Ehl-i Sünnet Müdafaası

Ehl-i Sünnet Müdafaası

Bu sayfayı hazırlamaktaki maksadım "Ehl-i sünnetin müdafaası" için bir bilgi ve belge bankası meydana getirmektir. Faydalı olacağı ümidi ile başladım. Allahü teâlâ hâlis niyet, hayırlı netice ve muvaffakıyet nasib etsin. Bu sayfayı ziyaret eden kardeşlerimden hayır dualarını istirham ederim. (Daha fazla bilgi için sayfanın altına bakınız.)

18 Ekim 2014 Cumartesi

Mehmed Âkif Efsânesi!

Aşağıdaki yazı Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci'nin bir makalesinden iktibas edilmiştir:

“Âkif Efsânesi!”

Hüzünlü bir tabiatı vardı. Midhat Cemal, “Hayatında nikbin (iyimser) olduğu günlerin yekûnu birkaç haftayı geçmez” der. Nitekim, kendi resminin altına şöyle yazmıştı: Dış yüzüm ağardıkça ağarmakta fakat/Sormayın iç yüzümün rengini: Yüzler karası/Beni kendimden utandırdı şimdi hakikat/Bana hiç benzemeyen suretimin manzarası. Bu tabiatı, eserlerine de aksetmiştir. Bir nebze bile gönüllere ferahlık verecek ifade bulunmayan şiirlerini okuyanları kasvet basar. Spora düşkündü. Hem Şark, hem Garb musikisini sever ve anlardı. Ney üflerdi. Udî Şerif Muhiddin Targan’ı çok beğenirdi. Mısır’da iken bile, plaklarını yanından eksik etmezdi...

Gelgitleri bol bir insandı. “Milletim nev-i beşerdir, vatanım rûy-i zemin” diyenlerden rahatsız olur; ama bunlarla aynı cemiyette bulunmaktan gocunmazdı. Fikret’i “Bir gün Allah’a söver; sonra bir az bol para ver; hiç utanmaz Protestanlara zangoçluk eder” diye hicveder; ama halifeye karşı beraber hareket etmekte mahzur görmezdi. “Alınız garbın ilmini, san’atını” der; ama garbın kültürü ile sanatının birbirine geçmiş olduğunu düşünmezdi. “Gidin saffet-i İslâmı Japonlarda görün” der; ama Japonların, ilim ve fen alacağız derken, nasıl garplılaştıklarından habersiz görünür. “Hele ilmiye, bayağıdan da aşağı bir turşu/Bâbı fetvâ denilen daire ümmî koğuşu” mısralarıyla ulemayı aşağılar. “Böyle âvâre düşünceyle yaşanmaz, heyhât/Mültekâ fıkhınızın nâmı, usûlün “Mir’ât”/Yaşanır, zannediyorsan, Baba Câferliksin [hapishaneliksin]” diyerek, Hanefî fıkhının esasını teşkil eden Mültekâ ve Mir’at’a hakaret eder.

“Ey bunca zamandır bizi te’dib eden Allah/Ey âlem-i İslâmı ezen, inleten Allah!/Nur istiyoruz, sen bize yangın gönderiyorsun/ Yandık diyoruz boğmaya kan gönderiyorsun/Madem ki ey adl-i ilâhi, yakacaktın/ Yaksaydın ya mel’unları, tuttun bizi yaktın/Yetmez mi musâb olduğumuz [uğradığımız] bunca devâhi [belâ]?/Ağzım kurusun yok musun adl-i ilâhi?/Yakmaz mı bu tufan bu duman gitgide Arş’ı/Hissiz mi kalır lücce-i rahmet [rahmet denizi] buna karşı?” diyerek sıfat-ı ilahîyi şüphe ile karşılar. Hatta “Cânileri, kâtilleri meydana süren sen/Cânideki, kâtildeki cür’et yine senden” diyerek şüphesini Cebrîliğe kaydırır. Öte yandan “Böyle bir şehidin mükâfatı ancak zaferdir/Vermezsen ilahi dökülen hunu hederdir” diyerek, zât-ı ilahîyi mecbur tutar.

Sözlerinde Vehhâbî tesiri sezilir: “Bu hakkı ne taştan ne de leşten istemeli?”, “Hakkın bu veli kulları taş türbeye girmez.” Modernizmin izi en çok şu iki meşhur mısraında görülür: “Doğrudan doğruya Kur’andan alıp ilhamı/Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı”; “Bu Kur’an inmemiştir, ne fal bakmak için/Ne de kabirde okumak için”. Çanakkale için yazdığı şiirdeki, “Bedr’in arslanları ancak bu kadar şanlı idi” mısraı, Sahâbe’nin en faziletlilerini aşağıladığı için tenkit edilir.

Mütevâzı, perhizkâr, sözünde inatla duran ve haksızlığa tahammülsüz mizacı sebebiyle çoklarında hürmet telkin ederdi. Şiiri müsabakaya sokulmadan millî marş olarak kabul edildiği için, verilen mükâfatı almamıştır. Öldüğü zaman geride bir kat elbise, bir şapka, bir mavzer, bir istiklâl madalyası, yastığı altında birkaç lira ve meşin kordonlu bir fakfon saat kaldı. İnsanlar, böyle yaşayanlara gayrı ihtiyarî hürmet duyarlar. Halbuki bazılarının nefsi, tevâzudan, fakirâne yaşamaktan beslenir. Efgânî’nin ağına düşürdüğü yegâne saf Müslüman elbette Âkif değildi; ama cemiyette oynadığı rol fazla oldu. Büyük âlim, hatta (tasavvufa uzaklığına rağmen) evliyâ olarak tanındı. Kemalistlerle sonradan ters düşer göründüğü için, geniş bir muhalif kitle tarafından (tıpkı Fevzi Çakmak gibi) sembolleştirildi. İnkılâp fırtınasından kaçanların sığınmaya çalıştığı bir liman olarak görüldü. Mekteplerde “Atatürk Köşesi”ne alternatif “Âkif Köşesi”; “Nutuk”a karşı “Safahat”... Bilen bilmeyen herkesi saran, şuursuzca bir hamasete dayalı “Âkif Efsânesi” doğdu. Buna, İbrahim Sabri, Ahmed Davudoğlu ve Kadir Mısıroğlu dışında hiç kimse itiraza cesaret edememiştir.

Kaynak: http://www.yazargundemi.com/yazi/173827/read

15 Şubat 2014 Cumartesi

Ahmed Davudoğlu: Efganî, Abduh ve Hamidullah

Ahmed Davudoğlu'nun (vefatı m. 1983) Dr.Zeki Çıkman (vefatı m. 2021) tarafından kaleme alınmış "Mi'râc ve Hamidullah: İmânımızla Oynamayınız" (Berekât Yayınevi, İstanbul, 1977) isimli esere yazdığı takdim aşağıda görülebilir. Ahmed Davudoğlu Hoca burada mühim bazı bilgiler vermektedir.

 
Not: Âlimlerimiz diyor ki: "Resulullahın aleyhissalâtu vesselâm Mekke’den Mescid-i Aksa’ya götürüldüğüne inanmayan kâfir, göklere ve bilinmeyen yerlere götürüldüğüne inanmayan ise bid'atçı [sapık] olur."

Murat Yazıcı

7 Şubat 2014 Cuma

Allahü Teâlâ Geleceği Bilmez Diyen Kâfirdir

Abdülaziz Bayındır demiş ki: "Allah kişinin kiminle evleneceğini bilmez! Allah geleceği bilmez!"

http://www.youtube.com/watch?v=X3bUMWYqn-A


(Haşa!)

İmam Birgivî rahimehullah diyor ki:

[Kaderiyye diyor ki:] "Allah her şeyi oluş anında bilebilir. Her şey oluş anında mevcud olur. Olmayan şey ise bilinmez. ..."

Sonra İmam Birgivî böyle diyenler hakkında diyor ki:

İşte böyle diyenler kıpkızıl kâfirdirler. Biz böylelerinin kadınlarıyla evlenmeyiz ve kızlarımızı da onlara vermeyiz. Cenazelerini teşyi etmeyiz.

Kaynak: Tarikat-ı Muhammediyye, Demir Kitabevi, s. 59.

Murat Yazıcı

30 Ocak 2014 Perşembe

"Kabir Ziyaretleri" Kitabı İmam Birgivî'ye Ait Değildir

İmam-ı Birgivî'ye atfedilen Ziyâretu'l-kubûr isimli kitap Türkçe'ye "Bid'at ve Müstehâb Kabir Ziyaretleri" ismiyle tercüme edilmiş ve yayınlanmış bulunuyor (Guraba Yayınları, 1997). Kitabın, İbni Teymiyye'nin talebesi ve bir kopyası olan İbni Kayyım'ın (v. 751/1350)  Iğâseti‟l-lehfân isimli kitabından istifade edilerek hazırlandığı kitabın başında ifade edilmektedir.

Son zamanlarda Vehhabîler nezdinde itibar kazanan bu kitap, 1965'te Riyad'da bastırılmış, daha sonra Türkçe'ye ve Bengal diline tercüme edilmiş. Hem Riyad baskısında, hem de bahis konusu tercümelerde kitabın yazarı olarak İmam-ı Birgivî rahimehullah gösterilmiş.

Ancak, 2010 senesinde Boğaziçi Üniversitesi'nde tamamlanmış olan bir yüksek lisans tezinde bu kitabın İmam-ı Birgivî tarafından yazılmadığı, gerçek yazarının Ahmed Rumi el-Akhisarî (vefatı h.1043/m.1633) olduğu delilleriyle ortaya konmuş bulunuyor:

Ahmet Kaylı, A critical study of Birgivi Mehmed Efendi’s (d.981/1573) works and their dissemination in manuscript form, Thesis (M.A.)-Boğaziçi University. Institute for Graduate Studies in Social Sciences, 2010.

Kitabın değişik kütübhanelerde mevcut el yazması nüshalarına bakılarak yapılan araştırmada, bu nüshaların hiç birinde İmam-ı Birgivî'nin ismi görülmemiştir. Öte yandan, Süleymaniye Kütübhanesi'nde mevcut bir nüshada (Fatih 5387, 71a-86b) kitabın Ahmed Rumi el-Akhisarî'ye ait olduğu açıkca yazılıdır.

İmam-ı Birgivî'nin bize sahih olarak ulaşmış eserlerine (meselâ, Risale-i Birgivî'ye veya Tarikat-ı Muhammediyye'ye) dikkatle bakıldığında, mücessime taifesinden olan İbni Teymiyye'den ve İbni Kayyım'dan etkilendiğine dair hiç bir işaret bulunmaz; hatta İmam-ı Birgivî'nin bahis konusu eserlerinde bu ikisinin isimleri bile geçmiyor.

Bu hususu İngilizce blogumda daha geniş olarak ele aldım:

http://ahl-al-sunna.blogspot.com.tr/2014/02/a-mis-attribution-to-imam-birgivi.html

Netice olarak, "Bid'at ve Müstehâb Kabir Ziyaretleri" isimli kitabın İmam Birgivî tarafından yazılmış olmadığı, İmam Birgivî'den takriben yarım asır sonra yaşamış olan Ahmed Rumi el-Akhisarî isminde, ilimce fazla bir şöhreti olmayan ve İbni Teymiyye'nin ve talebesi İbni Kayyım'ın Ehl-i sünnet dışı görüşlerinden etkilendiği anlaşılan bir yazar tarafından kaleme alındığı tespit edilmiş bulunuyor. Kitabın üzerinde "İmam Birgivî" ismini gören okuyucuların aldanmaması için bu gerçeğin bilinmesinde fayda vardır.

Murat Yazıcı


25 Ocak 2014 Cumartesi

İmam-ı Gazalî'nin İmam-ı a'zam Ebû Hanife Hakkındaki Sözleri

Bazı cahil ve sapık kişiler, İmam-ı Gazali'nin rahimehullah İmam-ı a'zam Ebû Hanife rahimehullah hazretlerini kötülediği yalanını yayıyorlar. Aşağıda, İmam-ı Gazali'nin kitaplarından bazı sayfaları naklediyorum. Bunlar dikkatle okunursa, kimsenin bu büyük âlimin İmam-ı a'zam'dan ancak hürmet ve övgü ile bahsetdiğinden şüphesi kalmaz.




Kaynaklar:

1. İhya tercümesi, Bedir Yayınevi, c.1, s. 75-76.
2. El-Mürşidü'l Emin tercümesi, Bedir Yayınevi, s. 22.

Hazırlayan: Murat Yazıcı

Şeyhülislam Ebussuüd Efendi Fetvalarında İstimdâd


IV. Evliya

872. Mes’ele: Zeyd, yerinden kalktıkta, yâ bir belâya giriftar ol­dukta, evliya ismin çağırsa şer'an ne lâzım olur?
Elcevap: Nesne lâzım gelmez.

