammed Abduh’un çizdiği yolda ümit vaadediyor. Ve o yolun yolcuları Avrupa’nın her türlü yardım ve teşviklerine lâyıktırlar.”(5)

Büyük âlim merhum Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi Abduh’la ilgili şunları söylemiştir: "... Şeyh Muhammed Abduh’a isnad olunan ıslâhâta gelince hülâsası şudur: Şeyh din sahasındaki sarsılmaz vukűfundan Ezher’i sarsıp ayırmış, mensubînini(mensuplarını) bu suretle lâdînîliğe(dinsizliğe) doğru geniş hatvelerle yürütmüştür. Fakat dinsizleri, dindarlığa doğru bir hatve bile attıramamıştır. Üstadı Efgani vasıtasıyla, masonluğu Ezher’e idhâl(sokan) eden odur.”(6)

Reşid Rıza

Aslen Bağdatlı olan Reşid Rıza, Trablus ve Şam’da okumuştur. Abduh’un talebesidir. O da üstadı gibi mucizeleri inkar etmiş, hadislerle ve icmâ ile hükmü kesinleşmiş pek çok meseleyi reddetmiştir.(7)

Fazlur Rahman

1919 yılında Pakistan’ın Hazara şehrinde doğdu. İlk, orta ve yüksek öğrenimini Pakistan’da yaptı. ABD’de Oxford Üniversitesi’nde doktorasını yaptı. Daha sonra farklı üniversitelerde öğretim üyeliğinde bulundu. 1988 yılında öldü. Türkiye’de en çok Ankara İlâhiyatlılar tarafından sevilir ve takip edilir. Nitekim Fazlur Rahman’la ilgili çıkardıkları dergilerde özel sayılar yapmakta ve kitaplar yayınlamaktadırlar. Hatta Ankara İlâhiyatın müctehid(!)lerinden olan ve Fazlur Rahman’la ilgili yaptığı çalışmalarla tanınan Adil Çiftçi, Fazlur Rahman’ın modernist olduğunu inkar etmemekte, bilakis onun yorumlarının ‘modern’ olduğunu; fakat ‘modernleşme’yi değil, -ne demekse- ‘İslâmî modernleşme’yi savunduğunu belirtmektedir.(8 ) Fazlur Rahman’ın öncelikli ilkesi Kur’an ve Sünnet’in tarihsel olduğudur. Bu iddiaları ilim ehli tarafından yazılan kitaplarla çürütülmüştür. (9)

Türkiye’deki Modernistler

Türkiye’deki modernist kesimler çok çeşitlilik arzederler. Kimi Efgânî, Abduh, Rıza ve Fazlur Rahman çizgisini olduğu gibi kabul etmekte, kimisi ise bu kişilerin İslâm’a hizmet ettiklerini belirtmekle birlikte hatalarının da olduğunu söylemektedir. Kimileri Kur’an ve Sünnet’in tarihsel olduğundan bahsetmekte, kimileri ise sadece icmâ ve kıyas’ı kabul etmemektedir. Bazıları Kur’an’ı Peygamberimiz’in yazdığını bile söyleyebilmekte, bazıları ise dolaylı yollardan giderek neticesi Din’in tahrifi olan mezhebsizlik, telfik ve herkesin ictihad yapması gibi söylemleri dile getirmektedir. Maalesef Türkiye’de akademisyenlik yapmak Efgânî ve Abduh meddahlığından geçiyor. İşin garip tarafı her şeye şüpheyle baktıklarını söyleyen ‘akademisyenler’ Efgânî ve Abduh’un ‘ne idüğü belirsizler’ takımından olduklarını gözden kaçırıyorlar. (10) Türkiye’deki en azılı modernistlerin isimlerini saymak gerekirse şu isimler söylenebilir: Yaşar Nuri Öztürk, Zekeriyya Beyaz, Salih Akdemir, Edip Yüksel, Süleyman Ateş, Hüseyin Atay ve Ankara İlâhiyat’ın çoğunluğu...

