Ehl-i Sünnet Müdafaası

Ehl-i Sünnet Müdafaası

Bu sayfayı hazırlamaktaki maksadım "Ehl-i sünnetin müdafaası" için bir bilgi ve belge bankası meydana getirmektir. Faydalı olacağı ümidi ile başladım. Allahü teâlâ hâlis niyet, hayırlı netice ve muvaffakıyet nasib etsin. Bu sayfayı ziyaret eden kardeşlerimden hayır dualarını istirham ederim. (Daha fazla bilgi için sayfanın altına bakınız.)

13 Ocak 2011 Perşembe

Hayreddin Karaman'ın Bazı Hezeyanları

Milliyet Gazetesi yazarlarından Taha Akyol, Karaman'ın şu sözlerini nakletmiş (13 Ocak, 2011):

http://www.milliyet.com.tr/ali-ve-muaviye/taha-akyol/siyaset/yazardetay/13.01.2011/1338492/default.htm

Hayrettin Hoca şunu söyledi:

“Muaviye’yi sevmem, ama sövmem de... Ehl-i Beyt sevgisiyle Muaviye bir kalpte birleşmez!”

Sonra geniş bir şekilde olayları anlattı, özetle:

“Muaviye meşru halife olan Hz. Ali’ye isyan etmiştir, âsidir! Peygamber Efendimizin bir hadis-i şerifi vardır; meşru idareye isyan edileceğini ve Ehl-i Beyt’inden şehitler ve mazlumlar çıkacağını söylemişti. Peygamberî bir ilhamla önceden ifade etmiştir bunu. Muaviye’nin Hz. Ali’ye isyanı dinen de meşru değildir...”

Karaman'ın sözleri burada bitti. Tekzib etmediğine göre, bu sözleri kabul etmektedir. Burada ifade ettiği bozuk görüşlere şurada geniş cevap verdim, lütfen okuyunuz:
 
http://muratyazici.blogspot.com/2007/06/eshb-kirmn-fazileti-ve-hazret-i-muviye.html
 
Burada ise şu pasajı tekrar nakletmekle iktifa edelim:
 
Hadis ravisi Müslim'in en yüce şeyhlerinden, asrının imamı olan Ebu Züra er-Razi demiş ki: "Birisi, Resulullah'ın (aleyhisselam) eshabından birisini noksanlıkla ayıplarsa, gerçekten o kimsenin zındık olduğunu bil. Çünkü Resulullahın (aleyhisselam) peygamberliği doğrudur. Kur'an-ı kerim de doğru bir kitapdır ve Peygamber'in (aleyhisselam) getirdiği din de hakdır. Bunların hepsinin hak, doğru oldukları itikadı bize sahabeden gelmiştir. Onları (sahabeleri) cerh eden, ayıplayan kimse, ancak Allah'ın kitabını, Resulü'nün sünnetini iptal etmek ister. Öyle ise cerh edilmek o kimseye daha yakışır ve zındıklık, sapıklık, yalan söylemek, fasıklık nitelikleriyle nitelenmeye o kimse herkesden daha layıktır." (Şeyhülislâm İbni Hacer-i Mekkî , Es-Savaiku'l-Muhrika)

Karaman "mu'ta nikâhı" hakkında da şöyle diyor:
 
http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/meseleler/0777.htm
 
"Sonuç olarak Sünnî fıkıh mezhebleri ittifakla mut'a nikâhının caiz olmadığı, önceki ruhsat ve izinlerin sonradan ebedî olarak kaldırıldığı, neshedildiği hükmünü benimsemişlerdir. Bu mezheblere mensup bulunan bir müftü, mut'a nikâhının cevazına durum ne olursa olsun fetvâ veremez. Ancak samimî olarak, ictihad veya taklit yoluyla farklı görüşte olanlara da fâsık diyemez."
 
Burada söylediği şudur: Ehl-i sünnet ittifak ile haram dediği halde, bu fiili işleyenler günah işlemiş sayılmayacakmış. "Zırva te'vil götürmez" sözü burada yerini bulmaktadır.
 
Murat Yazıcı

10 Ocak 2011 Pazartesi

Hayreddin Karaman ve Süleyman Ateş

Hayreddin Karaman 26 Ekim 2008 tarihinde Yeni Şafak'ta şunları yazmış:

9 Ocak 2011 Pazar

Karaman Hakkında Vesikalar

Mehmet Şevket Eygi Bey bir makalesinde diyor ki:

"TELFİK-İ MEZÂHİB: Aslen Suriyeli bir Osmanlı Arabı iken Mısır’a kaçıp orada fikirlerini yaymış Reşid Rızâ adında biri vardır. Bu zat, Muhammed Abduh’un talebesi olduğunu iddia eder ama boynuzun kulağı geçmesi gibi, bu Reşid Rızâ reformculukta üstadını geride bırakmıştır. Abduh, Cemâlüddin Afganî’nin talebesidir. Farmasondur. İtikad bakımından Mutezile mezhebine bağlıdır. Risâle-i Tevhîd adlı meşhur eserinin ilk baskısında (Bulak mat.), Mutezile mezhebinin “Kur’ân mahluktur” bozuk inancını açıkça benimsemiş ve tutmuştur. Daha sonraki baskılarda bu paragraf taqıyye icabı çıkarılmıştır. Kim çıkartmıştır? Tilmizi Reşid Rızâ! Peki mason ve mutezile Abduh’un bu eli bayraklı talebesi hangi mezhebdendir? Vehhabî’dir. Bu zâtın İslâm’da Birlik ve Fıkıh Mezhebleri isimli kitabı 1970’li yılların başında maalesef bizim Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayınlandı. Makam ve müessese olarak Diyanet’i tenzih ediyorum. Lakin o tarihte Diyanet’e hâkim olan bazıları bu işi yaptılar. Daha sonra Diyanet kitabın yeni baskılarını yayınlamadı. Şu anda telfikçi, Afganîci, Abduhçu, Reşid Rızâcı bir ilâhiyatçı tarafından yayınlanmaktadır. Telfik-i mezâhib ne demektir? Bu soruya ben cevab vermeyeyim. Son devrin büyük ve açık fikirli Osmanlı ulemasından Seydişehirli Esad Mahmud Efendinin sözünü nakledeyim: Bu zât, Tarih-i İlm-i Hukuk adlı kitabının “İslâm Şeriatının Tarihi” bölümünde, telfikin İslâm dinini ve fıkhını oyuncak hâline getirmek olduğunu yazıyor..." (İnkişaf Dergisi, No: 3)

Bu yazının tamamı için bkz. http://inkisaf.net/sayi-03/muslumanlarin-zihinleri-nasil-karistirildi.aspx

Not: M. Ş. Eygi'nin "telfikçi, Afganîci, Abduhçu, Reşid Rızâcı bir ilâhiyatçı" diyerek bahsettiği kişi Hayreddin Karaman'dır.

Molla Sadreddin Yüksel'in bazı yazıları aşağıda verilmiştir.






Derleyen: Murat Yazıcı

5 Ocak 2011 Çarşamba

Hayreddin Karaman, M. Abduh ve Reşid Rıza

Hayreddin Karaman 22 Ağustos 2008 tarihinde Yeni Şafak'ta şunları yazmış:

29 Ekim 2010 Cuma

İbni Teymiyye'nin Fena-i Nar Görüşünü Nasıl Müdafaa Ettiği Hakkında

İbni Teymiyye'nin Fena-i Nar Görüşünü Desteklemek İçin Söyledikleri

Hayalî bir uzay canavarına tapan putperestlerden biri, tasavvufa saldırmak için kaleme aldığı bir kitapda şunları da yazıvermiş:

[Vehhabî'nin sözü burada başladı:]

Cennet ve cehennem fani olmazlar. Günahları sebebiyle cehenneme giren muvahhid kullar, cezalarını çektikten sonra oradan çıkarılırlar. Kafirler ise ebedi olarak cehennem azabına düçar kalacaklardır. İşte ehli sünnetin itikadı bu meselede böyledir...