873. Mes’ele: Zeyd, evliyâullahtan veya şühedâdan bir kimsenin mezarına, anlardan istimdâd için bir marîz iletip, anların ruhları için koyun kurban eyleyip, fukaraya tasadduk eylese şer'an Zeyde nesne lâzım olur mu?
Elcevap: Kurbanı Hak te'âlâ ta'zîmi üzerine eyleyip, seva­bını anların ruhlarına ihdâ edip, istimdâd ederse nesne lâzım gel­mez.

874. Mes’ele: Karaca Ahmed tekkesine hasta ve kurban ileten kimseler, "hasta anda varmakta şifâ gelir" deyu i'tikad eyleseler, şer'an o kimselere ne lâzım olur?
Elcevap: Şifâyı Hak te'âlâ hazreti cenabından bilip, Karaca Ahmedi bir abd-i sâlih i'tikâd ederse nesne yoktur.

Kaynak: M. Ertuğrul Düzdağ,  Kanuni Devri Şeyhülislamı Ebussuud Efendi Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, Enderun Kitabevi, Istanbul 1972.

Murat Yazıcı

6 Ocak 2014 Pazartesi

Cennet ve Cehennemin Ebedî Olduğunu İnkâr Küfürdür

Mustafa İslamoğlu'nun bu konuyla ilgili okuyucularını yanıltıcı sözlerini daha evvel bu blogda ele almıştım:

http://muratyazici.blogspot.com/2007/06/m-islamolu-okuyucularn-felakete-srklyor.html

Orada, "M. İslamoğlu'nun fena-i nar (Cehennemin sonluluğu) görüşünü benimseyip benimsemediği tam olarak anlaşılmıyor" diyerek açık kapı bırakmıştım. Aşağıdaki videoda ise bu fikrini (Cennetin de ebedî olmadığını söyleyerek) açıkça ifade ettiğini gördüm:



İmam-ı a'zam Ebu Hanife rahimehullah diyor ki:

"Cennetlik ve cehennemlikler girdikten sonra cennet ve cehennem yok olacaktır diyen kimse de orada ebedî kalışı inkâr ettiği için, kâfir olur." (Fıkhu'l Ebsat)

Murat Yazıcı


5 Ocak 2014 Pazar

Odessalı Hıristiyanlar ve Fethullah Gülen




Bütün dünya insanlığı için faydalı gayretlerde bulunan biri olarak, Odessa'lı Hıristiyanlara ne söylemek ve onlardan ne gibi dileklerde bulunmak istersiniz?

Fethullah Gülen: "Estağfirullah, bin defa estağfirullah. Yukarıda arz etmeye çalıştığım gibi, kimseye bir şey söyleme, yol gösterme mevkiinde değilim. İnsanlık için faydalı gayretlerde bulunduğum şeklindeki sözünüzü de sadece bir dua ve sizlerin bir teveccühü, hüsnüzannı olarak kabul edebilirim. Odessalı Hıristiyanların ise elbette rehberleri, din büyükleri vardır ve onlara söylenmesi gerekeni söylemektedirler. Bir Müslüman, yani dinlerin temel birliğine inanan biri olarak, onların söylediklerinin bir Müslüman'ın söylediğinden ve söyleyeceğinden farklı olacağını düşünmüyorum. Hz. İsa gibi, bizim nazarımızda ülü'l-azm, yani tarih boyu gelmiş peygamberler arasında en büyük beş peygamberden biri olan bir zatın ardından gitmek, onu takip etmek, yapılabilecek en güzel şeylerdendir. "

http://tr.fgulen.com/content/view/16939/11/

Görüldüğü gibi, F. Gülen burada diyor ki:

1. Odessalı Hıristiyanların ise elbette rehberleri, din büyükleri vardır ve onlara söylenmesi gerekeni söylemektedirler.

Cevap: Oradaki hıristiyanların rehberlerinin, din büyüklerinin papazlar olduğu izahtan varestedir. Bunlar ise kendi cemaatlerine küfür ve şirki öğretirler, aşılarlar. Bunların "söylenmesi gereken" şeyler olduğunu imâ etmek gerçekten anormal bir tavırdır.

2. Bir Müslüman, yani dinlerin temel birliğine inanan biri olarak, onların söylediklerinin bir Müslüman'ın söylediğinden ve söyleyeceğinden farklı olacağını düşünmüyorum.

Cevap:
"Dinlerin temel birliği" diyor. Bu Ahmed Şahin'in "amentüde ittifakımız var" sözünü hatırlatıyor.

Eğer birinci maddedeki sözünü, papazların kilisede cemaatlerine "hırsızlık yapmayın, zina etmeyin, dürüst olun vs." söylediğini kasdetmiştir diye te'vil etmeye çalışsaydık, bu ikinci ifadesi bu te'vil yolunu kapardı. Çünkü "Müslüman'ın söylediğinden ve söyleyeceğinden farklı olacağını düşünmüyorum" diyor. Halbuki, bir Müslüman onlara Allahü teâlânın bir (ehad ve vâhid) olduğunu, doğmamış ve doğurmamış olduğunu, Kur'an-ı kerimi, Muhammed aleyhisselamın Peygamberliğini, İslâm dinini anlatacak, onları cehennemden kurtarmaya çalışacaktır. Papazların cemaatlerine bunları anlatmadığını ve hatta bunların tam tersini söylediğini bilmeyen var mıdır? Veya, Odessalı veya başka yerdeki hıristiyanların İsa aleyhisselâmın ardından gitmediğini, Onun yolunda olmadıklarını, Onu takip etmediklerini burada izah etmeye acaba gerek var mıdır?

Son söz: Anlaşılan Gülen, Hıristiyanlarla bolca muhatab olmaktadır. Onlarla görüşürken, siyasî olayım derken, onların hoşuna gidecek şeyler söyleyeyim derken, bilerek veya bilmeyerek İslâm dinine aykırı bir sürü lakırdı etmektedir.

Murat Yazıcı

4 Ocak 2014 Cumartesi

Gülen'in İsa Aleyhisselâm Hakkındaki Yanıltıcı Sözü

Kendi web sitesindeki bir yazıda Fethullah Gülen diyor ki:

"Bazı Hadis-i Şeriflerde, yani Peygamber Efendimiz'in bazı sözlerinde Hz. İsa efendimizin Kıyamet'e yakın yeryüzüne ineceği beyan buyrulmaktadır. Bazı âlimler, bu hadisleri onun ceset-ruh beraber yeryüzüne inip, Allah'ın Dini adına önemli bir fonksiyon göreceği şeklinde yorumlarken, daha başka âlimler onu, Âhir Zaman'da Allah'ın Dini adına Hz. İsa'nın mesajında öncelikle temsil edilen maneviyat, ruhaniyet, haramlardan azamî kaçınma, azamî takva, zühd, anne-babaya tam iyilik, tıb, yani insanların maddî-manevî hayatlarını kurtarma ilmi ve gayreti, helâl yollardan kazanıp, kazançta haram yollara asla tevessül etmeme, insanlarla tam diyalog, hoşgörü, kavgadan-savaşlardan-çatışmalardan kaçınma, dost-düşman herkese iyilikte bulunma gibi İslâmî düsturların daha çok öne çıkacağı, çıkması gerektiği şeklinde anlamaktadırlar."

http://tr.fgulen.com/content/view/16939/11/

Gülen'in burada "...daha başka âlimler onu,..." diyerek yazdığı yanlıştır. Bunları söyleyen bir âlim bilmiyoruz. Eğer kaderi inkâr edecek veya -haşa- Allahü teâlâ geleceği bilmez diyecek kadar azgınlaşmış bazı zamâne din adamları akla gelirse, onlar "âlim" kategorisine girmez ve onların sapık sözleri on dört asırdır hiç bir âlimin inkâr etmediği bir husustan şüphe etmek için sebeb olamaz.

İmam-ı a'zam Ebu Hanife rahimehullah buyuruyor ki:

"Deccal'ın, Ye'cuc ve Me'cûc'un çıkması, güneşin batıdan doğması, İsa aleyhisselâmın gökten inmesi ve sahih haberlerde varid olduğu üzere diğer kıyamet alâmetleri haktır ve vuku bulacaktır." (el-Fıkhu'l-ekber)

Bu hususta burada yüzlerce âlimden nakiller yapılabilir; ancak aklı ve insafı olan için Ehl-i sünnetin reisinin bu ifadesi yeterlidir. Sadece "akademik bilgi" olarak, Yard. Doç. Dr. Ebubekir Sifil'in şu sözlerini buraya almakta fayda görüyorum:

"Sahabeden otuz civarında insan Efendimiz (aleyhi’s-salâtu ve’s-selâm)a ref‘ ederek, ona dayandırarak İsa (aleyhi’s-selâm)ın kıyamete yakın yeryüzüne ineceğini çeşitli bağlamlarda nakletmişler. Kimi uzun, kimi kısa. Kimi olayın şurasını anlatmış, kimi burasını… Ama bütün hepsinin müşterek noktası odur ki İsâ (aleyhi’s-selâm) kıyâmete yakın yeryüzüne inecek. ... Otuz küsür sahâbî ve yetmiş küsür merfû‘ hadis, otuz küsür de sahâbî sözü olarak nakledilmiş rivâyet. Yüz küsür rivayet bugün elimizde sağlam olarak mevcut ki, Hz. İsâ (aleyhi’s-selâm) yeryüzüne kıyâmete yakın inecek,.... Otuz küsür sahâbî râvî… bu Sahâbe’den bize doğru gelirken her tabakada artarak, kabararak gelen bir silsile.. Yani Sahâbe tabakasında otuz ise bu rakam, onlardan nakleden Tâbiûn sayısında biraz daha artacak, râvî sayısı artacak. Onlardan nakleden Tebe-i tâbiîn sayısı daha artacak, derken bize kadar şüphenin gölgesinin bile düşmediği bir tevâtür olarak gelecek." (Dâru’l-Hikme – Şubat 2006)

Nitekim, Ahmed Davudoğlu'nun hazırladığı Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi'nde şöyle yazılıdır:

"İsâ aleyhisselâmın âhir zaman­da yeryüzüne ineceğini bildiren mütevâtir hadislere muaraza eden ve onun öldüğünü gösteren tek bir hadis yoktur. Kur'ân-ı Kerîm onun öl­dürülmeden göğe çekildiğini haber verirken ve Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kıyamete yakın yeryüzüne indirileceğini bildirirken onun öl­meyip hâlâ sağ bulunduğuna inanmak elbette her müslümana farz olur. Bunda şüphe eden bilicma' kâfirdir." (c.2, s. 571)

Murat Yazıcı

1 Ocak 2014 Çarşamba

Mehmet Paksu'nun Yanlış İfadesi

"Sorularla İslamiyet" isimli sitede, Mehmet Paksu imzalı bir yazıda aynen şöyle denmektedir:

"Bu sözü "gökte Allah var", "üstümüzde Allah var" şeklinde söyleyenler de vardır. Fakat Allah yerde ve gökte aranmaz, O her yerdedir. Çünkü Allah’ın olmadığı hiçbir yer yoktur. O’na bir mekân ve yer isnat etmek söz konusu olamaz. Böyle bir şeyin olması da mümkün değildir."














Dikkat edilirse, bu ifadede açık bir tezad (çelişki) mevcuttur. Hem "O her yerdedir. Çünkü Allah’ın olmadığı hiçbir yer yoktur" diyor, hem de sonra "O’na bir mekân ve yer isnat etmek söz konusu olamaz" diyor. Halbuki, "O her yerdedir" denildiği zaman, O'nun (haşa) her mekânda olduğunu söylenmiş olur.

Burada geçen "O her yerdedir. Çünkü Allah’ın olmadığı hiçbir yer yoktur." ifadesinin caiz olmadığı aşağıdaki iktibaslardan görülebilir. Meşhur Mızraklı İlmihal'de diyor ki:

"Bir kimse Allahdan hâli [boş] yer yok dese veyâ Allahü teâlâ gökdedir dese, kâfir olur demişler." (Miftahu'l-Cenne-Mızraklı İlmihal, Bedir Yay., s.116)

Muhammed Hâdimî (vefatı m. 1762) rahimehullah diyor ki:

“Allahü teâlâ bize Arştan veya gökten bakıyor veya görüyor demek küfürdür....Yine Allahü teâlâyı dış uzuvla sıfatladığı veya onun kemâl sıfatlarından bir sıfatı nefy ettiği (kaldırdığı) zaman veya hülul [içine girmek] veya ittihad [birleşmek] ile [O'nu vasıfladığı zaman] yani Allahın âlemin içine girdiğine veya âlemle bir olduğuna kail olduğu zaman veya mekân ile onu vasıfladığı zaman da yine böylece kâfir olur.” (Berika, Kahraman Yayınları, c.2, s.445-446)

Feteva-i Hindiyye tercümesinde şu ifadeler var:

"Allahü Teâlâ için, mekân iddia eden kimse kâfir olur. "Allahın olmadığı, boş bir yer yoktur" diyen kimse, kâfir olur." (Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/312-319.)