2. BÖLÜM DİPNOTLARI

1- Yaşar Kaplan, “Afgani Hakkındaki İddiaların Kaynağı”, 30 Mayıs 1994 tarihli Vakit Gazetesi, s. 3’den naklen Muhammed Reşad, Cemaleddin Efganî Etrafında Makaleler, İstanbul 1416/1996, s. 143
2- Hamza Türkmen, “İslâmcılık ve Safların Farklılığı”, Haksöz, sayı: 120, Mart 2001, s. 37
3- Hamza Türkmen, aynı yazı, s. 38
4- Efgânî’nin hayatıyla ilgili geniş bilgi için Muhammed Reşad ve Alaaddin Yalçınkaya’nın kitapları ile merhum Ahmed Davudoğlu Hocaefendi’nin Dini Tamir Dâvasında Din Tahripçileri (İstanbul 1980 [4.Baskı] , Sağlam Kitabevi) adlı kitabının 57-73 sayfalarına bakılabilir.
5- M. Muhammed Hüseyin, Modernizmin İslâm Dünyasına Girişi, (Trc. S. Özel), İstanbul 1986, İnsan Yayınları, s. 91-92 (Cromer’in 1905 yıllığının 7. maddesinden naklen).
6- Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Alem, Beyrut 1314 (3.Baskı), c. I, s. 133; Tercüme: İbrahim Sabri Efendi (Yazma), c. I, s. 111’den naklen Muhammed Reşad, s. 28.
7-Reşid Rıza’nın bozuk görüş ve fikirlerinin isabetli bir tenkidi için bkz. Hasib es-Samarrai, Dinî Modernizmin Üç Şövalyesi, (Trc. Ali Nar-Sezai Özel), İstanbul 1419/1998, Bedir Yayınları, s. 149-264. İşin ilginç tarafı bu kitabın Efgânîciler’in yoğun olduğu Ezher Üniversitesi’nde yapılmış bir doktora tezi olmasıdır.
8- Bkz. Adil Çiftçi, Fazlur Rahman İle İslâm’ı Yeniden Düşünmek, Ankara 2000, Kitâbiyât Yayınları, sh.9-10.
9-Fazlur Rahman’ın görüşlerinin topluca bir tenkidi için bkz. Ebubekir Sifil, Modern İslâm Düüncesinin Tenkidi II –Fazlur Rahman’ın Görüşlerinin Eleştirisi-1, İstanbul 1998, Kayuhan Yayınları; Modern İslâm Düşüncesinin Tenkidi III –Fazlur Rahman’ın Görüşlerinin Eleştirisi-3, İstanbul 1999, Kayıhan Yayınları.
10-Türkiye’deki akademisyenlik anlayışıyla ilgili güzel bir yazı için bkz. Said Aykut, “Türkiye’de Akademisyenlik, Zihin Eğitimi ve Strateji Üzerine”, Akademya Dergisi, sayı: 12, Ağustos 1999 (İki sayı bir arada), s. 61-63

DİNDE REFORMCU YAKLAŞIMLAR VEYA DİNÎ MODERNİZMİN YÜKSELİŞİ -III-

Modernizm ve özellikle dinî modernizm üzerine kaleme aldığımız bu yazının ikinci bölümünde dinî modernizmin başlıca temsilcilerini ele almış ve kısaca da olsa belli-başlı zaafiyet noktalarına temas etmiştik. Yazımızın bu üçüncü ve son bölümünde ise modernist zihniyetin Batı karşısında nasıl bir aşağılanmışlık kompleksine kapıldığına dair bir örneği, modernistlerin çeşitliliğini anlamak açısından modernistlerden yapılmış farklı nakilleri bulacaksınız.

Batı karşısındaki acziyete dair bir örnek: Efgânî’nin Renan’a cevabı(!)

Ernest Renan batılı bir filozof olup bütün dinlere düşmanlığıyla tanınır. Ernest Renan İslâm’ın gelişmeye mâni olduğu yönünde bir konferans vermişti. Renan konferasında özetle şunları söylüyordu:

“... İslâmiyet ilme ve felsefeye daima ezâ etmiş ve nihâyet onları boğmuştur... İslâmiyet’i müdafaa eden serbest fikir sahipleri onu tanımıyorlar. İslâmiyet, rûhâni ile cismâninin birbirine kaynaması, bir akidenin tahakkümü , insanlığa vurulan zincirlerin en ağırıdır... İslâmiyet, fethettiği memleketlerin fikrî ve rûhi varlığını ezmiştir... İnsan zekâsı için İslâmiyet yalnız zararlı olmuştur... Bir Müslümanı ayırt eden vasıf ilim düşmanlığıdır.”(1)