Şeyhulislam İbni Teymiye, bazı sahabelerden rivayetlerle delil getirmiş, ictihad hatası yapmış, cehennemin fani olacağını bazı sahabelerin söylediğini zannetmiştir...

İbni Kayyım r.a., şeyhul İslam İbni Teymiye’den, şöyle nakleder; “Hasen el Basri, Ömer r.a.’ın şöyle dediğini söyledi; “Cehennemdekiler şayet kum yığınları kadar bir süre bile cehennemde kalsalar, yine bir gün oradan çıkarlardı.”(İbni Kayyım Hadil Ervah(s.409) Suyuti Durrül Mensur(4/478)) Her ne kadar Hasen el Basri, Ömer r.a.’den işitmemişse de, onun böyle dediğine kanaati olmasaydı böyle kesin olarak rivayet etmezdi. Ehli sünnet önderi imamlar da buna karşı çıkmadılar.”...

Sonra İbni Teymiye r.a., Ömer r.a.’ın sözünü kafirlere hamlederek; “zaten günahkar müminler cehennemde kum taneleri kadar uzun süre orada kalacak değildir. Ömer r.a. kafirleri kastetmiş olmalıdır” der....

Sonra Şeyhulislam, cehennemin faniliğine, İbni Abbas r.a.’ın Enam suresi 128. ayeti tefsirinde söylediği şu sözünü delil getiriyor; “Hiç kimsenin, yaratıkları hakkında Allah’a hükmetmesi, onlara cennetlik veya cehennemlik diye damga vurması yakışmaz.”...

Sonra Şeyhul İslam İbni Teymiye, İbni Merduye’nin tefsirinde Cabir r.a. hadisinden tahric ettiği şu rivayeti delil getiriyor; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Bahtsızlar ateştedirler. Onların orada (o bunaltıcı ateş içinde) bir soluk alıp verişleri vardır ki!... Rabbinin dilediği hariç, (onlar) gökler ve yer durdukça o ateşte ebedî kalacaklardır.”(Hud 106-107) ayetleri hakkında buyurdu ki; “Allah dilerse, bedbaht olanlardan bazı kimseleri ateşten çıkarmayı ve onları cennete koymayı dilerse bunu yapar.”...

[Vehhabî'nin sözü burada bitti.]

NOTLAR:

1. Bu kitabın 2005 yılında, yani Dr.Ebubekir Sifil'in İnkişaf Dergisi'ndeki 2006 tarihli makalesinden önce yazıldığı anlaşılıyor. Bu blogda şuraya bakınız:

http://muratyazici.blogspot.com/2008/04/ibni-teymiyyenin-fena-i-nar-gr.html


2. Vehhabi yazarın, İbni Teymiyye'nin son hapis yatışında (ölümünden önce) yazdığı er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi'l-Cenneti ve'n-Nâr isimli eserden haberi olmadığı anlaşılıyor. Çünkü, İbni Teymiyye'nin bu konuyla ilgili görüşlerini doğrudan bu kitapdan nakletmek yerine, İbni Kayyım'ın Hadil Ervah isimli kitabından aktarmaktadır. Mezkur eserinde İbni Teymiyye şöyle der:

"… (Allah Teala Cennet nimetleri hakkında "kesintisiz bir lütuf…" buyurduğu halde) Cehennemlikler(in akıbeti) hakkında ne dilediğini haber vermemiştir. Sünnet ve Hadis uleması bu konuda Sahabe ve Tabiun'dan çeşitli rivayetler nakletmiştir. (…) Şu halde Cehennem'in son bulacağına Kitap, Sünnet ve Sahabe akvaliyle ihticac edil(ebil)irken, Cehennem'in baki olacağını söyleyenlerin elinde ne Kitap, ne Sünnet, ne de Sahabe akvalinden bir delil vardır!" (İbni Teymiyye)

İbni Teymiyye'nin bu kitabına atıfda bulunan el-Albânî şu itirafı yapar:

"...İbn Teymiyye de Cehennem'in son bulacağını söylemektedir. Hatta sadece bunu söylemekle kalmamakta, Cehennem son bulduktan sonra cehennemliklerin, altından ırmaklar akan cennetlere gideceğini de ileri sürmektedir…" (el-Albânî)

3. Kâdîzâde Ahmed Efendi rahimehullah diyor ki:

"Cennet ve Cehennem ve içlerinde bulunanlar sonsuzdurlar. Bunun aksini söylemek küfürdür. Allahü teâlâ bizi bundan korusun." (Birgivî Vasiyetnâmesi Şerhi, Bedir Yay., s. 124)

Murat Yazıcı

24 Ekim 2010 Pazar

el-Vasıyye Tercümesinde Tehlikeli Bir Hata

İmam-ı a'zam Ebu Hanîfe'nin (rahimehullah) el-Vasıyye isimli eseri Mustafa Öz tarafından tercüme edilmiş ve "Ebu Hanife'nin 5 Eseri" adlı çalışmanın bir kısmı olarak 1981 yılında basılmış. Bu tercüme bir bilgisayar dosyası olarak web'de bulunabiliyor. Orada, "Ebu Hanife'nin Vasiyeti" başlığı altında, şu ifade göze çarpıyor:

"Allah'ın ihtiyacı olmaksızın Arş üzerine istiva ve istikrarı vardır. Muhtaç olmaksızın Arşı ve başkalarını muhafaza eder. Eğer Allah'ın ihtiyacı olsaydı, mahlûklar gibi âlemi icad ve tedbîre kadir olamazdı. Oturmak ve karar kılmaya muhtaç olsaydı, Arş'ın yaratılmasından önce Allah'ın nerede olduğu sorusu ortaya çıkardı. Yüce Allah bundan münezzehtir." (Mustafa Öz tercümesi)

İlk cümlede, altını çizdiğim yerde tehlikeli bir hata mevcut. Zira, "istikrar etmek" yerleşmek ve mekân tutmak ma'nâsına gelir. Tercümenin doğrusu şöyledir:

"Allahü teâlâ, ihtiyaç ve istikrar olmaksızın Arş'a istiva etmiştir."

Metnin Arapça aslı aşağıda verilmiştir.





NOTLAR:

Dr. Fuad Haddad ilgili kısmı İngilizce'ye şu şekilde tercüme etmiştir:

"...over the Throne without His having need for it and without settlement on it as He is the preserver of the Throne and other than the Throne." (The Four Imams and Their Schools, Muslim Academic Trust, İspanya, 2003, s. 69) ["without settlement" = "istikrar/yerleşme olmaksızın"]

Dr. Ebubekir Sifil'in tercümesi:

"[İmam Ebû Hanîfe şöyle yazmıştır:] Allahü teâlâ, kendisi için bir ihtiyaç ve (Arş'ın üzerine) istikrar (yerleşme, mekân tutma) olmaksızın Arş'a istiva etmiştir. O, Arş'ı da diğer mahlukatı da korumaktadır. Eğer (Arş'a ve bir yerde yerleşip mekân tutmaya) muhtaç olsaydı, tıpkı mahluklar gibi alemi yoktan var etmeye ve idareye muktedir olamazdı. (Bir mekânda) oturmaya ve karar kılmaya muhtaç olsaydı, Arş'ı yaratmadan önce Allahü teâlâ nerede idi? Yüce Allah bundan münezzehtir." (Milli Gazete, 8 Ocak 2006)

"İmam Ebu Hanîfe, mesela Arş'ı istiva meselesinde el-Vasıyye'de şöyle demiştir: Allahü teâlâ Arş'ı, ihtiyacı ve üzerine yerleşmesi/mekân tutması söz konusu olmaksızın istiva etmiştir. Burada Arapça metindeki bir baskı hatasının yol açtığı çeviri yanlışlığı, özellikle Arapça bilmeyen gençleri tehlikeli yollara sevk etmiştir. Çağdaş Dünyada İslamî Duruş'ta bu noktaya dikkat çekmiştim." (Milli Gazete, 7 Şubat 2009)

Prof. Dr. İlyas Çelebi'nin tercümesi:

"Allahü teâlâ, ihtiyaç duymaksızın ve üzerinde mekân tutmaksızın Arş'a istiva etmiştir." (Beyazîzâde Ahmed Efendi, İmam-ı a'zam Ebû Hanîfe'nin İtikadî Görüşleri, Tercüme Eden: Prof. Dr. İlyas Çelebi, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları, 3. Basım, İstanbul 2010, s.100)

Hazırlayan: Murat Yazıcı

23 Ekim 2010 Cumartesi

Yahudîler, Hıristiyanlar, Mecûsîler ve Vehhabîler Allahü teâlâyı Biliyorlar mı?