İslâm âlimleri mecaz olarak “Allahü teâlâ her yerde hâzır ve nâzırdır" demişlerdir, ama "her yerdedir" dememişlerdir. Çünkü, "her yerdedir" dendiği zaman mecaz ortadan kalkmaktadır.

İskilibli Âtıf Efendi (şehid edilişi m. 1926) rahimehullah Mir’atü’l-İslam risalesinde şöyle diyor:

“[Allahü teâlâ] Mekândan, sağ, sol, arka, ön, alt, üst gibi cihetten ve yerlerde, göklerde bulunmaktan münezzehdir. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hak her yerde hâzır ve nâzırdır demek, ilm-i ilahisi her şeyi ihata edicidir, demektir. Yoksa zat ve vücudu her yerde hâzır ve nâzırdır, demek değildir.” (bkz. Çile Yayınevi'nin "Frenk Mukallitliği ve İslam" kitabı, s. 154)

Murat Yazıcı

Hakan Şükür'ün Konuşmasındaki Bozuk Söz

Hakan Şükür bugün Zaman Gazetesi'nin web sayfasında yayınlanan bir konuşmasında "yukarıda Allah var" (haşa) ifadesini kullanıyor. Zaman'ın haberi yazışından, bu sözü Fethullah Gülen söylemiş gibi anlaşılıyor:

AK Parti'den ayrılma kararını bir kaç kez Fethullah Gülen Hocaefendi ile istişare etiğini açıklayan Hakan Şükür, Hocaefendi'nin kendisine "Yukarıda Allah var. 'Hakan bey biz çok değer verdiğimiz, aynı hasletleri paylaştığımız insanların yanında olalım." dediğini aktardı.

Kaynak: Zaman Gazetesi web sayfası, 1 Ocak 2014

http://www.zaman.com.tr/gundem_hakan-sukur-sessizligini-bozdu_2190773.html


Hakan Şükür ve bu sözleri neşreden Zaman Gazetesi kullanılan ifadedeki arızayı görmüyorlar. Gazete'nin çift tırnak işaretlerini kullanmasından, "yukarıda Allah var" sözünün Gülen'e ait olduğu anlaşılıyor. Ancak, H. Şükür'ün konuşması videodan dinlenince, bu sözü H. Şükür kendisi söylemiş diye anlaşılıyor. Kesin olan husus, konuşmacının ve gazetenin editörlerinin en temel ilmihal bilgilerinden, Ehl-i sünnet itikadından habersiz oldukları gerçeğidir.

Feteva-i Hindiyye tercümesinde şu ifadeler var:

"Allahü Teâlâ'yı, "yukarıda", "aşağıda" diye vasıflandıran kimse, kâfir olur." (Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/312-319.)

Not: Burada maksadım kimseyi tekfir etmek değildir. Ancak, bu gibi tehlikeli sözlerden çok kaçınmak gerekir. Bu da ancak, Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdığı kitapları okumakla, dinimizi Ehl-i sünnet âlimlerinden öğrenmekle olur.

Murat Yazıcı

31 Aralık 2013 Salı

Bazı Nurcu Sitelerin Saptırıcı Yazıları

Bir grup Nurcu tarafından hazırlandığı anlaşılan "Sorularla İslamiyet" isimli bir sitede sorumsuzca yazılmış bazı yazılar gözüme çarptı. Bu yazılarda bazı mezhepsizleri, sapıkları ve zındıkları övüp müdafaa ettikleri görülüyor. Böylece okuyucularını yanıltıyor ve zehirliyorlar. Vaktim oldukça bunların bir kısmını blogumda ifşa ve tahlil edeceğim. İbni Teymiyye övgüsüyle dolu bir yazılarında, M. Sait Şimşek'ten naklen şöyle diyorlar:

"Hapsedilmesinin sebebi bazı muarızların haset ederek hakkında iftira ile onu yöneticilere şikayet etmeleri ve insanların câhil tabakasını onun aleyhine kışkırtmalarıdır. İbn Teymiyye'nin Allahu Teâlâ'nın sıfatlarını layıkıyla ispat etmesi karşısında âciz kalanlar onun mücessime olduğunu iddia etmişlerdir."

Bu ifadelerin ne kadar cahilce olduğunu görmek için blogumda mevcut vesika ve makaleleri gözden geçirmek yeterli olacaktır. Aşağıda vereceğim birkaç misal ışığında, "İbn Teymiyye'nin Allahu Teâlâ'nın sıfatlarını layıkıyla ispat etmesi" nasıl oluyormuş, bu siteyi hazırlayanlara soralım. Meselâ, İbni Teymiyye diyor ki:

ولو قد شاء لاستقر على ظهر بعوضة فاستقلت به بقدرته ولطف ربوبيته

"Şâyet dilese elbette bir sineğin sırtına oturur ve kudretiyle ve Rablığının lütfuyla o sinek onu yüklenir ve taşırdı." (Beyan Telbis el-Cehmiyye, 1/568.) 

Büyük âlim Muhammed Zâhidü’l Kevserî rahimehullah bu söz hakkında şöyle der:

"Allah sübhânehû ve teâlâ hakkındaki sözü işte budur. Sanki, ma'bûdunun sineğin sırtına oturması olmuş bitmiş ve kabûl görmüş bir iş de bununla, Allahü teâlânın, sineğin sırtından daha geniş olan Arşın üzerinde karar kılmasına delîl ileri sürüyor! Allah celle celâlühû bundan çok büyük bir yücelik ile yücedir. Bu Siczî’den, Harrânlı’dan [İbni Teymiyye'den] ve bu ikisinin yandaşlarından evvel, insanlardan, böylesi boş ve akılsızca bir söz söyleyen bir kimseyi bilmiyorum. (Allah celle celâlühû’nun) dileme(si)nin muhâle tealluk etmeyeceğini kim bilmez?!.. Bu, “dilerse, elbette yer, içer, evlenir, kendi gibisini yaratır” ve başka imkânı olmayan şeylerin söylenmesi gibidir. Allah celle celâlühû bunların hepsinden yücedir....Bu öyle bir cinnet getirmektir ki, üzerinde hiçbir cinnet getirmek yoktur. Allah, şunların (O’nu) vasfettiklerinden çok büyüktür. Kahrolsun kendisi için sineğin taşıdığı bir ma’bûd tasavvur eden. Onun gibisi, muhâtab alınmaktan düşen birisi olur." (Makâlatü’l-Kevserî)

Yine İbni Teymiyye diyor ki:

قال ابو سعيد والله تعالى له حد لا يعلمه احد غيره ولا يجوز لأحد ان يتوهم لحده غاية في نفسه ولكن نؤمن بالحد ونكل علم ذلك الى الله ولمكانه ايضا حد وهو على عرشه فوق سمواتة فهذان حدان اثنان

Der'u Te'ârudi'l-Akl ve'n-Nakl, 2/57

Nitekim, Ebu Hamid bin Merzuk rahimehullah bu sözün benzerini İbni Teymiyye'nin başka bir kitabından alarak şöyle cevap veriyor: "[İbni Teymiyye] ...mezkur kitabın [Minhacu's-Sünne'nin] c. 2, s. 29'da (min muvafati sarihi'l makul li sahih el-menkul) bahsinde der ki:

“Allahü teâlâya bir had (ölçü) olup, ondan başkası miktarını bilmiyor. Haddinin sonu tasav­vur edilmesi hiçbir kimseye caiz değildir. Ama haddi olduğuna ina­nacak ve hakkındaki bilgiyi Allahü teâlâya havale edecektir. Allah'ın mekanı için de had vardır. Allah Arş'ının üzerinde, göklerin üstündedir. İşte bu iki durum, O'nun iki haddidir (sınırıdır).”

İbn Teymiyye'nin bu sözleri hakkında derim ki: "Allah için had vardır, mekanı için de bir had vardır?" dediği bu iki sözünde, Rab­bi için cisim isnad ettiğinde, acaba akıllı kimse tereddüt eder mi? Allahü teâlâ ve tekaddes onun dediği bu yalanından uzaktır. Yine akıllı kimse, İbn Teymiyye'nin, "Onun bir haddi olup kendisinden başka kimse bilmez", kavlinden taa "Onun mekanı için de bir had vardır" kavline kadar dediği bu tabirinin arasında hata ve çelişki olduğunda tereddüt eder mi? Bu söz, "Allah'ın cismi vardır, ondan başka hiç kimse cismini bilmiyor" tabirinin benzeridir. Allah'a had isbatlamak, O'na mekan olduğunu söylemek, ancak şeytandan gelebilecek bir kuruntudan başka bir şey değildir. Allah'ın Kitabı, Peygamberinin sünneti, salih selef ile bütün Müslümanlar, İbn Teymiyye'nin bu hezeyanından uzaktırlar. Alla­hü teâlânın miktarı için (onun dediğine göre) bir had vardır ve mekânı olan Arş için de, bir had olunca, kendisi Arş'ın üzerindedir. Yalnız dört parmak kadar üzerinde kıyamet günü Muhammed sallallahü teâlâ aleyhi ve sellemi oturtacak bir yer boşluğu bırakır de­miş ve Teymiyyeci hocalar da Kur'an-ı Kerim'in bir ayet-i celilesinde geçen Makam-ı Mahmud'un bundan ibaret olduğuna itikad ediyor­lar, denilince, Allah'ın haddini O'ndan başka kimse bilmez diye na­sıl iddia ediyor? Allah alt taraftan Arş'ın sathına temas ediyormuş ve kendisi dört parmak kadar Arş'tan küçükmüş! Allah'ın sağ ve sol yanları olduğunu iddia ediyorlar. Allahü teâlâya olan haddin­den ancak yukarı cihetini bilmemişler ki, işte İbn Teymiyye'nin Allahü teâlâdan başka hiç kimse onu bilmez dediği had budur. Dille­rin hata söylemesinden, kalblerin yanlış düşünmesinden Allah'a sı­ğınıyoruz." (Bera'atü'l-Eş'ariyyin, Bedir Yayınevi, 1994; s.449-452)

Nitekim İbni Teymiyye diyor ki:

قال ابن تيمية في مجموع الفتاوى – (4 / 374) فَقَدْ حَدَثَ الْعُلَمَاءُ الْمَرْضِيُّونَ وَأَوْلِيَاؤُهُ الْمَقْبُولُونَ : أَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُجْلِسُهُ رَبُّهُ عَلَى الْعَرْشِ مَعَهُ .

"... âlimlerden ve makbul evliyâdan rivayet edilmiştir ki, Muhammed aleyhisselam Rabbinin Arşında Rabbinin yanında oturtulacaktır." (Mecmu'ul-Fetava, 4/374)

Ebu Hamid bin Merzuk rahimehullah der ki:

"Akıllı kimse, Makam-ı Mahmud'u bu hezeyanla tefsir eden kimsenin, onu şefaatle tefsir eden Resulullah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem ile mücadeleye kalkışan ve mü'minlerin yolunu takip etmeyen bir bid'atçı olduğunda tereddüt eder mi? Ve akıllı kimse İbni Kayyım'ın [ve hocası İbni Teymiyye'nin] yaydığı bu tecsim inancının batıllığında şüphe eder mi? Yine akıllı kimse, Peygamberin aleyhisselam Allahü teâlâ ile birlikte Arş üzerinde otururken O'na ortak olduğu konusunun korkunç bir iftira olduğunda tereddüt eder mi? Dilin sapıtmasından, kalbin bozulmasından Allahü teâlâya sığınıyoruz." (Bera'atü'l-Eş'ariyyin, s. 634)

Büyük Ehl-i sünnet âlimi İmam Ebû C'afer et-Tahâvî'nin (vefatı m.933) rahimehullah yazdığı ve Hanefî mezhebinin üç büyük imamının itikadî çizgisini yansıtan "Akîde"de şöyle denmektedir:

هذا ذكر بيان عقيدة أهل السنة والجماعة…. ومن وصف الله بمعنى من معاني البشر فقد كفر…. وتعالى الله عن الحدود والغايات والأركان والأعضاء والأدوات…. لا تحويه الجهات الست كسائر المبتدعات…. ولا نخوض في الله

"Bu Ehl-i sünnet vel cemaat akaidinin zikrinin beyanıdır... Kim Allahü teâlâyı beşer sıfatlarından biriyle vasıflandırırsa muhakkak kâfir olur... Allah, varlığı için birtakım sınır ve son noktalar bulunmasından, erkân, aza ve edevattan yüce ve beridir. Mahlukatı ihata eden altı yön O'nu ihata edemez...Allah'ın zatı hakkında derine dalıp düşünmeyiz/konuşmayız."