Bu hezeyanlara karşı ise Tevhidî hareketin sarsılmaz mücahidi(!) Cemaleddin Efgânî bakın nasıl cevap veriyor:

“İlmin tekâmülünde İslâm’ın bir mâni teşkil ettiği doğru ise de bu mâninin bir gün ortadan kalkmayacağını söylemek mümkün müdür? İslâm bu mevzuda diğer dinlerden hangi cihetle ayrılır? Bütün dinler kendi bünye ve üslublarına göre müsamahasızdırlar... (Hristiyan cemiyeti Hristiyanlık mânisini aştıktan sonra) hür ve serâzad terakki ve ilim yolunda ilerlemektedir. Halbuki İslâm cemiyeti henüz dinî vesayetten kurtulmamıştır... İslâm cemiyetinin de bir gün bu vesayet bağını koparacağı ümidini beslemekten kendimi alamıyorum. Batı cemiyeti için Hristiyan akidesi bütün şiddet ve müsamahasızlığına rağmen hiçbir zaman yenilemeyecek bir mâni olmamıştır. Hayır, İslâm’da bu ümidin beslenmediğini kabul edemem. Ben burada M.Renan’a karşı Müslümanlığı değil, barbarlıkta ve cehalette yaşamağa mecbur kalacak yüz milyonlarca insanı savunuyorum. Müslümanlığın, ilmi ve ilmî tekâmülü yok etmek isteği bir hakikatdir... (Din ehli) Bir öküzün arabaya koşulduğu gibi bir dogmanın, mezhebin esiri olarak şeriat ehli tarafından evvelce çizilmiş yolda aynen yürümeye mecburdurlar... Arab medeniyetinin (İslâm medeniyeti yerinde kullanıyor) dünyaya canlı bir parlaklık saçtıktan sonra nasıl birdenbire söndüğünü sormamıza müsaade edilmelidir. Bu meş’ale o zamandan beri nasıl tekrar yakılmamış ve Arab âlemi neden tekrar karanlıklara gömülmüştür? Bu noktada İslâm Dini’nin mesuliyeti tamamen meydandadır. Gayet açıktır ki (İslâm) Dini yerleştiği her yerde ilmi bertaraf etmek istemiş ve bu gayesini gerçekleştirmede, despotizmin yardımında çokça faidelenmiştir... Dinler isimleri ne olursa olsun birbirlerine benzerler. Dinlerin felsefe ile uyuşmaları mümkün değildir. Din insana iman ve itikadı zorla kabul ettirir halbuki felsefe, onu itikadlardan tamamen veya kısmen uzaklaştırır... Din üstün olduğu zaman felsefeyi bertaraf etmiştir. Felsefe hakim olduğu zaman ise aksi varid olmuştur. İnsanlık var oldukça Nass ile serbest tenkid, Din ve felsefe arasındaki mücadele bitmeyecektir. Bu hırslı mücadelede, hür düşüncenin galip gelmeyeceğinden korkuyorum.”(2)

Böyle bir cevapla karşılaştığında şaşkınlığını gizleyemeyen Ernest Renan, memnuniyetini şöyle belirtir:

“Şeyh’in vukufla yazılmış makalesinde, üzerinde gerçekten uyuşamadığımız yalnız bir nokta görüyorum”
“Şeyh’e haksız görünebildiğim bir cihet, vahye dayanan her dinin kendisini ister istemez pozitif bilime düşman gösterdiği ve Hrıstiyanlığın da bu bakımdan İslâmlıktan aşağı kalmadığı fikrini yeteri derecede geliştirmemiş olmamdır.”
“... Madem ki Şeyh Cemaleddin, muhtelif dinler hakkında eşit bir adaletle hüküm vermemi istiyor... Serbest düşüncelilerin bu muhtelif noktalar üzerindeki anlaşmazlığı derin bir anlaşmazlık değildir, çünkü İslâmlığın lehinde de olsalar aleyhinde de olsallar hepsi de aynı amelî neticeye varmaktadırlar: Müslümanlar arasında öğretimi yaymak... (Bu olursa) bizim Katolikler’den ayrıldığımız gibi İslâmlıktan ayrılacak seçkin şahsiyetler yetişecektir. –Şeyh Cemaleddin kadar seçkinleri herhalde az olacaktır-.”
“... Öyle zannediyorum ki, Müslüman memleketlerini uyandırıp kalkındıracak olan şey İslâmlığın kendisi değil onun zaafa düşmesi olacaktır... Bazı kimseler konferansımda Müslüman dinine mensup olanlara karşı düşmanlık sezmişlerdir. Bu hiç böyle değildir; İslâmlığın en büyük kurbanları Müslümanlardır.”
“...İnsan zekâsı asıl işine yani pozitif bilimin kurulmasına çalışmak istiyorsa, her türlü tabiatüstü itikaddan kurtulmalıdır... Hrıstiyan aydınları için dinî itikadların zararsız bir hal aldıkları hayırhah bir lakaydlık haline varmak bahis mevzuudur. Bu Hristiyan memleketlerinin aşağı yukarı yarısında olmuştur; İslâm memleketlerinde de aynı şeyin olmasını temennî edelim. Şüphe yok ki bu olduğu gün, Şeyh’le ben birlikte alkışlayacağız.”(3)