İmam Nevevî rahimehullah Müslim Şerhinde diyor ki:

قوله صلى الله عليه و سلم ( فليكن أول ما تدعوهم إليه عبادة الله فإذا عرفوا الله فأخبرهم إلى آخره ) قال القاضي عياض رحمه الله هذا يدل على أنهم ليسوا بعارفين الله تعالى وهو مذهب حذاق المتكلمين في اليهود والنصارى أنهم غير عارفين الله تعالى وان كانوا يعبدونه ويظهرون معرفته لدلالة السمع عندهم على هذا وان كان العقل لا يمنع أن يعرف الله تعالى من كذب رسولا قال القاضي عياض رحمه الله ما عرف الله تعالى من شبهه وجسمه من اليهود أو اجاز عليه البداء أو أضاف إليه الولد منهم أو أضاف إليه الصاحبة والولد وأجاز الحلول عليه والانتقال والامتزاج من النصارى أو وصفه مما لا يليق به أو أضاف إليه الشريك والمعاند في خلقه من المجوس والثنوية فمعبودهم الذى عبدوه ليس هو الله وان سموه به اذ ليس موصوفا بصفات الاله الواجبة له فاذن ما عرفوا الله سبحانه فتحقق هذه النكتة واعتمد عليها وقد رأيت معناها لمتقدمى أشياخنا وبها قطع الكلام ابوعمران الفارسى بين عامة اهل القيروان عند تنازعهم في هذه المسألة هذا آخر كلام القاضي رحمه الله تعالى. (المنهاج شرح صحيح مسلم بن الحجاج , النووي , دار إحياء التراث العربي , 1392, 1 / 199-200)

Merhum Ahmed Davudoğlu Hoca, İmam Nevevî'nin açıklamasını şöyle aktarmış [köşeli parantez içindeki açıklamalar bu fakire aittir]:

Bu hususta Kaadi lyâz şunları söyler:

"Peygamber (S.A.V.) in Hz. Muaz'a, evvela yemenlileri Allah'ı tevhîd ve Muhammed (S.A.V.)'in peygamberliğini tasdike da'vet etmesini emir buyurması, onların Allah Teâlâ'yı bilmediklerine delildir"

Yahudilerle hıristiyanlar hakkında hâzik kelâm ulemasının mezhebi de budur. Yahudilerle hıristiyanlar her ne kadar ibadet ederek ellerindeki sem'i deliller icâbı Allah'ı bildiklerini göstermek isterlerse de onlar hakikatta Allah'ı bilmezler.

Gerçi akıl, bir peygamberi tanımayan kimsenin Allah Teâlâ'yı bilmesini mümteni' saymaz ama böylesi hakkında Kaadi Iyaz şöyle der:

«Allah'ı mahlûkatına benzeten ve onu cisimleştiren yahudilerle ona çocuk veya zevce izafe eyleyen yahud ona hululü [mahlûkatın içinde bulunmak], intikali [bir yerden başka yere hareket etmek] ve imtizacı [mahlûkat ile karışmak] caiz gören Hıristiyanlar; Keza Allah'ı, lâyık olmadığı sıfatlarla vasıflandıran veya ona şerik izafe eden ve mahlûkaatı hakkında muarız davranan [yaratma hususunda kendisine muarız/rakib atfeden] mecûsilerle seneviyye fırkaları Allah'ı bilmemişlerdir. Binaenaleyh onlar kendisine ibâdet ettikleri mabutları için «Allah» da deseler Allah o değildir. Çünkü o Vâcib-ül-Vücûd olan Allah'ın sîfatlariyle mevsuf değildir. Şu halde yahudilerle Hıristiyanlar Allahu Azîmüşşânı bilmiyorlar demektir...»

Kaynak: Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Yayınevi, İst. 1977, c.1, s.175.

Hâfız İbni Hacer el-Askalânî rahimehullah, Fethu'l-Bari eserinde diyor ki:

قال حذاق المتكلمين ما عرف الله من شبهه بخلقه أو أضاف إليه اليد أو أضاف إليه الولد فمعبودهم الذي عبدوه ليس هو الله وإن سموه به

Uzman/önde gelen kelâm âlimleri dediler ki: Allahü teâlâyı mahlukatına benzeten, veya O'na [uzuv veya parça ma'nâsında] el veya çocuk atfeden kişinin tapdığı Allahü teâlâ değildir; ona "Allah" dese bile.

Kaynak: Fethu'l-Bari, 359/3, Dar al-Ma'rifa, Beyrut.

İmam-ı Gazalî rahime-hullahü teâlâ diyor ki:

Allahü teâlâ, cism olan şeylerle vasflandırılmakdan münezzehdir. Allahü teâlâyı uzvlardan meydâna gelmiş bir cism olarak düşünen, puta tapmış olur. Çünki her cism mahlûkdur. Mahlûka ibâdet etmek küfrdür. Puta tapmak küfrdür. Çünki put, mahlûkdur ve cismdir. Cisme tapan da halef ve selef imâmlarının icmâ’ı ile kâfir olur. Bu kendisine tapılan cism, ister sert ve katı dağlar gibi kesîf olsun, ister hava ve su gibi latîf olsun, ister yeryüzü gibi karanlık, ister güneş, ay ve yıldızlar gibi parlak olsun, ister hava gibi renksiz ve şeffaf olsun, ister Arş, Kürsî ve gök kadar büyük olsun, ister zerre ve toz gibi küçük olsun, ister taş gibi cansız olsun, ister insan gibi canlı olsun, her hâl-ü kârda putdur. Cismin güzelliği, cemâli, azameti, küçüklüğü, katılığı, kalıcı olması onu put olmakdan çıkarmaz.

Kaynak: İlcâm-ül avâm an ilm-il kelâm

Derleyen: Murat Yazıcı

15 Ekim 2010 Cuma

Yahudîlikte ve Vehhabîlerde Teşbih ve Tecsim

İngilizce "The Holy Bible" ("İncil") dedikleri metnin "Eski Antlaşma" denilen kısmından birkaç cümle aktaracağım.

"Tarihî Kitaplar" kısmından, II Samuel 22:

7 Sıkıntı içinde RAB'be yakardım, Tanrım'a seslendim. Tapınağından sesimi duydu, Haykırışım kulaklarına ulaştı.

8 O zaman yeryüzü sarsılıp sallandı, Titreyip sarsıldı göklerin temelleri, Çünkü RAB öfkelenmişti.

9 Burnundan duman yükseldi, Ağzından kavurucu ateş Ve korlar fışkırdı.

10 Kara buluta basarak Gökleri yarıp indi.

11 Bir Keruv'a binip uçtu, Rüzgarın kanatları üstünde belirdi.

12 Karanlığı örtündü, Kara bulutları kendine çardak yaptı.

13 Varlığının parıltısından Korlar savruluyordu.

14 RAB göklerden gürledi, Duyurdu sesini Yüceler Yücesi.

15 Savurup oklarını düşmanlarını dağıttı, Şimşek çaktırarak onları şaşkına çevirdi.

16 RAB'bin azarlamasından, Burnundan çıkan güçlü soluktan, Denizin dibi göründü, Yeryüzünün temelleri açığa çıktı.

17 RAB yukarıdan elini uzatıp tuttu, Çıkardı beni derin sulardan.

***

Şu ifadeler dikkat çekiyor:

"Burnundan dumanlar yükseldi"

"Ağzından kavurucu ateş Ve korlar fışkırdı"

"Kara buluta bastı..."