Molla Aliyyülkârî Mirkat-ul-Mefatih'de (1892 baskısı, 2:137 = 1994 baskısı, 3:300) der ki:

"Seleften bir cemaatın tamamı ve ayrıca daha sonra gelen âlimler de dediler ki: Allahü teâlânın belli bir fizikî yönde olduğuna inanan kâfirdir. Bunu açıkça ifade eden el-Irakî, Ebu Hanife'nin, Malik'in, Şafiî'nin, Eşarî'nin ve [İbni] Bakıllanî'nin ortak görüşünün bu olduğunu söylemiştir."

Aliyyülkârî bu fetvayı Fıkh-ı Ekber Şerhi'nde (1984 İlmiyye baskısı, s. 57) ve Şerhi Aynul İlim'de (1989 baskısı, 1:34) tekrar etmiştir.

Murat Yazıcı

Fethullah Gülen'e Bir İkaz: Dua Ederken Yukarı Bakılmaz

Hadis ve Şâfi'î fıkıh alimi İmam-ı Şa'rânî (vefatı m. 1565) rahimehullah "Dua ederken yukarıya bakmamak" başlığı altında diyor ki:

"Efendimizin sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem bizlere vasiyetlerinden birinde de, Allah'a dua ederken, dua ve hitabımızın mahiyeti ne olursa olsun, gözlerimizi yukarıya kaydırmamamız buyurulmaktadır..." (El-Uhudü'l-Kübrâ, Bedir Yayınevi, s.810)

Bir sayfa sonra diyor ki: "Buhari ve diğerleri merfuan şu hadisi anlatırlar: (Bazı kimselere ne oluyor ki, namaz kılarken gözlerini yukarıya dikiyorlar? Bu davranışlarına ya son verirler ya da gözlerinin yok olacağını bilmelidirler.)" (bkz. El-Uhudü'l-Kübrâ, Bedir Yayınevi, s.810-811 ve s.843)

Seyyid Alizâde (vefatı m. 1524) rahimehullah "Duanın Sünnet ve Edebleri" başlığı altında diyor ki:

"Duada sesini alçaltmalıdır. Edeb, huşû' ve hudû üzere olmalı, gözünü semâya kaldırmamalıdır." (Şir'at-ül İslâm tercümesi, Berekât Yayınevi, İst., 1979, s. 170)



Murat Yazıcı


23 Aralık 2013 Pazartesi

Ahmed Şahin'in "amentüde ittifakımız vardır" sözü üzerine-2

Bu hususu daha evvel ele almış ve Ehl-i kitab ile "amentüde ittifakımız" olmadığını açık bir şekilde izah etmiştim:

http://muratyazici.blogspot.com/2013/12/ahmed-sahinin-amentude-ittifakmz-vardr.html

Ahmed Şahin bahis konusu lafları yazdıktan sonra birçok yazar tarafından tenkid edilmişti. Bunlara cevaben şunları söyleyerek ilk yazdığını te'vil ile müdafaa etmeye çalıştığını görüyoruz:

"Türkiye Diyanet Vakfı'nın 11 kişilik ilim heyetine hazırlattığı İslam ilmihalinde, tüm dinlerin ittifak ettiği bu temel doğrular şu ifadelerle dikkatimize sunulmaktadır: İslam'a göre ilk peygamberin tebliğ ettiği din ile daha sonra gelen peygamberlerin ve son Peygamber Hz. Muhammed'in tebliğ ettiği din, temel nitelikleriyle aynıdır! Allah'a iman, peygamberlik müessesesi ve ahiret inancı hepsinde vardır!..? s. 10. Evet, bunlar semavi dinlerin hepsinde de değişmez doğrulardır. Bir bakıma ehli kitabın değişmeyen amentüleridir. Bizler de bu amentüde müttefikiz. "Ehli kitapla Amentüde ittifakımız var." derken de bu değişmeyen doğruları saymıştım geçmişteki bir yazımda. Çünkü biz de Allah'a, peygamberlere, meleklere, ahirete iman ediyoruz. Yani ehli kitapla bu değişmez doğrularda ittifak ediyoruz. Ancak ehli kitabın bazılarının bu doğruları tarif ve tavsif ederken yanlışa düştüklerini de görüyor, Allah'a babalık, peygambere de oğulluk ve krallık sıfatını isnat etmeleri gibi yanılgılarına da şahit oluyoruz. Onlardan bazılarının bu gibi yanlış tarif ve tavsiflerinin doğrusunu anlatma görevi de yine bize düşüyor." (15 Mart 2005)

Ahmed Şahin burada laf kalabalığı yaparak okuyucunun gözünü boyamaya çalışıyor. Ancak, biraz zekâsı olanlar bu yazdıklarındaki saptırmaları kolayca görecektir. Satır satır ele alıp cevap verelim:

Ahmed Şahin: "Türkiye Diyanet Vakfı'nın 11 kişilik ilim heyetine hazırlattığı İslam ilmihalinde, tüm dinlerin ittifak ettiği bu temel doğrular şu ifadelerle dikkatimize sunulmaktadır: İslam'a göre ilk peygamberin tebliğ ettiği din ile daha sonra gelen peygamberlerin ve son Peygamber Hz. Muhammed'in tebliğ ettiği din, temel nitelikleriyle aynıdır! Allah'a iman, peygamberlik müessesesi ve ahiret inancı hepsinde vardır!..? s. 10. Evet, bunlar semavi dinlerin hepsinde de değişmez doğrulardır."

Cevap: Evet, bütün Peygamberler aleyhimüsselam aynı imânı bildirmiştir. İnanılacak hususlarda farklılık yoktur. Musa aleyhisselama ve İsa aleyhisselama imân eden mü'minler de doğru inanca sahiplerdi. Ancak, bu mü'minlerin hepsi asırlar önce yaşamışlardı. Günümüzde, Muhammed aleyhisselama ve Kur'an-ı kerime imân edenler (yani, ümmet-i Muhammed) dışında böyle doğru inanca sahip olan kimse mevcut değildir.

Ahmed Şahin: "Evet, bunlar semavi dinlerin hepsinde de değişmez doğrulardır. Bir bakıma ehli kitabın değişmeyen amentüleridir. Bizler de bu amentüde müttefikiz."

Cevap: Şu anda hıristiyanların ve yahudilerin ellerinde mevcut Tevrat'ın ve İncil'in tahrif edilmiş (değiştirilmiş) olduklarını bilmeyen yoktur. Musa aleyhisselama ve İsa aleyhisselama imân etmiş mü'minlerden de kimse kalmamıştır. Şimdi "Ehl-i kitab" deyince, Allahü teâlâya şirk koşan hıristiyanlar ve İsa aleyhisselam ile Muhammed aleyhisselamı inkâr eden yahudiler anlaşılır ki, hepsi kâfirdir. Bunlarla Müslümanların "Amentüde ittifak" etmesi asla söz konusu değildir.

Ahmed Şahin: ""Ehli kitapla Amentüde ittifakımız var." derken de bu değişmeyen doğruları saymıştım geçmişteki bir yazımda. Çünkü biz de Allah'a, peygamberlere, meleklere, ahirete iman ediyoruz. Yani ehli kitapla bu değişmez doğrularda ittifak ediyoruz."

Cevap: Şimdi dünyada yaşayan yahudilerin ve bilhassa hıristiyanların "Allahü teâlâyı" bilmediklerini daha evvelki yazımda büyük İslâm âlimlerinden naklen yazmıştım. Hıristiyanların hemen hepsi Allahü teâlâya şirk koşmakta, İsa aleyhisselama tapınmaktadırlar. Bunlarla "amentüde ittifak" ettiğimizi söylemek, akıl tutulmasından öte bir cinnete işaret etmektedir. Hadi diyelim ki, dünyada bir yerlerde baba-oğul-kutsal ruh hurafesine inanmayan ve "Allah birdir" diyen bazı hayalî hıristiyanlar ve Allahü teâlâ hakkında tecsim inancında olmayan bazı yahudiler vardır. Bunlarla da "amentüde ittifak" ettiğimiz söylenemez. Muhammed aleyhisselama inanmayan, Peygamberlere aleyhimüsselam inanmış olmaz. Kur'an-ı kerime imân etmeyen, kitaplara inanmış olmaz. Hani nerede ittifak? Ahmed Şahin ilk yazısında diyordu ki: "Garip olan şudur ki ittifak ettiğimiz amentüyü öne geçirmiyor da ihtilaf ettiğimiz teferruatı ileri sürüp mutlak küfre karşı dayanışmamıza engel olarak görüyoruz. Halbuki temelde ittifak varken teferruattaki ihtilaflara takılıp kalmak makul değildir." Hiçbir Müslüman Muhammed aleyhisselama imân edilmesini "teferruat" olarak görmez.

Ahmed Şahin: "Ancak ehli kitabın bazılarının bu doğruları tarif ve tavsif ederken yanlışa düştüklerini de görüyor, Allah'a babalık, peygambere de oğulluk ve krallık sıfatını isnat etmeleri gibi yanılgılarına da şahit oluyoruz. Onlardan bazılarının bu gibi yanlış tarif ve tavsiflerinin doğrusunu anlatma görevi de yine bize düşüyor."

Cevap: Ahmed Şahin "bazılarının" diyor. Hıristiyanların ve yahudilerin, yani bugün dünyada yaşayan Ehl-i kitabın tamamı Peygamberimizi aleyhisselam ve Kur'an-ı kerimi inkâr etmektedirler. Bugünkü Hıristiyanların hemen tamamı baba-oğul inancına sahiptir. Ahmed Şahin ise "bazıları" diyerek safsata yapıyor. İşin doğrusu, meselâ, diyalog faaliyetlerinde muhatap aldığınız katolikler diyor ki:

"Tanrının birliği içinde üç şahıs vardır: Baba, oğul ve kutsal ruh. Bu üç kişi birbirinden ayrıdır. Baba tanrıdır, oğul tanrıdır, kutsal ruh tanrıdır, ama üç tanrı yoktur, bir tane tanrı vardır. Bu üç şahıs beraberce ezelîdir ve birbirlerine eşittir: hepsi de yaratılmamışlardır ve sonsuz kudret sahibidirler." (Katolik Ansiklopedisi)

(Hâşâ!)

Demek sizler "Halbuki temelde ittifak varken teferruattaki ihtilaflara takılıp kalmak makul değildir" derken, bu inanca sahip olanlarla "temelde ittifak" ettiğinizi ve bunlarla olan ayrılıklarınızı "teferruattaki ihtilaf" olarak gördüğünüzü söylüyorsunuz. Sözlerinizin ve işlerinizin zâhiri budur!

  



Allahü teâlâ sapmaktan ve şaşırmaktan tüm Müslümanları muhafaza buyursun. Âmin.

Murat Yazıcı

21 Aralık 2013 Cumartesi

Fethullah Gülen'in Anormal Bir Sözü

Fethullah Gülen taraftarı olduğu anlaşılan birilerinin hazırladığı bir site gözüme çarptı. Burada, "iftiralara" cevap vermek iddiasındalar. Siteye biraz göz gezdirdim ve gördüm ki, birçok mezhebsizi, reformcuyu, sapık şahısları övüyorlar ve müdafaa ediyorlar. Bu arada, Gülen'in sarf ettiği anlaşılan anormal bir sözü müdafaa etmek için yazdıkları bir yazıyı gördüm. Bahis konusu yazı aklıma, "merdi kıptî şecaat arz ederken sirkatin söyler" sözünü getirdi. Aynen naklediyorum:

"Fethullah Gülen Hocaefendi 23.11.1995 yılında, Savaş Ay ile yaptığı Röportaj’da :“Ben Cebrail Aleyhisselâmı çok severim. Onun mübarek ismi geçtiği zaman, gözlerim yaşarır; burnumun direği sızlar. Tabii ki mübarek yüzünü rüyada bile görmediğim bir melektir. Farz-ı muhal, o bile gelse Türkiye'de bir parti kursa, onun partisini bile desteklemem...” ... Hocaefendi de net bir uslub ile, çok sevdiği Cebrail (AS) bile gelse hiçbir Siyasi Oluşumun ne içinde ne de kat’i destekçisi olmayacağını beyan ederek, olayı reddetmiştir."

 

"Farz-ı muhal" olarak söylenmiştir diye savundukları bu söz, gerçekten anormaldir. Kaldı ki, konuşmasında "farz-ı muhal" dememiştir. Demiş olsaydı da, hüküm değişmezdi.

Muhammed Hadimî rahimehullah buyuruyor ki:

"Ta'zim edilmesi gereken şeylerden biri de meleklerdir. Onları istihfaf [hafife almak] gibi şeyler de şer'an yalanlama emâresi olup, onları yapmak ve söylemek de küfürdür.... Şayet (Falanın şehadetini dinlemiyorum, Cebrâil veya Mikâil olsa dahi) dese kâfir olur. Eğer, (Cebrâil veya Mikâil bile şâhid olsa kabul etmem) derse kâfir olur."