Herhalde bu iktibaslar maksadı anlatmaya kâfi gelmiştir. Farklı modernistler tarafından farklı konularla ilgili söylenmiş sözleri yorumu siz okuyucularımıza bırakarak gözler önüne serelim:

Kur’an-ı Kerim

"Kur’an’daki yasama ruhu, hürriyet ve sorumluluk gibi genel beşerî değerlerin, her zaman yeni bir yaşama biçimine bürünmesi şeklinde açık bir yön ortaya koyduğu halde, Kur’an’daki fiilî yasama, Kur’an’ın indirildiği o günkü Arap toplumunu, başvurulacak bir örnek alarak almak zorunda kalmıştır. Bununla, Kur’an’daki fiilî yaşamanın ezelî olduğu kastedilmiş olamaz. Bunun Kur’an’ın kadîm oluşu ile de bir ilgisi bulunamaz. Durum böyle iken İslâm fakihleri ve kelamcıları çok geçmeden meseleyi karıştırarak Kur’an’ın hukukla ilgili emirlerinin; şartları, yapısı ve iç bünyesi ne olursa olsun herhangi bir topluma uygulanacağını sanmışlardır.”(Fazlur Rahman)(4)

"Kur’an’ın matematiksel yapısının keşfi, önceden belirlenmiş bir hedef bulunmaksızın, çetin bir çalışma sonunda olmuştur. Dr. Khalife, 1973’te ilk bilgisayar verilerini yayınladığı zaman, şifreden, yani ortak payda 19’dan habersizdi. Bazı harflerin sıklık sayısı arasında ilgi çekici ilişkiler ve ortak bağlar bulmuştu. (Bu olaya tanıklık eden ulusal gazeteler, dergiler ve kitaplar elimizde bulunmaktadır.) Buna karşın, Dr. Khalifa 1974’ün başında bu sayılardan çoğunun 19’un katları olduğunu buldu. Böylece buluşunun Bölüm 74’te (El-Müddessir, Gizli olan) bağlantısını anladı. Bu, önceleri önsel istatistiklere dayandırılmıştı. Şifrenin buluşundan sonra, benim de dahil olduğum oldukça az kişi bu savı inceledi ve bunun daha ötesinde buluşlar yaptı. Bununla beraber, bu görgül araştırma, bizi daha sonra bazı değişikliklere ve pekiştirmelere götürdü. Örneğin, hepimiz Sûre 9’un (Tevbe) son iki cümlesinin aslî Kur’an’dan olmadığı sonucuna vardık.” (Edip Yüksel) (5)

"Kur’an-ı Kerim’i Hz Muhammed yazdı. Bu onun aslında bir iç konuşması. İnsanda Freudçu teoriye göre, bilinçaltı ve ortak bilinç vardır. Ortak bilince inilebilir. Kur’an içimizin bir ürünüdür, dışımızdan gelen bir şey değildir. Peygamberler duyarlı, yabancılaşmamış insanlardır. Bu insanlar ortak bilinç dışına inebilirler. Hz. Muhammed de ortak bilinç dışına inebilmiş bir insandır. Cebrail ise Hz. Muhammed’in ortak bilinç dışına inebilmesi sırasında kullandığı arka tipidir.” (Salih Akdemir) (6)