"Burnundan çıkan güçlü soluk..."

Bu metinlerde tarif edilen haşa Allahü teâlâ değildir; olsa olsa hayalî bir uzay canavarı olabilir.

Dikkat ederseniz, Yahudi metinlerindeki Tanrı bir "keruva" binip uçuyor:

Bir Keruv'a binip uçtu, Rüzgarın kanatları üstünde belirdi.

Vehhabilerin bastığı kitaplardan biri de Osman bin Said el-Dârimî el-Secezî'nin [Siczî] (vefatı h. 280) Nakdu alâ Bişri'l-Merîsî isimli eseridir. Burada der ki:

Şüphesiz Allah arzu ederse, kudret ve rububiye­tinin lütfu ile bir sivrisinek sırtının üzerinde de kalabilir. Koca Arş üzerinde nasıl durmasın?

Dr. Cibril Fuad Haddad diyor ki:

İbni Kayyım Îctimau'l-Cuyuş isimli eserinde (s. 88 = s. 143) der ki, İbni Teymiyye "el-Dârimî'nin iki kitabını [Nakd el-cehmiyye ve el-Red alâ Bişr el-Merîsî] çok hararetle över ve tavsiye ederdi."

Bkz. Dr. G. F. Haddad, The Refutation of Him Who Attributes Direction to Allah, Aqsa Publications, Birmingham, UK, 2008, s. 83, dipnot no. 134.

Dr. Haddad'ın naklettiğine göre, İbni Teymiyye Beyan Telbis el-Cehmiyye isimli eserinde el-Dârimî'nin bozuk sözlerini benimsemiş ve müdafaa etmiştir. İbni Teymiyye'nin el-Dârimî'den alıp tekrar ettiği sözlere yukarıda naklettiğim -haşa- "Allahü teâlânın sivrisinek sırtının üzerinde istikrar edebileceği" şeklindeki çirkin ifade de dahildir. İşte İbni Teymiyye'nin sözü:

ولو قد شاء لاستقر على ظهر بعوضة فاستقلت به بقدرته ولطف ربوبيته

Beyan Telbis el-Cehmiyye, 1/568.

Dr. Ebubekir Sifil de bu konuda benzer bilgiler vermektedir:

İbn Teymiyye ve İbnû'l Kayyım, içinde, Allahü tealâ hakkında inanılması caiz olmayan bir sürü tezvirat bulunan bu kitabı şiddet ve hararetle tavsiye ederken bu kitapta yer alan hususlara birer Akaid ilkesi olarak inandıklarını açık bir şekilde ortaya koymuşlardır. Nitekim İbn Teymiyye, "Şerhû'l Akîdeti'l Esfehâniyye" isimli eserinde, mezkûr ed-Dârimî'nin bu eserinden, kendi görüşlerini desteklemek amacıyla pek çok nakillerde bulunmuştur...

E. Sifil, "Allahü teâlâ mahlukatına benzer mi?" başlıklı makale, Beyan Dergisi.

Osman bin Said ed-Darimi diyor ki: "Minarenin tepesindeki bir insan Allah’a, zemin seviyesindekinden daha yakındır. Dağın tepesindeki, dağın eteğindekinden daha yakındır. Allahü teâlâ dilerse bir sivrisineğin üstüne yerleşir, oturur ve o sivrisinek Allah’ın kudretiyle havalanır Allah’ı götürür. Allah’ın kudretine aykırı mıdır?” Oysa hâşâ ve kellâ nasslarda böyle bir şey yer almaz.

E. Sifil, "Araştırmacı Yazar Ebubekir Sifil İle" başlıklı sohbet, Gureba - Mart 2008

***

Devam edelim:

Mika 1:3:

3 İşte, RAB yerinden çıkıp gelecek, Yeryüzüne inip dağ doruklarında yürüyecek.

Yasanın tekrarı 33:26:

26 "Ey Yeşurun, sana yardım için Göklere ve bulutlara görkemle binen, Tanrı'ya benzer biri yok.

Hakimler 5:4:

4 Seir'den çıktığında, ya RAB, Edom kırlarından geçtiğinde, Yer sarsıldı, göklerden yağmur boşandı, Evet, bulutlar yağmur yağdırdı.

Yaratılış 11:5:

5 RAB insanların yaptığı kentle kuleyi görmek için aşağıya indi.

Yaratılış 3:8:

8 Derken, günün serinliğinde bahçede yürüyen RAB Tanrı'nın sesini duydular. O'ndan kaçıp ağaçların arasına gizlendiler.

Mezmurlar 2:4:

4 Göklerde oturan Rab gülüyor, Onlarla eğleniyor.

Yeseya 63:1:

1 Edom'dan, Bosra'dan Al giysiler içinde bu gelen kim? Göz kamaştırıcı giysiler içinde, Büyük güçle yürüyen kim? "O benim! Adaleti duyuran, Kurtarmaya gücü olan."

***

İbni Teymiyye'nin ve Vehhabîlerin fikir babalarından Osman bin Said el-Dârimî de diyor ki:

Hayy (sürekli diri) olan ve kainatı idare eden zat, istediğini yapar, istediği vakit hareket eder. İstediği zaman iner, yükselir. ..., kalkıp oturur. Çünkü diri ile ölü arasındaki fark, harekettir. Şüphesiz bütün diriler hareket eder, bütün ölüler hareketsizdir.

***

Ehl-i sünnet alimlerine göre bütün bu inanışlar küfürdür. Mesela, Allahü Teâlânın yere inip yürüyebileceğini veya bir sivrisineğin üstüne oturabileceğini söyleyen, O'nun hakkında (mahlukata hulul etmek, alemin içine girmek, cisimlerin özelliklerine sahip olmak, bir mekânda olmak, bir yönde olmak, mahlukata benzemek, sınırı ve boyutu olmak, yaratılmış sıfatlara sahip olmak isnad ettiği için) birçok yönden küfür olan bir söz söylemiş olur. Büyük alim Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî (vefatı m. 1893) diyor ki:

"Bir kimse, Allah kullarını muhakeme için oturur, kalkar derse, O’na yukarıda olmak veya aşağıda bulunmak gibi şeyler izafe ederse kâfir olur.” (Camiu’l-Mütun tercümesi, s. 118)

Muhammed Hâdimî (vefatı m. 1762) rahimehullah diyor ki:

“Allahü teâlâ bize Arştan veya gökten bakıyor veya görüyor demek küfürdür....Yine Allahü teâlâyı dış uzuvla sıfatladığı veya onun kemâl sıfatlarından bir sıfatı nefy ettiği (kaldırdığı) zaman veya hülul [içine girmek] veya ittihad [birleşmek] ile [O'nu vasıfladığı zaman] yani Allahın alemin içine girdiğine veya alemle bir olduğuna kail olduğu zaman veya mekân ile onu vasıfladığı zaman da yine böylece kâfir olur.” (Berika, Kahraman Yayınları, c.2, s.445-446)

Feteva-i Hindiyye tercümesinde şu ifadeler var:

"Allahü Teâlâ için, mekân iddia eden kimse kâfir olur. ... "Allahü Teâlâ, insaf için oturuyor." diyen kimse, kâfir olur. Allahü Teâlâ'yı, "yukarıda", "aşağıda" diye vasıflandıran kimse, kâfir olur. ...Bir kimse: "Benim, gökte ilâhım; yerde filanım var." dese; kâfir olur. Fetâvâyi Kâdîhânda da böyledir. ..." (Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/312-319.)