Kaynak: Berika, c.2, s.446-447, Kahraman Yayınları, İst.

Murat Yazıcı

Fethullah Gülen'den Tuhaf Sözler

F. Gülen'in, Papa'ya yazdığı mesajda geçen bazı ifadeler:

Pek muhterem Papa Cenapları,

... Yoğun gündeminizde bize zaman ayırarak sizinle müşerref olmayı bahşettiğiniz için zat-ı alilerinize en derin kalbi teşekkürlerimizi sunarız. ... Papa 6. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinler arası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik. ... Kendi memleketimizde şimdiye kadar çeşitli Hıristiyan mezheplerinin liderleriyle diyalog içinde olduk. Bu naçiz gayretlerin boşa çıkmadığını acizane ifade etmek isteriz. Amacımız bu üç büyük dinin inananları arasında hoşgörü ve anlayış yoluyla bir kardeşlik tesis etmektir. ... ...
M. Fethullah Gülen
Rabb'in aciz kulu
9 Şubat 1998


Gülen'in sözlerinin tamamı şurada bulunabilir:

http://tr.fgulen.com/content/view/1459/137/


Büyük İslâm âlimi İbni Abidin rahimehullah buyuruyor ki:

"Eğer bir Yahudi, Hıristiyan veya bir mecusî bir müslümana selâm verirse onu almakta herhangi bir beis yoktur. Lakin «Ve Aleyke»den baş­ka bir ifade kullanmayacaktır. Eğer bir zımmîye tebcil [saygı] maksadıyla selâm verirse küfre girmiş olur. Çün­kü kâfiri tebcil ve tazim etmek küfürdür. Eğer bir mecusîye [kâfire] tebcil niye­tiyle: «ey üstâd» dese küfre girmiş olur."

Kaynak: İbni Abidin-Reddül Muhtar Ale'd Dürrü'l Muhtar, Şamil Yayınevi: 15/506-508.

Başka muteber kaynaklarda da böyle yazılıdır. (Meselâ, bkz. Muhammed Hadimî rahimehullah, Berika, c.4, s.541, Kahraman Yayınları, İst.)

Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî rahimehullah buyuruyor ki:

"Kâfire ta'zim ederek hürmet göstermek veya zimmîyi [gayrı müslim vatandaşı] ta'zim [saygı] ile selâmlamak veyahut bir mecusiye ta'zim ile ya üstad demek küfürdür."

Kaynak: Ahmed Ziyâüddin Gümüşhanevî, Câmiu'l Mütûn Tercümesi, 7. baskı, Bedir Yay., İst. 1996, s. 157.

Murat Yazıcı

Ahmed Şahin'in "amentüde ittifakımız vardır" Sözü Üzerine

Zaman Gazetesi yazarı Ahmed Şahin şöyle demiş:

"Zaten dikkatlice bakıldığında görülecektir ki ehl-i kitapla temel noktalarda birlikteyiz. Daha meşhur ifadesiyle amentüde ittifakımız vardır. Çünkü Allah'ın gönderdiği kitapların hemen hepsinde tekrarlanan amentüdür: Allah birdir. Peygamberler haktır. Melekler vardır. Kitaplar gönderilmiştir. Ahiret vardır. Ölen insanlar bir gün dirilecek, yaptıkları iyiliklerin mükafatını, kötülüklerin de mücazatını göreceklerdir. Bu temel noktalar bir amentüden başkası değildir ve biz ehl-i kitapla bu amentüde müttefikiz. Garip olan şudur ki ittifak ettiğimiz amentüyü öne geçirmiyor da ihtilaf ettiğimiz teferruatı ileri sürüp mutlak küfre karşı dayanışmamıza engel olarak görüyoruz. Halbuki temelde ittifak varken teferruattaki ihtilaflara takılıp kalmak makul değildir."

Kaynak: Zaman Gazetesi, 17 Nisan 2000 Pazartesi

Yazının tamamı şurada görülebilir:

http://arsiv.zaman.com.tr/2000/04/17/yazarlar/14.html

Ahmed Şahin'in buradaki ifadeleri bozuktur, yanıltıcıdır ve düzeltilmelidir.

"Ehl-i kitab" ile kasdedilen kesimlerin ekserisini hıristiyanlar teşkil eder. Hıristiyanlar ise "Allah birdir" inancına sahip değildir. Bu konuyla ilgili olarak daha evvel yazdıklarıma müracaat edilebilir:

http://muratyazici.blogspot.com/2010/09/abdulaziz-bayndrdan-zrvalar.html

Öyleyse, hıristiyanlarla "amentüde ittifak ettiğimiz" nasıl söylenebilir?

Ahmed Şahin'in şu sözü de tuhaftır: "Garip olan şudur ki ittifak ettiğimiz amentüyü öne geçirmiyor da ihtilaf ettiğimiz teferruatı ileri sürüp mutlak küfre karşı dayanışmamıza engel olarak görüyoruz."

Her Müslüman bilir ki, İsa aleyhisselam için -haşa- "Allah'ın oğlu" diyen hıristiyanlar ve Muhammed aleyhisselamın ve İsa aleyhisselamın peygamberliklerini kabul etmeyen Yahudiler kâfirdir. Bunların Müslümanlardan farklılıkları "teferruat" değildir.

Bu tür arızalar sadece Fethullah Gülen grubunda değil, başka Nurcu gruplarda da görülmektedir. "Yeni Asya" grubundan tanıdığım bir Nurcu bizzat bana, "Dinlerarası diyalog Said-i Nursi'ye dayanır. Dinsizliğe karşı hıristiyanlarla ittifak ve ortak çalışmalar yapılır" mealinde görüş beyan etmişti. Halbuki, bir insan, dinsiz olmayıp da hıristiyan veya yahudi olursa, yine sonsuz olarak cehennemde ceza görecektir. 



Ayet-i kerimelerde buyuruldu ki:

"Ey iman edenler, Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin! Onlar, [İslam düşmanlığında] birbirinin dostudur. Onları dost edinen de onlardan [kâfir] olur. Allah, [kâfirleri dost edinip kendine] zulmedenlere hidayet etmez." (Maide 51)

"Elbette, ehl-i kitap olsun, müşrik olsun, bütün kâfirler Cehennem ateşindedir. Orada ebedi kalırlar. Onlar yaratılmışların en kötüsüdürler." (Beyyine 6)

Hadis-i şerifde de buyruldu ki:

"Cennete sadece Müslüman olan girer." [Buhari, Müslim]

İmam Nevevî rahimehullah Müslim Şerhinde diyor ki [köşeli parantez içindeki açıklamalar bu fakire aittir]:

Kaadi lyâz şunları söyler:

"Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin Hz. Muaz'a, evvela yemenlileri Allah'ı tevhîd ve Muhammed aleyhisselamın peygamberliğini tasdike da'vet etmesini emir buyurması, onların Allahü Teâlâ'yı bilmediklerine delildir"

Yahudilerle hıristiyanlar hakkında hâzik kelâm ulemasının mezhebi de budur. Yahudilerle hıristiyanlar her ne kadar ibadet ederek ellerindeki sem'i deliller icâbı Allah'ı bildiklerini göstermek isterlerse de onlar hakikatta Allah'ı bilmezler.

Gerçi akıl, bir peygamberi tanımayan kimsenin Allahü Teâlâ'yı bilmesini mümteni' saymaz ama böylesi hakkında Kaadi Iyaz şöyle der:

«Allah'ı mahlûkatına benzeten ve onu cisimleştiren yahudilerle ona çocuk veya zevce izafe eyleyen yahud ona hululü [mahlûkatın içinde bulunmak], intikali [bir yerden başka yere hareket etmek] ve imtizacı [mahlûkat ile karışmak] caiz gören Hıristiyanlar; Keza Allah'ı, lâyık olmadığı sıfatlarla vasıflandıran veya ona şerik izafe eden ve mahlûkatı hakkında muarız davranan [yaratma hususunda kendisine muarız/rakib atfeden] mecûsilerle seneviyye fırkaları Allah'ı bilmemişlerdir. Binaenaleyh onlar kendisine ibâdet ettikleri mabutları için «Allah» da deseler Allah o değildir. Çünkü o Vâcib-ül-Vücûd olan Allah'ın sîfatlariyle mevsuf değildir. Şu halde yahudilerle Hıristiyanlar Allahü Azîmüşşânı bilmiyorlar demektir...»

Kaynak: Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Yayınevi, İst. 1977, c.1, s.175.

Murat Yazıcı

30 Kasım 2013 Cumartesi

Ebubekir Sifil'e Veryansın Eden Şaşkın Teymiyyeciye Cevap

Ubeydullah Arslan adında bir Teymiyyeci, Dr. Ebubekir Sifil'e karşı şunları yazmış:



"Ebu Bekir hoca kendisi gibi düşünmeyenleri rahatça ve açıkça ehl-i sünnet dışına itmekte, İmam İbn Teymiyye’nin  itikadi küfrü olduğunu söylemektedir. Bu tavrında haklı olmadığı gibi ilmi de değildir. Ebu Bekir Hoca "İbn Teymiyye sohbeti" adı altında bir seminer vererek, çeşitli konularda İmam İbn Teymiyye’ye tenkidler getirdi, bozuk itikadle suçladı, seminer sonunda  sorulan soruda da "İbn Teymiyye’nin sözlerinde küfür vardır" diyerek kısmen küfür damgasını  vurdu !!! Mezkur seminer içinde “İmam İbn Teymiyye’nin Cehennemin fani/yok olacağını ebedi kalmayacağını” söylediğini, bu yüzden de; tüm ehl-i sünnet alimlerinin görüşünden dışarı çıktığını hatta bu sözle küfre düştüğünü aktardı!!! İlginç bir tespit!!! Peki hakikaten İmam İbn Teymiyye böyle mi düşünüyor? Ebu Bekir Hoca bu konuda adil davrandı mı davranmadı mı gelin onu bizzat İmam İbn Teymiyye’nin kendi eserinden, hem de Arapça metnini de yazarak tercüme edip verelim. ...İbn Teymiyye şöyle dedi: “Ümmetin selefi, imamları vesair Ehl-i Sünnet ve’l cemaat ehli âlimleri;  cennet, cehennem, arş gibi yaratılmış varlıklardan bazılarının külliyen kaybolmayacağı ve yok olmayacağı hususunda ittifak etmiştir. Bidatçi Kelam ehlinden başka kimse, yaratılmış varlıkların tümünün yok olacağını söylememiştir. Bunu da Cehm b. Safvan ve ona katılan Mutezile söylemiştir. Cennet ve Cehennemin yok olacağını ifade eden söz; Kuran’a, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in haber verdiğine muhalif olup, ümmetin selefinin ve imamlarının ortaya koyduğu icmaya muhaliftir. Cennet ve Cehennemin yok olacağını söylemelerinden dolayı selef âlimleri şiddetle karşı çıkmıştır." İmam İbn Teymiyye yine şöyle demiştir: “Cennet ve cehennemin yok olacağını söyleyen Cehm b. Safvan ve cennet ve cehennem ehlinin hareketinin biteceğini söyleyen Ebu Huzeyl’dir.(Mutezile’nin imamı) Müslümanların cumhuru onlara bu görüşte muhalefet etmiştir.” İbni Teymiyye: "Allah, cennetin ve cehennemin mutlak/kesin olarak yok olmayacak tarzda baki kalacağını haber vermiştir." 

Yukarıda Arapçasını ve tercemesini verdiğimiz metine insafla, ilimle, adilane bir gözle bakarsak, İmam İbn Teymiyye “Cennet ve Cehennemin baki/ebedi oluşunu doğruladığını ve selefin görüşünü de onayladığını” görürüz, ayrıca cennet ve cehennemin yok olacağını iddia eden Cehmiyye okuluna da şiddetle karşı çıktığına şahit oluruz" Kaldı ki ayrıca İmam  İbn Teymiyye bu görüşü savunanlara yönelik "Kâidetu fî Reddi alâ men Gâle bifinâi’l Cenneti ve’n nâr" adında bir reddiye yazmıştır. Peki buna rağmen; nasıl olur da kendi yazdığı eserinde ibn Teymiyye cehennemin yok olacağını söylemiştir diyebiliriz?  Bu metin yalan mıdır? Ebu Bekir Hoca’nın iddiası bir saptırma değil midir? Hakkı örtmek değil midir? İmam İbn Teymiyye’ye çamur atmak değil midir? Bu metnin geçtiği eserler ve sahife numaraları batıl mıdır? Batılsa lütfen bize ispat edilsin. Şeyhulislam İmam İbn Teymiyye, Cehennemin yok olacağı görüşünü Cehmiyye’nin başı Cehm b. Safvan’a isnad ederken, nasıl olurda onun görüşünü almış savunmuştur diyebiliriz? Bu asılsız iftira Ebu bekir Hoca’ya yakışır mı? Neden bu kadar mesnedsiz konuşmaktadır? Çamur at izi kalsın taktikleriyle kimliğini zedelemedi mi? Bu yaklaşım ilmi midir? Etik midir? Neden böyle bir girişimde bulunmuştur? İmam İbn Teymiye’le alıp veremediği nedir? Üstelik müslümanların büyük çoğunluğu bu görüşe karşı çıkmıştır diyen imam İbn Teymiyye hakkında Onun cehennemin faniliğini savunduğunu nasıl söyleriz? Bu yaklaşım kabul edilir mi? Ebu Bekir Sifil Hocanın bu tutumunun haklı bir yanı var mı? Bu suçlamada haksız değil midir? Ona böyle mesnetsiz suçlamalar yakışır mı? Neden şiddetle imam İbn Teymiyye’ye düşmanlık ediyor? Bu konuda yorumlar sizindir. "

Teymiyyeci Ubeydullah Arslan'ın sözleri burada bitti. Bu şahıs, yukarıdaki yazısıyla cehaletini ve taassubunu ortaya koymaktadır. Çünkü İbni Teymiyye'nin bahis konusu bozuk görüşü, başta talebesi İbni Kayyım olmak üzere birçok Teymiyyeci tarafından hem İbni Teymiyye'nin görüşü olarak aktarılmış, hem de benimsenmiştir.