Sünnet ve Peygamberimiz’in konumu

"Soru: Hz. Peygamber de hüküm koyamaz mı? Cevap: Hayır, Hz Peygamber de Kur’an dışında hüküm koyamaz, koyar derseniz o da şirk olur. Hz peygamber Allah’ın kulu ve elçisidir. Elçi, temsilcisi olduğu kuvvetin tebliğcisidir, ortağı değil.”(Yaşar N.Öztürk)(7)

"Şürakâcı (şirk araçları) mukallitler hem bu insanlara (sahabe’ye) hem de tarihe yalan söyleterek muazzez Allah elçisinin ölümünden iki asır sonra Kur’an’ın on katına varan mişna (bu söz halife Ömer’in dir.) yığınını Hak Elçisine izafe edip Kur’an dışında başka bir din oluşturdular.”(Yaşar N.Öztürk) (8 )

"Bir takım süper manyaklar, ağızlarına odun sokuyorlar; sünnet diyorlar.”(Yaşar N. Öztürk) (9)

İcmâ

"Allah’ın kitabın da yer almayan bir hükmü koyan yaklaşım, adı icma da olsa bir ifsattır. Yani bozgun yaratmak... İşin esası şudur ki, Kur’an’da yer almayan bir yığın kabülü Muhammed ümmetine Allah’ın emri gibi empoze etmek için kullanılan yollardan biri de bu icma oyunudur. Bu din bir şirket dini değildir ki kurul veya konsil kararlarıyla yönetilsin...”(Yaşar N. Öztürk) (10)

Farklı konular

"Ben mezhep imamlarını kendimden büyük görmüyorum ki birinin yoluna gireyim. Bir meselede onlardan birinin görüşünü benimsiyorsam bir çok meselede muhalif kalabiliyorum. (Cemaleddin Efgânî)(11)

"Kader meselesi üzerinde Türkiye’de en önemli çalışmalardan birini yapmış olan Hüseyin Atay, sonuçta Kur’an’ın kadere iman diye bir anlayışa onay vermediğini söylemiştir.” (Yaşar N. Öztürk)(12)

"Komünizm öldüyse biz yaşamayalım. Komünizmin ölmesi demektir. Bunu söyleyenlere sadece açıyorum. Kur’an-ı Kerim’de de Komünizmin izlerine rastlanıyor. İslâm’da mülkiyet yoktur.” (Salih Akdemir) (13)

"... Sonuç olarak sünnî fıkıh mezhepleri ittifakla mut’a nikahının caiz olmadığı hükmünü benimsemişlerdir. Bu mezheplere mensup bir müftü mut’a nikahının cevazına durum ne olursa olsun fetva veremez. Ancak samimi olarak içtihad veya taklit yoluyla farklı görüşte olanlara da fâsık demeyiz.” (Hayreddin Karaman) (14)

"Soru: Geçimimizi banka faizindeki parayla sağlıyoruz. Haram mı? Cevap: Banka faizi haram değildir. İçiniz rahat olsun.” (Zekeriyya Beyaz) (15)

"Hayır efendim, adetli bayan her zamanki gibi, Müslüman, mübarek ve muhterem bir insandır. Sadece biraz rahatsızdır. Dolayısıyla duasını da oyapar, Kur’an’ı da okur, hatta isterse namazını da kılar, orucunu da tutar.” (Zekeriyya Beyaz) (16)