Aliyyülkârî diyor ki:

"Allahü Teâlâ'nın cisim olduğunu, mekânı bulunduğunu, Allahü Teâlâ üzerine zaman geçtiğini söyleyen kimse de kâfirdir. Böyle bir kimse için iman hakikati sabit olmamıştır.... Allah bir mekânda değildir. Yukarıda değildir, aşağıda değildir, başka cihetlerde değildir. Allahü Teâlâ üzerinden zaman geçmez. Allah bir şeyin içine girmiş değildir, bir şeyin mahalli de değildir." (Fıkh-ı Ekber Şerhi)

Murat Yazıcı

Son güncelleme: 16.06.2022

9 Eylül 2010 Perşembe

Zehebî'nin Uluvv Risalesi Hakkında

Lübnanlı âlim Dr. C. Fuad Haddad bir makalesinde şu bilgiyi veriyor:

Al-`Uluw li al-`Ali al-Ghaffar ("The Exaltation of the All-High and Most-Forgiving"), a book written under Ibn Taymiyya's influence - as stated by al-Kawthari in his Maqalat - when al-Dhahabi was twenty-five and which he later disavowed as related by its copyist the hadith master Ibn Nasir al-Din al-Dimashqi (d. 842):

Its author stated - as Allah is His witness - in his own hand-writing as I read it in the margin of the original manuscript written in the year 698:

"This book contains narrations against the unreliability of which I am cautioning the reader, and the statements of a number of people who spoke in outlandish terms. Neither do I subscribe to their terms, nor do I imitate them. May Allah forgive them! Nor will I ever consider myself bound by such terms. This is my belief, and I know that Allah – "There is nothing whatsoever like unto Him"(42:11)!"(*)

(*) Cited and photo-reproduced at the beginning of Shaykh Hasan `Ali al-Saqqaf's edition of al-Dhahabi's `Uluw (p. 3-4).

Tercümesi:

el-Uluvv li’l-Aliyyi’l-Gaffar, Zehebî'nin 25 yaşındayken ve (Kevserî'nin Makalat'ta ifade ettiği gibi) İbni Teymiyye'nin etkisi altında yazdığı bir kitaptır. Kitabı kopyalayarak çoğaltan hadis âlimi İbn Nasirüddin ed-Dımaşkî'nin (vefatı h. 842) bildirdiğine göre Zehebî daha sonra bu kitabı reddetmiştir:

Hicri 698'de yazılmış olan orijinal kitabın kenarında yazarın [Zehebî'nin] kendi el yazısıyla -Allah'ı şahid göstererek- şöyle dediğini okudum:

"Bu kitapta, güvenilmez olduğu hakkında okuyucuyu ikaz etmem gereken rivayetler ve şazz [aykırı] görüşler ifade eden bazı kişilerin sözleri vardır. Ne onların ifadelerine katılıyorum, ne de onları taklid ediyorum. Allahü teâlâ onları affetsin! Kendimi de asla bu ifadelerle bağlı addetmeyeceğim. Bu benim inancımdır ve biliyorum ki Allah- (O'nun misli [O'na benzer] hiç bir şey yoktur.) [Şura/11]." (*)

(*) Şeyh Hasan Ali el-Sekkaf'ın neşrettiği "Zehebî'nin Uluvv Risalesi"nin başında yazılmış ve fotokopisi verilmiştir (s.3-4).

Tercüme: Murat Yazıcı

7 Eylül 2010 Salı

Abdülaziz Bayındır'dan Zırvalar

"Doçent" titrini taşıyan (şimdi "profesör"olmuş) bu kişinin bir kitabı elime geçti:

"Duada Evliyayı Aracı Koyma ve Şirk", İstanbul, 2001.

Kitap belli ki Sünnî Müslümanları şirk iftirasıyla karalamak için yazılmış. Bu tezini ispatlamak isterken mantık dışı ve zorlama yorumlar yapmakda, netice olarak çok yerde zırvalamaktadır. İleride bu kitapda yazılı sapık görüşlere teferruatlı cevaplar yazmak ümidindeyim. Şimdilik birkaç pasaj nakledip üzerine kısa yorum yapacağım.

Bayındır demiş ki:

"Ayet metninde geçen “min dûn’illah = Allah’ın dûnundan” ifadesi “Allah’ı bırakıp da...” şeklinde tercüme edilmiştir. Bu tercüme yanlış olmamakla birlikte Allah’tan başkasını çağıranların Allah’ı devre dışı bıraktıkları hissini vermektedir. Halbuki hiç bir müşrik, Allah’ın varlığını ve birliğini inkâr etmez. Onun farkı, Allah ile kendi arasında, yetkisi Allah tarafından verilmiş bir aracının varlığına inanması, onu Allah’a yakın sayıp yardımını ve şefaatini beklemesidir. Bu konu üzerinde daha sonra durulacaktır." (sayfa 10)

"Ali Eren'e Cevap" başlıklı yazısında bu görüşleri şöyle tekrar ediyor:

"Hiçbir kâfir veya müşrik, hiçbir gayri­müslim Allah’ın varlığını inkâr etmez. Ama Allah ile kendi arasında, yetkisi Allah tarafından ve­rilmiş bir kısım aracıların olduğunu kabul ederek Allah’a boyun eğer gibi onlara da boyun eğer."

http://www.suleymaniyevakfi.org/elestiriler/ali-erene-cevap.html

Bakınız ne diyor, son kısmını tekrar okuyalım:

"Hiçbir kâfir veya müşrik, hiçbir gayri müslim Allah'ın varlığını inkâr etmez."

Eğer sadece "müşrik" kelimesini kullanmış olsaydı, belki bu cümlesine anlaşılabilir bir ma'nâ verilebilirdi. Ancak, "hiçbir kâfir veya müşrik" ve "hiçbir gayrı müslim" diyerek, bütün kâfirlerin Allah'ın varlığına inandığını söylemiş oluyor. Nitekim bahsettiğim kitabında bunu tekrar etmektedir:

"Allah’ın varlığını ve birliğini herkes anlayıp kavrar." (sayfa 35)

Buna göre, dünyada hiç dehrî veya ateist yokmuş! Bütün kâfirler de Allah'a inanıyormuş!

"Zırva te'vil götürmez" diyelim ve bu iddianın saçmalığını okuyucunun değerlendirmesine havale edip, bir başka iddiasını ele alalım. Demiş ki:

"Müşrik, Allah’ın hem varlığını hem birliğini kabul eder." (sayfa 13)

"Aracılık ve Şirk" isimli kitabında da şöyle yazmış:

"Katoliklere göre Allah birdir; ondan başka Tanrı yoktur[Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 215, 216 ve 222.]"

Herkesin ulaşabileceği bir kaynaktan okuyalım: Katolik Ansiklopedisi'nde diyor ki:
 
"The Trinity is the term employed to signify the central doctrine of the Christian religion -- the truth that in the unity of the Godhead there are Three Persons, the Father, the Son, and the Holy Spirit, these Three Persons being truly distinct one from another. Thus, in the words of the Athanasian Creed: "the Father is God, the Son is God, and the Holy Spirit is God, and yet there are not three Gods but one God." In this Trinity of Persons the Son is begotten of the Father by an eternal generation, and the Holy Spirit proceeds by an eternal procession from the Father and the Son. Yet, notwithstanding this difference as to origin, the Persons are co-eternal and co-equal: all alike are uncreated and omnipotent."

http://www.newadvent.org/cathen/15047a.htm

Görülüyor ki, Katolikler, Müslümanların söylediği ma'nâda (Ehad ma'nâsında) "Allah'ın birliği"nden değil, "Tanrı'nın birliği"nden (bir tane olmasından) bahsediyorlar. İlaveten, bahsettikleri "unity" (=birlik) içine üç ayrı şahsı koyuyorlar. Yani "Tanrının birliği"nden bahsederken, bu "bir"in içine "üç"ü de sokuşturuyor. Diyor ki:

"Tanrının birliği içinde üç şahıs vardır: Baba, oğul ve kutsal ruh. Bu üç kişi birbirinden ayrıdır. Baba tanrıdır, oğul tanrıdır, kutsal ruh tanrıdır, ama üç tanrı yoktur, bir tane tanrı vardır."