Gerçekten İbni Teymiyye, er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi'l-Cenneti ve'n-Nâr ve Beyânu'l-Akvâl fî Zâlik (Muhammed b. Abdillah es-Semherî tahkikiyle, Dâru Belensiye, Riyad-1415/1995) isimli risalesinde kâfirlerin Cehennemde sonsuz kalacaklarını inkâr etmiştir. Meselâ, diyor ki:

"Şu halde Cehennem'in son bulacağına Kitap, Sünnet ve Sahabe akvaliyle ihticac edil(ebil)irken, Cehennem'in baki olacağını söyleyenlerin elinde ne Kitap, ne Sünnet, ne de Sahabe akvalinden bir delil vardır!"















Halbuki (Onların azâbları hafîfletilmiyecek, onlara hiç yardım olunmayacakdır) meâlindeki âyet-i kerîme meşhûrdur. Pek çok âlim tarafından müctehid olduğu söylenen Takiyyüddin es-Sübkî rahimehullah, el-İ'tibâr bi Bekâi'l-Cenneti ve'n-Nâr adlı eserinde İbni Teymiyye’nin sözlerinin bozukluğunu ortaya koymuştur. İmam-ı Şaranî rahimehullah diyor ki:

"Her kim (Cehennem fani olacak) derse, o kimse sahih senedle nakledilen hadisin iktiza ettiği ma'nânın dışına çıkmıştır ve Peygamberin (aleyhisselam) getirdiği ayet-i kerimeler ile Ehl-i sünnetin, âdil imamların ittifak ettikleri şeye muhalefet etmiştir. (Resule karşı gelip, mü'minlerin yolundan başka bir yola gideni, o yönde bırakır ve Cehennem'e sokarız; orası ne kötü bir yerdir.) [Nisa 115]" (Muhtasaru Tezkiretil Kurtubi, Bedir Yay., s. 302)


Burada vurgulayalım ki, Dr. E. Sifil seneler önce yayınlanan bir makalesinde Teymiyyeci yazarın yukarıda İbni Teymiyye'den aktardığı sözleri zaten ayrıntılı olarak nakledip tahlil etmiş bulunuyor (İnkişaf Dergisi, No: 7). Sonra diyor ki:
"Bütün bunlar İbn Teymiyye ve gözde öğrencisi İbnu'l-Kayyım'ın "fena-i nar" görüşünü kesinlikle benimsemediğini göstermektedir. Öyleyse onların bu görüşte olduğu kanaatinin yaygınlık kazanmasını nasıl izah edebiliriz? Esas meseleye geçmeden önce, burada okuyucuyu yanılgıya sevk edebilecek bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor: İbn Teymiyye, Cennet ve Cehennem'in ikisinin de yok olacağını söylememektedir. Dolayısıyla onun, bu görüşü savunan el-Cehm b. Safvân ve daha başkalarının karşısında yer alması ve bu müddeaya reddiye mahiyetinde görüş beyan edip eser yazmış olması son derece normaldir. Bu itibarla onun bu konuda yazıp söylediklerinin "er-Redd ale'l-Kâilîne bi Fenâi'l-Cenneti ve'n-Nar" (Cennet ve Cehennem'in (her ikisinin de) son bulacağını söyleyenlere reddiye) başlığı altında toplanmasında ve takdiminde şaşılacak bir durum yoktur. Bizim meselemiz ise İbn Teymiyye'nin, sadece Cehennem'in son bulacağını söyleyip söylemediğidir. Bir diğer ifadeyle onun, Cennet ve Cehennem'in son bulacağını söyleyen el-Cehm b. Safvân ve benzerlerine reddiye yazarken, sadece Cehennem'in son bulacağı görüşünü savunabileceğine, zira bu ikisinin birbirinden ayrı değerlendirilmesi gerektiğine dikkat edilmelidir. el-Cehm b. Safvân, Cennet ve Cehennem'in yok olacağı görüşünü, "hâdis olanın ebedî olamayacağı" kazıyyesiyle temellendirmekte, İbn Teymiyye ise daha farklı bir zeminde hareket etmektedir."

Dr. Sifil, el-Albânî'nin şu itirafını da nakletmektedir:

"el-Albânî, Muhammed b. İsmail es-San'ânî'nin Ref'u'l-Estâr'ına yazdığı takdim yazısında hem İbn Teymiyye'nin, hem de İbnu'l-Kayyım'ın "fena-i nar" görüşünde olduğunu tasrih edecek ve şöyle diyecektir: "Bundan 20 yıl önce Silsiletu'l-Ahâdîsi'd-Da'îfe'de (II, 71-5) o ikisinin (İbn Teymiyye ve İbnu'l-Kayyım'ın), bazılarını "fena-i nar" görüşüne delil olarak kullandıkları bir kısım merfu ve mevkuf rivayetlerin tahrici münasebetiyle onların bu görüşüne red sadedinde kısaca değinmiştim. Orada bu rivayetlerin zaafını da beyan etmiştim. İbnu'l-Kayyım'ın, Cehennem'in hiç son bulmayacağı şeklinde bir görüşü daha vardır. İbn Teymiyye'nin de Cennet ve Cehennem'in son bulacağını söyleyenlere reddiye sadedinde bir eseri (kaide) mevcuttur. "O zaman İbn Teymiyye'nin, İbnu'l-Kayyım'ın bu ikinci görüşünü paylaştığını sanmıştım. (Ancak Ref'u'l-Estâr'da gördüm ki) Müellif es-San'ânî, İbnu'l-Kayyım'dan yaptığı nakille, yukarıda işaret edilen reddiyenin, Cehennem'in son bulacağını söyleyenlere değil, sadece Cennet'in son bulacağını söyleyen Cehmîler'e reddiye mahiyetinde olduğunu beyan etmekte ve kendisi, yani İbn Teymiyye de Cehennem'in son bulacağını söylemektedir. Hatta sadece bunu söylemekle kalmamakta, Cehennem son bulduktan sonra cehennemliklerin, altından ırmaklar akan cennetlere gideceğini de ileri sürmektedir…""

Makalenin sonunda diyor ki: "İbni Teymiyye, kâfir ve müşrikler için Cehennem azabının sonsuz olmayacağı, azapta çok uzun zaman kalsalar da oradan çıkacakları bir günün mutlaka geleceği görüşünü benimsemiş ve hiçbir yoruma mahal bırakmayacak tarzda savunmuştur."

Ebubekir Sifil'in makalesinin tümünü burada  tekrar vermeyeceğim. Makale dikkatle okunursa, Teymiyyecinin itirazlarının tümüne peşinen cevap verildiği görülür.  Lütfen şuradan okuyunuz:
Ayrıca şu yazılara bakınız:

Teymiyyeci yazarın hem İbni Teymiyye'nin konuyla ilgili kitabını (er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi'l-Cenneti ve'n-Nâr ve Beyânu'l-Akvâl fî Zâlik), hem de Ebubekir Sifil'in makalesini görmediği anlaşılıyor.

İbni Teymiyye'nin ve İbni Kayyım'ın fena-i nar görüşünü nasıl savunduklarını ortaya koyan bazı nisbeten yeni akademik çalışmaları da burada yazalım:

"Muslim Scholarly Discussions on Salvation and the Fate of Others' " (Ph.D. diss., University of Michigan, 2007) by Muhammad Hassan Khalil

Islamic Universalism: Ibn Qayyim al-Jawziyya's Salafi Deliberations on the Duration of Hell-Fire, The Muslim World, Jan 2009 by Jon Hoover

"The Creation and Duration of Paradise and Hell in Islamic Theology." Der Islam 2002, vol. 79, no 1, pp. 87-102 by Binyamin Abrahamov


Bunlardan, Dr. Halil'in doktora tezi ve Prof. Hoover'ın makalesi internette bulunabilmektedir.

Not (1 Aralık 2013): Yukarıdaki yazıyı burada yayınladıktan sonra, Sn. Sifil'in başka bir itirazcıya cevap mahiyetinde kaleme aldığı iki makalenin farkına vardım. Bunlardan ikincisinin sonunda şöyle yazıyor:

http://www.milligazete.com.tr/haber/Kulagi_gecen_boynuz_icin_II/119913#.UpunAcLxsdU

"Benim bütün yaptığım, aslında el-Albânî'nin benden çok önceleri dile getirdiği bir hakikati İbn Teymiyye'nin kendi eserlerinden hareketle ortaya koymaktır. ... Bu şahsın nasıl bir sıkıntı ve inkıbaz durumu yaşadığının farkındayım. "Fena bulmak, sadece Cehennem içindir. Bu, Ehl-i Sünnet'in isbat ettiği görüştür" hükmünü savunmak durumunda kalmak elbette kıvrandırıcı bir sancıdır! el-Albânî'nin gösterdiği erdemi göstermesini beklemediğim bu zavallıya buradan açık bir çağrıda bulunuyorum: Eğer haysiyet sahibi ise, şu soruların cevabını dürüstçe, laf ebeliği yapmadan ve "mü'mince" versin:

1. Şifâu'l-Alîl'de İbnu'l-Kayyım'ın, cehennem azabının son bulup bulmayacağı konusunda İbn Teymiyye'nin yazdığını söylediği o "meşhur eser" hangisidir?

2. İbn Teymiyye'nin bu mesele hakkındaki nihai görüşü nedir?

3. İbnu'l-Kayyım'ın bu konuda hocasına herhangi bir itirazı var mıdır? Varsa ne demiştir; yoksa onun nihai görüşü nedir?

4. er-Redd alâ Men Kale bi Fenâi'l-Cenneti ve'n-Nâr isimli eserde İbn Teymiyye'nin; Şifâu'l-Alîl ve Hâdi'l-Ervâh'ta İbnu'l-Kayyım'ın bu meseledeki görüşü nedir?

Kaynak: E. Sifil, "Kulağı geçen boynuz için II" başlıklı yazı, 21 Nisan 2009.

Murat Yazıcı

24 Mart 2013 Pazar

Ebû İshâk İsferâînî: Ehl-i sünnet İ'tikâdı

İslâm Âlimleri Ansiklopedisi isimli eserde şu bilgiler veriliyor:

Ebû İshâk; kelâm, fıkıh, usûl-i fıkıh ve diğer ilimlerde de âlim idi. Ebû İshâk, zamanının üç büyük kelâm âliminden biri idi. Diğerleri Kadı Ebû Bekr Bâkıllânî ve İmâm Ebû Bekr bin Fürek idi.

Ebü'l-Hasen Abdülgâfir el-Fârisî; "Ebû İshâk, Kitap ve Sünneti, usûl, kelâm, fıkıh ve Arabcanın inceliklerini bilmede ve bu ilimlerde zirveye çıkması, imâmlık şartlarını taşıması ile ictihad derecesine ulaşan âlimlerdendir" demiştir.

Hâkim Ebû Abdullah en-Nişâbûrî Târihi Nişâbûr adlı eserinde, Ebû İshâk hakkında; "Ebû İshâk, usûl-i fikıh ve kelâm âlimidir. Zühd sahibi olup, dünyâya hiç kıymet vermezdi. Nişâbûr'da kendisinin ders vermesi için, emsali olmayan büyük bir medrese yapıldı. Orada ders okuttu. Yüzlerce âlim yetiştirdi. O, ictihad derecesine yükseldi. Çok ibâdet eder, haram ve şüphelilerden kaçardı" demektedir.