3. BÖLÜM DİPNOTLARI

1- Ernest Renan, Nutuklar ve Konferanslar, Ankara 1946, s. 183-205’den naklen Muhammed Reşad, Cemaleddin Efgânî Etrafında Makaleler, İstanbul 1416/1996, s. 254
2- Cemaleddin Efgânî, Journal des Débats Gazetesi, 18 Mayıs 1883, sh. 2, (Tercümesi: Alaaddin Yalçınkaya, Cemaleddin Efgani, İstanbul 1991, Osmanlı Yayınları, 144-151)’den naklen Muhammed Reşad, a.g.e., s. 255-256
3- Ernest Renan, Nutuklar ve Konferanslar, 208-212’den naklen Muhammed Reşad, s. 259-260
4- Fazlur Rahman, İslâm, (Trc. Mehmet Dağ-Mehmet Aydın), İstanbul 1981, sh. 47-48’den naklen Hamdi Döndüren, “Zamanın ve Şartların Değişmesiyle İslâmî Hükümler Değişir mi?”, İslâmî Edebiyat, Nisan-Mayıs-Haziran 2001, sayı. 33, s. 72-73
5- Edip Yüksel, Asal Tartışma, İstanbul 1998, Ozan Yayıncılık, s. 48-49
6- Salih Akdemir, “Kur’an-ı Kerim’i Hz. Muhammed Yazdı”, (Haber: Hatice İkinci), 23 Haziran 1995 tarihli Evrensel Gazetesi.
7- Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an’daki İslâm, sh. 656’den naklen Ebubekir Sifil, a.g.e., s. 48
8- Y.Nuri Öztürk, Kur’andaki İslâm, sh. 124’den naklen Ebubekir Sifil, a.g.e., s. 124
9- Nakleden Ali Nar, “Modernizm Nereden Koşuyor? Yahut Yenileşme’nin Boyutları”, Akademya Dergisi, sayı. 11, Şubat 1999, s. 100
10- Y. Nuri Öztürk, Kur’an’daki İslâm, s. 628 vd.’den naklen Ebubekir Sifil, a.g.e., s. 343
11- Mirza Lüfullah Han Esedâbâdî, Hakîkatu Cemaleddin Efgânî I, s. 106-128; Abdullah Kudsizâde, XIII/5-7, s. 364’den naklen Hamdi Döndüren, aynı makale, s. 73
12- Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an’daki İslâm, sh. 93’den naklen Ebubekir Sifil, Modern İslâm Düşüncesinin Tenkidi I, (Yaşar Nuri Öztürk’ün Görüşlerinin Eleştirisi), İstanbul 1999 (Gözden geçirilmiş 4. Baskı), Kayıhan Yayınları, s. 17
13- Salih Akdemir, aynı yazı
14- Hayreddin Karaman, İslâm’da Kadın ve Aile, s. 374’den naklen Ali Nar, s. 102
15- Z. Beyaz, Gerçek İslâm–Sorular ve Cevaplar-, 26 Ocak 2000 tarihli Takvim Gazetesi, s. 8
16- Z. Beyaz, Gerçek İslâm –Sorular ve Cevaplar-, 1 Temmuz 2000 tarihli Takvim Gazetesi, s. 8

5 yorum:

Murat Yazıcı dedi ki...

Salih Akdemir Bey şöyle bir açıklama yazmıştır (başka bir siteden aldık):

PROF. SALİH AKDEMİR'DEN (AÜ İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi)

SİTEMİZE BİLGİLENDİRME YAZISI:

Akademya'ya Doğru'nun Değerli Yetkilileri, Öncelikle Mübarek Ramazan Bayramınızı tebrik eder, Mübarek ayın İslam dünyasına ve bütün insanlığa hayırlara vesile olmasını Yüce Mevla'mdan niyaz ederim. Bugün, web sayfanızda Abdülkadir Coşkun bey tarafından yazılmış olan bir makalede, şahsım ve Fakültemle ilgili katılmadığım bir takım değerlendirmelere üzülerek tanık oldum. Söz konusu makalede, benim, 'Kur'an'ı Hz. Peygamber'in yazdığını' ifade ettiğim 23 Haziran 1995 tarihli Evrensel gazetesi kaynak gösterilerek ifade ediliyordu.

Gerçekten de söz konusu gazetede Hatice Ekinci tarafından kaleme alınan yazıda bu ifade yer alıyordu. Ama bu ifade kesinlikle bana ait değildir. Hatice Ekinci'yi ya da Gazete yetkililerine aittir. Duruma muttali olur olmaz, söz konusu gazeteye düzeltme yazısı gönderdim.

Gazete yetkilileri, hatalarını 24-07-1995 tarihli nüshalarında düzelttiler. Değerli kardeşimiz ve diğer başka kardeşlerimiz, anlaşılan, bu düzeltmeden habersiz bulunmaktadırlar. Ancak, böyle bir sözü hayatını Kur'an'a ve Onun Yüceltilmesine adamış birinden beklememeleri ve konuyu yazarı nezdinde soruşturmaları gerekirdi.