Şimdi, şunu görelim: Bu çelişkili ve mantıksız ifadeyi kullanan Katolikler için, "Katoliklere göre Allah birdir; ondan başka Tanrı yoktur" şeklinde bir tespit yapmak, açık bir saptırmadır. Eğer Bayındır'ın bu sözü kabul edilirse, Katoliklerin "Allah Ehad'dır" (Allah birdir) ve "Lâ ilâhe illallah" (Allah'dan başka tanrı yoktur) inancında olduğu kabul edilmiş olur!

el-Ehad isminin ma'nâsı şöyledir: "Hiç bir yönden benzeri olmayan, tek olan, ikilik tasavvur edilmeyen, hiç bir şeye muhtaç olmayan." Daha uzun yazılabilirse de, burada bu açıklama kâfidir ve her Müslüman bu kadarını bilir.

Katolikler "Allah Ehad'dır" inancına sahip olmadıkları gibi, "bir tek tanrı vardır" inancına da sahip değildir. "Biz tek tanrıya inanıyoruz" demelerine itibar edilmez. Çünkü bu sözleri açıkca yanlıştır. Basit bir toplama yapalım: 1+1+1=1 değildir, doğrusu 1+1+1=3 eder. Katolikler toplam üç ayrı tanrının varlığına inanıyorlar.

Katolik Ansiklopedisi'nde ayrıca diyor ki, "Persons are co-eternal and co-equal: all alike are uncreated and omnipotent." Tercümesi:

"Bu üç şahıs beraberce ezelîdir ve birbirlerine eşittir: hepsi de yaratılmamışlardır ve sonsuz kudret sahibidirler."

Müslümanlar "Allah birdir (Ehad'dır ve Vâhid'dir)" dediği zaman, bunların hepsini reddetmektedir. Hıristiyanlar, "İsa aleyhisselam tanrıdır" diyorlar, ona tapıyorlar. Bundan dolayı müşriktirler. İsa aleyhisselamın aracı olduğuna inandıkları için değil, Allahü tealadan başkasını ilah bildikleri için müşrik oluyorlar. Yukarıda naklettiğim yazıya göre, İsa aleyhisselamın ezelî olduğunu, yaratılmış olmadığını, her şeye kaadir olduğunu söylüyorlar. Müslümanlar, Muhammed aleyhisselam her insan gibi aciz bir kuldur, mahluktur, yaratılmıştır, tanrı değildir, Allah'tan başka tanrı yoktur, diyorlar. Hıristiyanlar İsa aleyhisselama tapıyorlar, Müslümanlar Muhammed aleyhisselama tapmıyorlar.

Hıristiyanların "Tanrı birdir (bir tanedir)" sözü ile kasdettikleri ile Müslümanların "Allah birdir (Ehad'dır)"dan kasdettiklerinin aynı ma'nâda olmadığı aslında izahtan varestedir.

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki: De ki: O, Allah'tır, Ehad'dır. (İhlâs sûresi: 1) Türkçe meâllerin hepsinde "Allah birdir" ve "Allah tektir" şeklinde yazılmış. Kısacası, Müslümanlar "Allah birdir" dedikleri zaman, "Allahü teâlâ Ehad'dır, Vâhid'dir" ma'nâsında söylüyorlar.

Bilâl-i Habeşî radıyallahü anh, Ümeyye bin Halef'in kölesi iken İslâmiyet'le şereflenmişti. Hazret-i Bilâl'in müslüman olduğunu duyan Ümeyye, ona çok eziyet ve işkence yapardı. "İslâm dîninden dön! Lât ve Uzzâ putlarına tap" diye zorladıkça, Bilâl radıyallahü anh "Ehad Ehad" diyerek îmânını bildirdi. (İbn-i Sa'd)

Türkçe konuşan her Müslüman "Allah birdir" veya "Allah tektir" dediği zaman, bunu "Allah'ın eşi ve benzeri yoktur, ortağı yoktur, O'ndan başka ilah yoktur, O'ndan başka yaratıcı yoktur, O'ndan başka ibadet edilmeye hakkı olan yoktur" ma'nalarında söylemektedir. Bunu Müslümanların âlimi de bilir, cahili de bilir. Yoksa, insanlar için, hatta her mahluk için "birdir" ifadesi kullanılabilir. Mesela, Ahmed ve Mehmed her bakımdan aynı gözüken ikiz iki kardeş olsa bile, "Ahmed birdir" ve "Mehmed birdir" sözleri yanlış olmaz. Çünki iki tane Ahmed yoktur, yani bahis konusu Ahmed sadece bir tanedir. Her insan bir tanedir. Hatta her nesne bir tanedir. Ama Ahmed'in de, Mehmed'in de, başka insanların da, diğer nesnelerin de benzerleri, emsalleri, ortakları vs. mevcuttur.

Özetlersek: Katolikler açıkca şunları söylüyor:

1. Baba, oğul ve kutsal ruh birbirinden ayrıdır. (Mesela, baba ile oğul aynı kişi değildir.)

2. Baba tanrıdır.
3. Baba yaratılmamıştır, ezelîdir.
4. Baba her şeye kaadirdir.

5. İsa aleyhisselam tanrıdır.
6. İsa aleyhisselam yaratılmamıştır, ezelîdir.
7. İsa aleyhisselam her şeye kaadirdir.

8. Kutsal ruh tanrıdır.
9. Kutsal ruh yaratılmamıştır, ezelîdir.
10. Kutsal ruh her şeye kaadirdir.

(Haşa.)

Bunlara inanan, yani Katolik inancında olan birisinin, "tek tanrı" inancına sahip olduğunu, veya "Allah birdir" (Ehad'dır) ve "Allah'tan başka tanrı yoktur" (Lâ ilâhe illallah) dediğini kabul eder misiniz? Derim ki, bunu ancak aşırı derecede ahmak ve cahil bir kişi kabul edebilir. Bayındır gibileri takib ve taklid edenlerin zekâ seviyeleri hakkında iyi şeyler düşünemiyoruz.

Murat Yazıcı

17 Temmuz 2010 Cumartesi

İbni Hazm ve Kıyas

Vehhabîler ve Kıyas

Bazı mezhebsizlerin İbni Hazm'dan nakiller yaparak kıyas aleyhine neşriyat yaptıkları görülüyor. Kendilerine bazen "Selefî" diyen Vehhabîlerin kıyas hakkındaki görüşleri Dr. Ebubekir Sifil tarafından şöyle özetlenir:

- Kıyas konusundaki görüşleri : Günümüzde selefiler olarak anılan grup içinde, kıyasın şer'i bir delil sayılamayacağını, çünkü kıyasın, 'Allah'ın dininde şahsi görüş ile hüküm vermek' olduğunu söyleyenler mevcuttur. Oysa fıkıh usulü kitaplarında ayrıntılı bir şekilde açıklandığı gibi, gerek Kur'an ayetleri, gerekse hadisler, vakıa olarak sınırlıdır ve insanlığın karşılaştığı her olayın hükmünün, ayetlerde ve hadislerde zikredilmiş olması mümkün değildir. Kur'an ve Sünnet konusunda biraz malumatı olan herkes bu noktayı kabul ve itiraf eder. Şu halde hükmü Kur'an ve Sünnet'te zikredilmeyen olaylar hakkında yapılabilecek iki seçenek var. Ya bu olaylar hakkında İslam'ın herhangi bir hükmünün ve açıklamasının olmadığını söylemek, ya da karşılaştığımız olayın bizzat kendisi olmasa da, benzeri hakkında Kur'an ve Sünnet'te yer alan bir hükmü, aralarındaki benzerlik dolayısıyla yeni olaya da tatbik etmek. Bu seçeneklerden ilkinin doğru olduğunu söylemek, İslam'ın evrensel olduğunu, bütün zaman ve mekanların problemlerine çözüm getirme özelliğini haiz bulunduğunu inkar etmek demektir. Kıyas'ı inkar eden İbn Hazm, bu iddiası sebebiyle, bırakalım bir 'İslam alimi'ni, aklı başında sıradan bir kimsenin bile gülüp geçeceği şeyler söylemiştir. Mesela Kur'an ve Sünnet’te domuz etinin haram olduğu zikredilmiştir. Ama domuzun yağının haram olduğuna dair ne Kur'an'da, ne de Sünnet'te herhangi bir hüküm yoktur. Sırf bu gerekçeyle İbn Hazm, domuzun yağının haram olmadığını söylemiştir. İşte kıyasın reddedilmesi sonucunda varılacak komik nokta budur.

Kaynak: Dr. E. Sifil, Semerkand Dergisi, Aralık 2003

Kıyâs ve ictihâd, bid'at değildir

İmâm-ı Rabbânî rahimehullah buyuruyor ki:

Resûlullahın sallallahü aleyhi ve sellem sünnetine birşey katmamalı ve Onun Eshâb-ı kirâmına (rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma'în) uymalıdır. Çünki, Eshâb-ı kirâmdan herbiri, gökdeki yıldızlar gibidir. Herhangi birine uyan se'âdete kavuşur. Kıyâs ve ictihâd, bid'at değildirler. Çünki bunlar, (Nusûs)un, yanî âyetlerin manâlarını meydâna çıkarmakdadırlar. Bu manâlara başka birşey eklemezler. (Ey akl sâhibleri! İyi anlayınız!) meâlindeki âyet-i kerîme, kıyâs ve ictihâdı emr etmekdedir. (1.cilt, 186. mektubdan)

İctihâd derecesinde olan yüksek âlimler, dînin hükmlerini açığa çıkarmışlardır. Dinden olmıyan şeyleri meydâna çıkarmış değillerdir. Görülüyor ki, ictihâd yolu ile bildirilen hükmler, sonradan meydâna çıkarılmamışlardır. Dinden olan, dînin temeli olan şeylerdir. Çünki, din bilgilerinin temelleri dörtdür. Dördüncüsü, kıyâs yanî ictihâddır. (1.cild, 260.mektubdan)

İbni Hazm Hakkında
 
Adı geçen İbni Hazm hakkında da birkaç iktibas yapalım:

Ebu Amr ibni Salah “İbni Hazm büyük imamları hatalı çıkarmak ve onlara dil uzatmak hususunda pek atılgandır.” diyor (Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, c.10, s.414). Yine İbni Salah, “...İbni Hazm-i Zahiri isabetsizlik etmiş, ve lehviyyatı mübah sayan fasid mezhebini tutturmak için bunlara saplanarak eğlence ve çalgıların haram kılınması hususunda hiçbir sahih hadis bulunmadığına kail olmuş...” demektedir (a.g.e., Mukaddime, s.XXX)

Sadreddin Yüksel hoca da şunları yazıyor:

“Şimdi Zahiriliğin bir elemanından bahsedelim. O da Endülüslü İbn Hazm’dır. Meşhur Dairetü’l-Mearif sahibi Mısırlı M. Ferid Vecdi, Dairetü’l-Mearif’de onun hakkında şöyle yazıyor: (İbn Hazm eski alimlerin aleyhinde çok bulunuyordu. Bunun üzerine kalbler artık ondan nefret etmeye başladılar. Muasır alimlere hedef oldu. Yani alimler ondan nefret edip onun görüşlerini reddetmekte birleştiler. Aynı zamanda dalaletle itham edip kötülediler...İbni Hazm büyük müctehidlere haddinden fazla dil uzatıyordu.) ..." (Makaleler-5, Madve Yayınları, Ekim 1993; s.11, 15, 17)

Ahmed Cevdet Paşa gibi alimlerin başına takriz yazdığı Mahzen-ül Ulum’da da şu bilgiler veriliyor:

“Endülüs alimlerinden İbni Hazm hadis ezberlemekle meşgul iken, zahiriyye mezhebine girdi. Bu mezhebin kitablarını okuyarak, ona tam bağlandı ve zahiriyye mezhebine göre ictihadda bulunduğunu iddia etdi. Zahiriyye mezhebinin imamı Davud-ı Zahiriye bazı meselelerde muhalefet etdi. Dört mezheb alimlerinden bir çoğuna hücum etdiğinden, insanlar ona buğz edip, mezhebini red etdiler. Kitablarını zararlı görerek terk etdiler. Hatta İbni Hazmın yazdığı kitabların satılmasına mani oldular ve bazen de yırtdılar ve yakdılar.” (İlm-i Fıkıh kısmı)

Derleyen: Murat Yazıcı

7 Şubat 2010 Pazar

Harun Yahya'nın Şaşkınlığı ve Bilgisizliği

Harun Yahya'nın (Adnan Oktar) bir videosuyla karşılaştım:

http://www.harunyahya.tv/videoDetail/Lang/1/Product/20109/ALLAH_HER_YERDEDIR

Bu konuşmasında "Allah her yerdedir" ve "Allah'ın olmadığı hiç bir yer yoktur" ve "Şu anda Allah burada" gibi Ehl-i sünnete aykırı ifadeler kullanmaktadır. Bu ifadelerden açıkca Allah'ın her mekânda olduğu ma'nâsı çıkmaktadır. Daha sonra "Allah zamansız ve mekânsızdır" diyerek kendisini tekzib etmekte, tenakuza düşmektedir.

Bu şahıs icazetli bir İslam âlimi olmadığı gibi, İslam âlimlerinin yazılarından, Ehl-i sünnet itikadından da habersizdir.

Genç ve saf kardeşlerimi sakındırmak maksadıyla bu yazıyı kaleme aldım.

İskilibli Âtıf Efendi (şehid edilişi m. 1926) rahimehullah Mir’atü’l-İslam risalesinde şöyle diyor:

“Mekândan, sağ, sol, arka, ön, alt, üst gibi cihetten ve yerlerde, göklerde bulunmaktan münezzehdir. Binaenaleyh, Cenâb-ı Hak her yerde hâzır ve nâzırdır demek, ilm-i ilahisi her şeyi ihata edicidir, demektir. Yoksa zat ve vücudu her yerde hâzır ve nâzırdır, demek değildir. Çünkü buna itikad küfürdür. Cenâb-ı Hakkın mekândan münezzeh olduğunu isbat için deriz ki: Mekân, duracak mahal demektir. Bu dünyanın maddesi ve kendisi yaratıldıktan sonra mekân da vücuda gelmiştir. Halbuki dünyanın kendisi ve maddesi [ve yıldızlar ve gökler] ve mekân yokken Cenâb-ı Hak mekânsız olarak vardı. Madem ki mekân yaratılmazdan evvel Cenâb-ı Hak mekâna muhtaç değildi, mekânsız olarak var idi. Mekân yaratıldıktan sonra da ona ihtiyacı yoktur. Binaenaleyh, mekândan münezzehdir.” (bkz. Çile Yayınevi'nin "Frenk Mukallitliği ve İslam" kitabı, s. 154)

Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî rahimehullah şu bilgileri naklediyor:

"Hazret-i Ali'ye radıyallahü anh (Allahü teâlâ Arş'ı yaratmadan önce nerede idi?) diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: (Nerede kelimesi mekân ifade eder, Allahü teâlâ mekândan münezzehdir.)