Şeyh Ebû Amr bin Salâh ise; "Ebû İshâk, Usûl-i fıkıh ilminde çok mâhır idi. Çözülemeyen mes'eleleri kolaylıkla hallederdi" demiştir.
Ebû İshâk İsferâînî rahimehullah İ'tikâd Risalesi'nde buyuruyor ki:

Biliniz ve i'tikâd ediniz ki; âlem, Allahü teâlâdan başka olan mâsivâdır (her şeydir). Yine i'tikâd ediniz ki, âlemi bir yaratan vardır. Bu yaratıcı kadîmdir. Mahlûkattan hiçbir şeye benzemez. Zihinlerde, vehimlerde kabul edilebilecek bir sıfat olarak tasavvur edilemez. Onun için başlangıç ve nihayet muhaldir (imkânsızdır). O, cevher, cisim, a'râz değildir. O, ağyardan müstağnidir. Bazı âlimler, Allahü teâlânın ağyardan müstağnidir ifâdesini; keyfiyetten, kemiyyetten, nerede ve niçin suâllerine muhatab olmaktan uzak olduğuna inanmak lâzımdır, diye açıklamışlardır. Yine inanmalıdır ki, Allahü teâlâ haydır (diridir ölmez), âlimdir, kadirdir, mürîddir (dileyici), semî'dir (işitici), basîrdir (görücü), mütekellimdir (konuşucu). O'nun hayat, ilim, kudret, irâde, semi', basar, kelâm ve tekvin sıfatları ezelîdir ve ebedîdir. Allahü teâlâ bu sıfatlar ile muttasıftır. Bu sıfatlardan hiçbiri mahlûkların sıfatlarına benzemez. Sıfatları O'nun aynıdır veya gayrısıdır denilemez. Yine sıfatları O'ndan ayrılır veya beraber bulunur veya O'na muhaliftir veya O'na muvafıktır demek muhaldir. Bu sıfatlar O'nunla kâimdir. O'nun kudreti, bütün makdurâtı (kudret verilmiş olanları) ilmi de bütün ma'lûmâtı içine alır.

Yine i'tikâd etmelidir ki, Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur. O'ndan başka bir yaratıcı yoktur. O birdir, vehimde kısımlara, akıllarda cüzlere ayrılmaz. Bu ehad-üs-samedin tefsiridir. Yine i'tikâd etmelidir ki, muhdes (sonradan yaratılanlara) olanlara caiz olan şeyler veya Allahü teâlâyı muhdes zannettirecek şeylerin O'na isnadının caiz olmadığına inanmak lâzımdır. Bunun ma'nâsı Allahü teâlâya, hareket, sükûn, biraraya gelme, ayrılma, bir hizada durma, karşı karşıya durma gibi fiiller isnâd edilemez. Kısaca, Allahü teâlâyı hadis (sonradan olma) zannettirecek hiçbir şey O'na nisbet edilemez. Adem (yokluk), O'na sahîh değildir. Yine i'tikâd etmelidir ki, Allahü teâlâ zâtı ile kâimdir. Mekândan, O'na hulul edecek cisimden ve zamandan münezzehtir. O'nun için cihetler (ön, arka, sağ, sol, üst, alt) yoktur. Allahü teâlâ bu cihetlerden münezzeh olarak Cennette görülecektir.
Yine Allahü teâlâya zevce, çocuk, ortak, benzerler isnâd etmek muhaldir (imkânsızdır). O'nun kendinden başka her canlıyı öldürmeye kadir olduğuna, O'ndan başka herşeyin yok olabileceğine inanmak lâzımdır. Yine Allahü teâlânın, cisimleri benzeri ile kusursuz yaratacağına, dilediği zaman canlıları yaşatıp, diriltip, öldüreceğine i'tikâd etmelidir.

...Yine inanmak lâzımdır ki, Resûllerinin doğruluğuna delil mu'cizelerdir. Mu'cizenin yalancılar elinde ortaya çıkması mümkün değildir. Yine inanmalıdır ki, Peygamber gönderilmeden önce hiçbir kimseye, hiçbir vecibe yoktur. Eğer peygamber gönderilmeden önce birşey yaparsa, ondan sevabı kesilmez, ona bir ceza da verilmez. Yine biliniz ki, Peygamber göndermek, Peygamberlere kitablar indirmek, emir ve nehiyleri va'd ve vaîdler, Peygamberlerin emrettikleri şeylerin hepsi haktır. Ondan haber verdikleri şeyin hepsi doğrudur. Peygamberlerin söylediklerini terk etmesi caiz değildir. Yine inanmalıdır ki, Muhammed aleyhisselâm, Allahü teâlânın peygamberidir. O'nun mu'cizesi Kur'ân-ı kerîmdir. Dîni, İslâmdır. Resûlullah (aleyhisselam), haşr ve neşri, kabir azabını, tâat (ibâdet) ehlinin sevabını, mâsiyet (günah) ehlinin azabını (cezasını), îmân ile ölenin; tövbe ile veya şefaat ile Cennete gireceğini haber verdi.

Yine inanmalıdır ki, Ümmeti Muhammed'in doğruluğunda icma' ettikleri şey haktır. Bâtıl olduğunda icma' ettikleri şey fâsiddir. Beş ibâdet, İslâmın temelidir. Bunlar: Kelime-i şehâdet, namaz, oruç, zekât, hacdır. Yine inanmalıdır ki, dînî bir hususta kendisine müşkül gelen bir mes'eleyi, din hususunda kendisinden daha fâzla bilene ve ictihad mertebesine ulaşan âlimlerden, amelinde daha vera' sahibi olana müracaatın vâcib olduğuna i'tikâd etmelidir. Bundan sonra mes’eleyi onlara arzetmeli, ondan sonra da, onların verdiği fetva ile amel etmelidir.

Bütün bu saydıklarımıza i'tikâd eden kimse, îmân sahibi olmaya hak kazanmış ve ehl-i şefaatten olmuştur. Onun gideceği yer Cennettir. Ehli tahkik demişlerdir ki: Bu bildirdiğimiz şekilde inanan kimse, taklîdî îmândan çıkarak âriflerin cümlesine dâhil olur.
Risâlet-ül-i'tikâd
 

17 Mart 2013 Pazar

Bayraktar Bayraklı'nın Cennet ve Cehennem Hakkındaki Bozuk Görüşü

 Bayraktar Bayraklı, Habertürk Gazetesi'nde 15 Mart 2013 tarihli makalesinde şöyle diyor:

"Biz Cennet ve Cehennem'in geçici olduğunu söylüyoruz. Eski âlimler de bunun farkına varmışlar fakat açıklayamamışlardır." (Bayraktar Bayraklı)

"Eski âlimler" diye bahsettiği Cehm bin Safvân olsa gerek. Nitekim, Dr. Ebubekir Sifil  24 Temmuz 2004 tarihli Millî Gazete makalesinde şu bilgileri veriyor:

"Kaynaklar, kabir azabı, sırat, mizan, rü'yetullah... gibi hususları inkâr etmesi yönüyle Mu'tezile'nin, kulun iradesini inkâr etmesiyle Cebriye'nin fikir babası kabul edilen Cehm b. Safvân'ın bu konuda aykırı görüş beyan ederek cennet ve cehennemin belli bir aşamadan sonra fena bulacağını (yok olacağını) söylediğini zikreder. Ancak bu görüşünde kendisine tabi olan kimse mevcut değildir. Sadece cehennemin fena bulacağı görüşü ise ilk olarak Mu'tezile'nin ileri gelenlerinden Ebu'l-Hüzeyl el-Allâf tarafından ortaya atılmış ve İbn Teymiyye, İbnu'l-Kayyım, daha sonraları –İbnu'l-Vezîr diye bilinen– Muhammed b. İbrahim es-San'ânî, Musa Carullah Bigiyef ve İsmail Hakkı İzmirli tarafından savunulmuştur." (Ebubekir Sifil)

Bayraklı'nın bu sözünün hükmü aşağıda bildirilmiştir.

İmam-ı a'zam Ebu Hanife rahimehullah, Fıkhu'l-Ebsat'ta diyor ki:

-Eğer Cennet ve Cehennem fâni olacaktır derse? diye sordum.-Ona Allahü teâlâ Kur'ân'da cennetin nimetlerini "Kesilip tükenmeyen, yasak da edilmeyen" (el-Vakıa) olarak vasfetmektedir, de. Cennetlik ve Cehennemlikler girdikten sonra Cennet ve Cehennem yok olacaktır diyen kimse de orada ebedî kalışı inkâr ettiği için, kâfir olur.”

Kâdîzâde Ahmed Efendi rahimehullah diyor ki:

"Cennet ve Cehennem ve içlerinde bulunanlar sonsuzdurlar. Bunun aksini söylemek küfürdür. Allahü teâlâ bizi bundan korusun." (Birgivî Vasiyetnâmesi Şerhi, Bedir Yay., s. 124)

Zahid el-Kevseri rahimehullah diyor ki:

"Cennet ve Cehennem'in ya da bunlardan birisinin baki olduğunu inkar edenlerin tekfiri, Ehl-i Hakk'ın icmâ'ına dayanır." (Makalat, 377) "Cennet ve Cehennem'in baki olduğu hususu Kur'an, sünnet ve yakini icma ile sabittir." (Makalat, 450)

İmam-ı Şaranî rahimehullah diyor ki:

"Her kim (Cehennem fani olacak) derse, o kimse sahih senedle nakledilen hadisin iktiza ettiği mananın dışına çıkmıştır ve Peygamberin (aleyhisselam) getirdiği ayet-i kerimeler ile Ehl-i sünnetin, adil imamların ittifak ettikleri şeye muhalefet etmiştir. (Resule karşı gelip, mü'minlerin yolundan başka bir yola gideni, o yönde bırakır ve Cehennem'e sokarız; orası ne kötü bir yerdir.) [Nisa 115]" (Muhtasaru Tezkiretil Kurtubi, Bedir Yay., s. 302)

Murat Yazıcı

16 Mart 2013 Cumartesi

Hâfız el-Beyhakî'nin Akidesi

Hâfız el-Beyhakî rahimehullah Nişâpûrun Beyhek kasabasında 384 [m. 994] de tevellüd ve 458 [m. 1066] de orada vefât etdi. Ebû Bekr Ahmed bin Hüseyn, hadîs ve Şâfi’î fıkh âlimi idi. Kitâblarının adedi binden fazladır. Bunlar arasında Delâil, Sünen ve Şu’abül-îmân kitâbları çok kıymetlidir.
Bir hadisin açıklamasında, Hâfız el-Beyhakî buyuruyor ki:

والذي روي في اّخر هذا الحديث إشارة إلى نفي المكان عن الله تعالى، وأن العبد أينما كان فهو في القرب والبعد من الله تعالى سواء، وأنه الظاهر فيصح إدراكه بالأدلة، الباطن فلا يصح إدراكه بالكون في مكان. واستدل بعض أصحابنا في نفي المكان عنه بقول النبي صلّى الله عليه و سلّم أنت الظاهر فليس فوقك شىء، وأنت الباطن فليس دونك شىء، وإذا لم يكن فوقه شىء ولا دونه شىء لم يكن في مكان

"Bu hadisin son kısmında, Allahü Teâlâ'dan mekânın nefyine (Allahü Teâlâ'nın bir mekânda bulunduğunun söylenmesinin doğru olmadığına) ve kulun, nerede olursa olsun, Allahü Teâlâ'ya uzaklık-yakınlık bakımından aynı durumda olacağına işaret vardır. Buna göre O ez-Zâhir'dir, deliller vasıtasıyla idraki sahihtir; el-Bâtın'dır, herhangi bir mekânda olduğu düşünülmek suretiyle idraki sahih değildir..."

el-Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sıfât, 400.

Murat Yazıcı

Hâfız İbni Hacer el-Askalânî'nin Akidesi

Hâfız İbni Hacer el-Askalânî rahimehullah 773 [m. 1371] de Mısrda tevellüd, 852 [m. 1448] de orada vefât etdi. Asrının en büyük âlim ve muhaddislerinden olup, Sahîh-i Buhârî’ye mufassal (geniş) şerh yazmıştı ki, buna “Feth-ül-bârî fî şerhi Sahîh-il-Buhârî” adını vermiştir. Muhammed Önder'in Guraba Dergisi'nde "İbn Hacer el-Askalânî’nin Allah’ın İsim Ve Sıfatlarının Tevkîfiliği İle İlgili Görüşleri" başlıklı istifadeli bir çalışması neşredilmişti. Aşağıdaki tercümeler Muhammed Önder'in makalesinden alınmıştır (bu metinlerin Arabî orijinalleri de aynı makalede bulunabilir).

Hâfız İbni Hacer el-Askalânî rahimehullah, Fethu'l-Bari isimli eserinde buyuruyor ki:

Ehl-i Sünnet yed sıfatının uzuv olmadığında ittifak etmişlerdir.

"Allah zâtıyla arştadır" itikâdı yanlıştır.