Gerçi aynı hataya bir zamanlar değerli araştırmacı -yazar, Şevket Eygi beyefendi de düşüp işliyordu. Kendisini durumdan haberdar edince, bu konuda yazı yazmaktan vazgeçti. Yine değerli araştırmacı-yazar, Mustafa Özcan beyefendi de bu ve diğer bazı konulardaki yanlış anlamalar ile ilgili 'Tekfir ve Lanetleşme' başlıklı yazımı, (Ekim) 95 yılında kendi sütunundan aynen yayınladı.

Ayrıca değerli büyüğüm Hüseyin Üzmez beyefendi, Akit gazetesindeki sütununda haberin çıkmasından sonra, söz konusu haberin, Evrensel gazetesinin bir uydurması olduğunu kamuoyuna bildirdi. Biz derslerimizde sürekli olarak, Kur'an-ı Kerim'in ilahi kaynaklı bir Kitab olduğunu vurgulamaktayız. İbn Arabî'nin ve Jung'un vahiyle ilgili görüşlerini, bu konuda bilgisi olmayanlar, genelde yanlış anlamaktadırlar.

Aslında her iki düşünür de Kur'an'ın ilahî bir Kitab olduğunu vurgulamaktadırlar. Yanlış anlaşılmaları gidermek amacıyla, yakın bir zamanda 'Jung'un vahiy anlayışı' ile ilgili bir Yüksek Lisans tezi yaptırdım. Benim, modernist olduğum görüşüne gelince, ben kendi adıma, böyle bir iddiayı benimsemem.

Daha önce de ifade ettiğim gibi, benim tek amacım, Kur'an-ı Kerim'in ve Hz. Peygamber (a.s)'in Sünnet'inin anlaşılmasına çalışmaktır. Durumu bilgilerinize sunar, gerekli düzeltmeleri en kısa zamanda gerçekleştireceğinizi bekler, bu vesile ile hepinize sağlık ve afiyetler diler, işlerinizde en üstün başarıları Yüce Mevla'mdan niyaz ederim. Allah'a emanet olunuz! Prof. Salih Akdemir (17 Kasım 2001)

Murat Yazıcı dedi ki...

YÜREKTEN TEŞEKKÜRLER

Akademya'ya Doğru'nun Değerli Yetkilileri; iletimi alır almaz, gerekli düzeltmeyi hiç gecikmeden web sayfanızda yayınlamanız beni son derece mütehassis etmiştir. Göstermiş olduğunuz bu nezaketten dolayı hepinize yürekten teşekkür eder, başarılarınızın devamını Yüce Mevla'mdan dilerim. Allah'a emanet olunuz!

NOT: Değerli kardeşlerim, benim yazım bir bilgilendirme, açıklama yazısı. Abdülkadir kardeşimizin yazısını tekzib eden bir yazı değil. Başlığınız, sanki, o kardeşimizin yazısını tekzib ediyorum şeklinde algılanabilir. Benim vurgulamak istediğim, kardeşimizin kaynak olarak gösterdiği gazetedeki haberin asılsız olmasıdır. Başka bir deyişle, tekzib, Evrensel gazetesine yöneliktir. Bu nedenle, başlığı: 'Salih Akdemir'den tekzib' yerine 'Salih Akdemir'den bilgilendirme' olarak sunacak olursanız, olası bir yanlış anlama ortadan kalkar diye düşünüyorum. Selamlarımla.

Prof. Salih Akdemir (18 Kasım 2001)

Murat Yazıcı dedi ki...

Hakkaniyet gereği Salih Akdemir'in açıklamalarını buraya koydum. Ancak, Akdemir'in tekzib etmesi gereken başka mülakat ve yazıları da var!

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=22766

Radikal Gazetesi'nde 3 Aralık 2001'de yayınlanmış bu röportajında çok tuhaf sözler sarfediyor.

Adsız dedi ki...

Selamun aleyküm,
Allah sizden razı olsun salih akdemir zehirli.org adındaki bir sitedede benzer bir yorum yapmış bilginiz olsun.Allah(cc)sizin gibi kardeşlerimizin sayısını arttırsın,çalışmalarınızda başarılar dilerim.
Allah yar ve yardımcınız olsun

Murat Yazıcı dedi ki...