Arş’a istivâ, Allah’ın arşa istikrar etmesi mânâsında değildir.

Allah hareket, intikal, hülûl, mahlûkâtın içine girmek gibi şeylerden münezzehtir.

Vech sıfatından kasıt Allah’ın zâtıdır, kendisidir.

Kulun Allah’a yakınlaşmasının mânâsı değerinin Allah katında yükselmesidir.

Allahın nüzûlü muhâldir. Hareket; yücelikten süfliyâta inmek mânâsına gelir. Allah ise bundan münezzehtir. Nüzûlden murad olan rahmet meleğinin inmesi de olabilir. Mânânın Allah’ın ilmine tafvid edilmesi de uygundur..

Allah’ın yakınlığı mesafe yakınlığı mânâsında değildir.

Yed sıfatı uzuv değildir.

Allah’ın semâda oluşu sözünün zâhiri murad değildir. Zira Allah bir mekana girmek ve hülûl etmekten münezzeh olduğundan bu sözden zâhiri (ilk akla gelen mânâsı) kasdedilmemiştir, deriz.

Sadakanın Allah’a yükselmesinin mânâsı; sadakanın ve salih amellerin kabul edilmesidir.

Murat Yazıcı


10 Mart 2013 Pazar

Günümüzde Müctehid Âlim Var mıdır?

MEZHEBE UYMANIN LÜZUMU VE GÜNÜMÜZDE MÜCTEHİD BULUNMADIĞI HAKKINDA

Hüccet-ül İslâm İmam-ı Gazâlî rahimehullah bir mezhebe uymanın lâzım olduğunu şu şekilde izah etmektedir:

"Hiçbir müctehid, başka bir müctehidin sözü ile amel edemiyeceği gibi, hiçbir mukallid, taklid ettiği, uyduğu mezheb İmamının sözünün dışına çıkamaz! Çıkar diyen kimse yoktur. Âlimlerin en faziletlisi sayarak İmam diye tanıdığı mezheb kurucusuna bağlandıktan sonra, hoşuna gidenleri başka taraflardan alamaz. Her yönden ona uyması lazımdır. Uyduğu İmama muhalefeti münker bir harekettir ve bu muhalefeti sebebiyle günahkardır." (İhya, 9. Kitab, 2.Bab, Emir ve Nehyin Şartları; Bedir Yayınevi, c.2, s.803)

Miladî 1111 senesinde vefat eden İmam-ı Gazâlî hazretleri kendi asrında müctehid bulunmadığını da bildirmektedir:

"İctihad mevkiine yükselemiyenler, bu asırda olanlar gibi, kendilerine sorulan meseleye, ancak bağlı bulundukları mezheb imamından naklederek cevap verirler. Eğer imamının ictihadını zayıf bulursa, onu terk etmesi caiz değildir. Binaenaleyh başkasının ictihadıyla cevap veremeyeceğine, mezhebi de bilinmiş olduğuna göre, daha mücadele etmesinde ne kâr var? Eğer bir meselede şüphe ederse uygun olan (Ben bunu anlayamadım, belki bağlı bulunduğum mezheb imamının bu babda bir cevabı var, fakat ben bilemiyorum; çünkü ben başlı başına bir müctehid değilim.) demesi lazımdır." (İhya, 1. Kitab, 4. bab, Hilaf İlmi ve Münazaranın Afetleri; c.1, s.113)

İmam-ı Rabbânî kuddise sirruh hazretleri de buyuruyor ki:

"Kitâba ve sünnete, ya’nî Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere uygun i’tikâd lâzım olduğu gibi, müctehidlerin Kitâb ve sünnetden çıkardıkları ahkâma, ya’nî islâmiyyete uygun işlere, ahkâm-ı islâmiyyeye uymak lâzımdır. Bu ahkâm, halâl, harâm, farz, vâcib, sünnet, müstehab, mekrûh ve şübheli olan işler demekdir. Bu ahkâmı öğrenmek de lâzımdır. [Müslümânlar iki kısmdır: Yâ (Müctehid)dir veyâ (Mukallid)dir. Müctehid olmayan her müslümâna mukallid denir.] Mukallidlerin, Kitâbdan ve sünnetden, müctehidlerin çıkarmış olduğu hükmlere uymıyan hükm çıkarmaları câiz değildir. Kendi çıkardığı hükmlere göre yapacağı işleri kabûl olmaz. Her mukallidin bir müctehide uyması, ya’nî bir mezhebe girmesi lâzımdır. Bulunduğu mezhebin muhtâr olan, ya’nî âlimlerin çoğunun uyduğu hükmlerine uymalıdır." (Mektubat, 1. cilt, 286. mektub)

Miladî 1573 senesinde vefat eden İmam-ı Birgivî rahimehullah diyor ki: "Uzun zamandan beridir ictihad kesilmiştir." (Tarikat-ı Muhammediyye, 4. baskı,  Demir Kitabevi, İst., s. 114). Ehl-i sünnet vel-cema’at âlimlerinden, çok sayıda çok kıymetli kitablar yazan Yusuf bin İsmail-i Nebhanî rahmetullahi teâlâ aleyh, Huccet-ullahi alel alemin adlı kitabında buyuruyor ki:

“Bugün akıl ve din yolunda muvazenesi bozuk olmayan, ben müctehidim diyemez. İmam-ı Münavî (rahmetullahi aleyh), Cami-i sagir üzerine olan Şerh-i Kebir kitabının başında uzun olarak şöyle anlatır: Allame Şihabüddin bin Hacer-i Heytemî (rahimehullah) der ki, Celaleddin Süyutî ictihad iddiasında bulununca, asrının alimleri ayağa kalkıp kabul etmediler. Ona bir sual yazdılar. Bu sualde, müctehidlerin iki ictihadı vardı. Ona, sizde ictihadın en aşağı mertebesi olan fetvada müctehidlik varsa, bu iki taraftan birini tercih ediniz. Müctehidlerin usül ve kaidelerindeki delillere de uygun olsun diye rica ettiler. Süyuti hazretleri, suali cevap yazmadan geri gönderdi. Ve bunda rey beyan etmekden beni alıkoyan işim vardır diye özür diledi. İbni Hacer der ki: O halde, bu mertebenin, yani ictihadın en aşağısı olan fetvada ictihad derecesinin zorluğunu düşün. Bunu anlayınca, bundan yukarıda olan mutlak müctehidlik iddia edenin, işinde şaşkın, düşüncesinde bozuk olduğu, sana açıkca beyan olur. Böyle olan kimse gözleri görmez bir devenin sırtına binmiştir. Ve deve her yere çatıyor, her önüne geleni tekmeliyor.

Yine İbni Hacer der ki, bir kimse mutlak müctehidlik mertebesini tasavvur edebilse onu zamanımızın (hicri 9. asır) insanlarından birine nisbet etmeye Allahü teâlâdan haya eder. Bilakis İbni Salah ve ona tabi olanlar derler ki, ictihad üçüncü asırda kesilmiştir. İbni Salah’la o asır arasında üç asır vardır. O halde bizden altı yüzyıl önce kesilmiş demektir. İbni Hacer 899-974 (m.1494-1566) yıllarında yaşamıştır. O halde bize göre on asır önce kesilmiş oluyor. ...Şafii mezhebinin büyük alimlerinden olan İmam-ı Rafii (vefatı m.1227), Envar kitabında (Âlimler bugün müctehid bulunmadığına icma etmişlerdir) buyuruyor. ...Bu bilgileri daha geniş öğrenmek isteyen, Münavî’nin Şerh-i Kebir kitabına, Cem’-ül Cevami İbni Kasım haşiyesine, İbni Hacerin fetvasına, Şeyh Muhammed bin Süleyman Kürdî’nin fetvasına ve diğer usül ve fıkıh kitaplarına müracaat etsin. Bunlara bakınca âlimlerin, mezhebde müctehid kalmadığına ittifak ettiklerini görür. Nerde kaldı ki mutlak müctehid bulunsun.... Fahreddin Razî, İmam-ı Rafii ve Nevevî bildiriyorlar ki, bugün insanlar müctehid bulunmadığına dair söz birliği halindedirler.”

Not: Yukarıda ismi geçen bazı âlimler hakkında şu bilgileri buraya almakda fayda gördüm:

Yûsüf bin İsmâ’îl bin Yûsüf Nebhânî: Hayfada Eczîm kariyyesinde 1265 [m. 1849] de tevellüd, 1350 [m. 1932] Ramezân ayında Beyrutda vefât etdi. Ondördüncü asrın büyük âlimlerindendir. Câmi’ulezheri bitirdi. Çok kitâb yazdı. Vehhâbîleri red eden Şevâhid-ül-hak kitabı meşhurdur.

Abdürraûf-i Münâvî: Şâfi’î âlimi idi. 924 [m. 1518] de tevellüd, 1031 [m. 1621] de Kâhirede vefât etdi. Çok kitâb yazdı. Künûz-üd-dekâ’ık kitâbı, [1285] de İstanbulda basılmışdır. İçinde onbin hadîs-i şerîf vardır.

İbni Hacer: Şihâbüddîn Ahmed bin Muhammed Hiytemî, Mekke-i mükerremenin büyük âlimi ve Şâfi’î fükahâsından idi. 899 [m. 1494] da tevellüd, 974 [m. 1566] de Mekkede vefât etdi. Fetvâları ve Savâ’ık kitâbı ve Minhâc şerhı olan Tuhfesi ve Zevâciri ve Kalâid-ül-ukbân kitâbı çok kıymetlidir. Savâ’ık-ul muhrıka ve Hayrât-ül-Hisân El-i’lâm bi-kavâti’il-islâm meşhur kitabları arasındadır.

Süyûtî: Celâleddîn Abdürrahmân bin Muhammed, Şâfi’î âlimlerinin büyüklerindendir. Hadîs imâmı idi. 849 [m. 1445] da Mısrda tevellüd, 911 [m. 1505] de orada vefât etdi. Her biri çok kıymetli olan, beşyüzden fazla kitâb yazdı. Çoğu Mısrda ve Avrupada ve İstanbulda basıldı. Dahâ yirmiiki yaşında iken, Celâleddîn Muhammed bin Ahmed Mehallînin İsrâ sûresine kadar yapdığı ve [864] de vefât edince, yarıda bırakdığı tefsîri temâmladı. Bunun için Celâleyn tefsîri denildi. Ahmed Sâvînin bu tefsîre hâşiyesi meşhûrdur. Almanca (Meyer Lexikon) adındaki kitâbda, (Yorulmadan, yılmadan yazan Süyûtînin üçyüzden fazla eseri vardır) diyor. Yetîm olarak büyüdü. Sekiz yaşında hâfız oldu. Tefsîr, hadîs, fıkh, nahv, me’ânî, beyân, bedî’ ve lügat ilmlerinde mütehassıs oldu.

Derleyen: Murat Yazıcı

Son güncelleme: 15 Şubat 2014

Yazıların Kaynakları

Bu sayfadaki yazılar genel olarak şu iki kategoriden birine girmektedir:
1. Gazete, dergi veya kitaplardan alınmış kısımlar veya makaleler. Bunların yazarları ve hangi kaynaktan alındığı açıkca belirtilmiştir. İstifadeli olduğunu ve mühim bilgiler ihtiva ettiğini düşündüğüm yazıları -muhtevalarını değiştirmeden- buraya aldım. Bu tür yazılarda ifade edilen görüşler yazarlarına aittir.
2. Kendi araştırmalarıma dayanan, çeşitli kitaplardan ve makalelerden istifade edilerek derlenmiş yazılar. İstifade edilen kaynaklar listelendikten sonra genellikle "Hazırlayan: Murat Yazıcı" ifadesi yazının sonuna eklenmiştir.
Bu sayfadaki yazıların mühim bir kısmını çeşitli forumlarda yayınlamıştım. Bu tür yazılarımı düzeltmeler ve ilaveler yaparak burada toparladım. Gerektiğinde eski yazılara yeni belge ve bilgiler ekliyorum.
Not: Sayfanın sol üst köşesindeki rakam, 3 Ocak 2009'dan bu yana bu sayfanın kaç kere görüntülendiğini göstermektedir. Bu rakama blog yöneticisinin girişleri dahil değildir.

Yazıların Kullanım ve Dağıtımı Hakkında

Bu sayfadaki yazıları kopyalayabilir ve kullanabilirsiniz. Buradaki herhangi bir yazıyı başka bir sitede yayınlarsanız, bu sayfaya ( http://muratyazici.blogspot.com/ ) bağlantı vermenizi rica ederim. Zamanla ilave başlıklar eklemenin yanı sıra, mevcut başlıklara da yeni belgeler eklemeyi planlıyorum. Bu sayfaya bağlantı verildiği takdirde, her okuyucu ilgilendiği yazının en yeni haline ulaşma imkânına sahip olacaktır.