Prof. Salih Akdemir'in Radikal'deki bazı sözleri şöyledir:

"Müslümanlar, Allah'ı nesneleştiriyor. 'Allah' diyorlar ama asıl taptıkları Allah değil. Manevi yönleri hiç yok. Asıl dinsizlik budur.
...
Mezhep 'görüş' demektir, bağlayıcılığı yoktur ama bizde bu kurumsallaşmıştır, din konumunu almıştır. Mesela Diyanet İşleri tüm fetvalarında Hanefi mezhebini esas alıyor. Diyanet'te diğer mezhepler yok, Alevilik hiç yok. Bu ilkelliktir.
...
Mezhep anlayışını savunanlarla bizim ayrıldığımız nokta şu. Biz 'Kuran'ın tarihselliği' diyoruz. Yani Kuran belli bir dönemde iniyor ve belli şartlara çözümler getiriyor. O çözümleri günümüze aynen aktaramazsınız.
...
Ben, başörtüsünün farz olmadığına inanıyorum."

Yazının tamamı daha evvel verdiğim bağlantıda bulunabilir. Salih Akdemir bu görüşlerin kendisine ait olduğunu teyid etmiş bulunuyor:

http://aldananlar.org/content/view/33/63/

Şu cümle de kendisine aittir:

"Başörtüsünün farzlığı konusuna gelince, benim görüşüme göre, açık bir emir olmadığı için farz değil, öneridir."

Bütün bunlara karşı, ilave bir yorum veya tenkid yapmaya ihtiyaç hissetmiyorum. Bir iktibasla bitireceğim:

Birisi size bu Din'in yüzyıllar boyunca yanlış/hatalı anlaşılıp yaşandığını söylüyorsa ya niyetinden, ya aklî dengesinden ya da istikametinden şüphe edin. Dördüncü bir şık yoktur. (Dr. Ebubekir Sifil, Milli Gazete, 10 Kasım 2007)

Yazıların Kaynakları

Bu sayfadaki yazılar genel olarak şu iki kategoriden birine girmektedir:
1. Gazete, dergi veya kitaplardan alınmış kısımlar veya makaleler. Bunların yazarları ve hangi kaynaktan alındığı açıkca belirtilmiştir. İstifadeli olduğunu ve mühim bilgiler ihtiva ettiğini düşündüğüm yazıları -muhtevalarını değiştirmeden- buraya aldım. Bu tür yazılarda ifade edilen görüşler yazarlarına aittir.
2. Kendi araştırmalarıma dayanan, çeşitli kitaplardan ve makalelerden istifade edilerek derlenmiş yazılar. İstifade edilen kaynaklar listelendikten sonra genellikle "Hazırlayan: Murat Yazıcı" ifadesi yazının sonuna eklenmiştir.
Bu sayfadaki yazıların mühim bir kısmını çeşitli forumlarda yayınlamıştım. Bu tür yazılarımı düzeltmeler ve ilaveler yaparak burada toparladım. Gerektiğinde eski yazılara yeni belge ve bilgiler ekliyorum.
Not: Sayfanın sol üst köşesindeki rakam, 3 Ocak 2009'dan bu yana bu sayfanın kaç kere görüntülendiğini göstermektedir. Bu rakama blog yöneticisinin girişleri dahil değildir.

Yazıların Kullanım ve Dağıtımı Hakkında

Bu sayfadaki yazıları kopyalayabilir ve kullanabilirsiniz. Buradaki herhangi bir yazıyı başka bir sitede yayınlarsanız, bu sayfaya ( http://muratyazici.blogspot.com/ ) bağlantı vermenizi rica ederim. Zamanla ilave başlıklar eklemenin yanı sıra, mevcut başlıklara da yeni belgeler eklemeyi planlıyorum. Bu sayfaya bağlantı verildiği takdirde, her okuyucu ilgilendiği yazının en yeni haline ulaşma imkânına sahip olacaktır.

İrtibat

Teklif, tavsiye, düzeltme ve ikazlarınızı (E-mail) adresimi kullanarak bana duyurabilirsiniz: yazici.murat95@yahoo.com.tr. Yazdıklarınızı başkalarının da görmesini isterseniz, ilgili yazıya "yorum" gönderebilirsiniz. Yorumlar gönderildikten ancak bir süre sonra sayfada yayınlanabilmektedir. (Not: Soru sormak için lütfen yorum göndermeyiniz; yorumların çoğunu yayınlayamıyorum. Ancak e-mail mesajlarının hepsine cevap veriyorum.)