Câfer-i Sâdık, Allah'ı bilmek üç kelime ile olur diyerek, o kelimeleri şöyle sıralamaktadır:

1. Allah bir şeyden yaratılmadı.
2. Bir şeyin içinde de değildir.
3. Bir şeyin üzerinde de değildir. Çünkü bu sıfatlar, kulların sıfatlarıdır.

Bu hususlar Bahrü'l-Kelâm ve Hulâsa isimli kitaplardan nakledilmiştir."
(Camiu'l-Mütun, Bedir Yayınevi, 7. Baskı, İstanbul 1996; s.48.)

Meşhur Mızraklı İlmihal'de diyor ki:

"Bir kimse Allahdan hâli [boş] yer yok dese veyâ Allahü teâlâ gökdedir dese, kâfir olur demişler." (Miftahu'l-Cenne-Mızraklı İlmihal, Bedir Yay., s.116)

Muhammed Hâdimî (vefatı m. 1762) rahimehullah diyor ki:

“Allahü teâlâ bize Arştan veya gökten bakıyor veya görüyor demek küfürdür....Yine Allahü teâlâyı dış uzuvla sıfatladığı veya onun kemâl sıfatlarından bir sıfatı nefy ettiği (kaldırdığı) zaman veya hülul [içine girmek] veya ittihad [birleşmek] ile [O'nu vasıfladığı zaman] yani Allahın alemin içine girdiğine veya alemle bir olduğuna kail olduğu zaman veya mekân ile onu vasıfladığı zaman da yine böylece kâfir olur.” (Berika, Kahraman Yayınları, c.2, s.445-446)

Feteva-i Hindiyye tercümesinde şu ifadeler var:

"Allahü Teâlâ için, mekân iddia eden kimse kâfir olur. "Allahın olmadığı, boş bir yer yoktur" diyen kimse, kâfir olur." (Feteva-i Hindiyye (Feteva-i Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/312-319.)

Molla Aliyyülkârî rahimehullah diyor ki:

"Allahü Teâlâ'nın cisim olduğunu, mekânı bulunduğunu, Allahü Teâlâ üzerine zaman geçtiğini söyleyen kimse de kâfirdir. Böyle bir kimse için iman hakikati sabit olmamıştır.... Allah bir mekânda değildir. Yukarıda değildir, aşağıda değildir, başka cihetlerde değildir. Allahü Teâlâ üzerinden zaman geçmez. Allah bir şeyin içine girmiş değildir, bir şeyin mahalli de değildir." (Fıkh-ı Ekber Şerhi)

İslam âlimlerinin bu açık sözleri gösteriyor ki, "Allah her yerdedir, her mekândadır" demek kesinlikle caiz değildir. Yerleri (mekânları) yaratan Allahü teâlâdır. Nitekim, İmam-ı Rabbâni rahime-hullahü teâlâ diyor ki:

"Allahü teâlâ, zamanlı değildir, mekânlı değildir, cihetli değildir. ... Zamanları, yerleri, cihetleri O yaratmışdır. ... Arş da, yukarısı da, aşağısı da, Onun mahlûkudur. Bunların hepsini, sonradan yaratmışdır. Sonradan yaratılan birşey, kadîm olana, her zaman var olana, yer olabilir mi?" (Mektubat, 2.cilt, 67.mektup)

İmam-ı a'zam Ebû Hanîfe rahimehullah diyor ki:

"Eğer Allahü teâlâ nerededir, diye sorulursa, o kimseye: Yaratılmadan önce mekân yoktu, halbuki Allah vardı. Mahlukattan hiç biri yokken, "nerede" mefhumu mevcut değilken, Allah vardı. O her şeyin yaratıcısıdır, diye söyle." (el-Fıkhu'l-Ebsat)

Murat Yazıcı

8 Ocak 2010 Cuma

Sultan İbni Kalavun'un İbni Teymiyye Hakkındaki Emirnâmesi

«Def'u Şübhe men Sebbe ve Temerrede ve Nesebe Zalike İle's-Seyyidi'l-Celil el-İmam Ahmed» adlı kitabı (829 H. de vefat eden) Allâme Şerif Takıyüddin Ebu Bekri'l-Hısnî ed-Dımaşkî te'lif etmiş; onda, İbn Teymiyye'nin doğru yoldan ayrıldığı birçok mese­leleri isbat etmiştir. Allah ona basiret nurunu vermiştir. Her Müs­lüman, o kitapta, Sultan Nasır Muhammed b. Kalavun'un İbn Tey­miyye hakkındaki resmî yazısından başka bir şey bulmasa da İbn Teymiyye'nin durumunun açıklanmasına kâfi bir delildir. ...Allâme Şerif Takıyüddin, Allahü Teâlâ ona rahmet eylesin, şöy­le dedi:

Bilmelisin ki, ben, kalbinde doğru yoldan sapma olup fitne maksadiyle Kur'an-ı Kerim ve hadisteki müteşâbihleri araştıran, (aziz ve yüce Allah böylesinin helâkını irade etmiştir), halktan avam tabakası ile başkalarının da bu hususta ona tâbi olduğu habisin (kö­tü adamın) kelâmına baktım. Onda, dile getirmeğe takatım olma­yan, yazıp da satırlamaya parmaklarımın bile bana ram olmadığı şeyleri buldum. Çünkü onda, bu âlemin Rabbinin Kitab-ı Mübin'de (Kur'an-ı Kerim'de) Zatını tenzih ettiği hükmün tekzibi ve Allah ta­rafından insanlar arasından seçilmiş asfiya ve doğru yolda olan ha­lifeleri ve onların tâbileri hakkında da tahkirler vardır. İşte bu nedenle, dediği kelâmı terk edip, takvalı imamların onu ittifakla bid'­atçılıkla ve dolayısiyle bazı bid'atlı meseleler yüzünden dinden bile çıkmakla suçladıkları konuları zikretmeye yöneldim. Bu konuların bazısı, âlimlerce tasnif edilen kitaplarda derlenmiş, bazısı da devlet başkanlarının İbn Teymiyye hakkında çıkardıkları emirnâmelerin­de mevcut olup, bu hâdiselerde kendilerine müracaat edilen İbn Teymiyye'nin çağdaşı olan âlimler ittifak etmiş ve cehaletten arın­mış fetvalarda ondan bahsetmiş ve hiç kimse o hususta onlara mu­halefet etmemiştir. Nitekim bu fetva ve emirnâmeler, büyük toplan­tı yerlerinde açıkça yüksek sesle okutulmuş ve çöllerde yaşayanlar bile işitip anlamıştı. O cümleden olarak Şerif Nâsıru'd-dünya ve'd­din Muhammed Kalavun’un (Allahü Teâlâ ona rahmet eylesin) 705 hicri senesi Cuma günü Dimaşk camisinin minberi üzerinde okunmuş emirnâmesi meşhurdur.

4 Ocak 2010 Pazartesi

Allah ve Resûlüne harb açmış bir taife: Vehhabîler

Kasîmî’nin Bugünkü Yiğitlenmesi Etrâfında

Bugün, sâhibinin ‘Nebevî Yol’ diye isimlendirdiği bir mecmû'ada, on yaprakta yazılan bir makâle gördüm. Bu küçük yirmi sayfadan ibâret olan mecmû'anın on sayfasıdır ki, her bir ayda bu mecmû'a bunları basmaktadır. Onda, yazarı Kasîmî, Mecelletü’l-İslâmi’l-Ğarrâ isimli mecmû'aya, -tam bir yiğitlenmeyle- çeşit çeşit hakâretler yöneltmektedir.

Onlar, İslâm dînine hizmet etmek, Sahîh Sünnet nâhiyesi ve cemâatini müdâfaa için sıyırdıkları bileylenmiş kalemleri olan yazarlardır. Onlar, o kimselerdir ki, yeryüzünün değişik mıntıkalarındaki Müslümanların gönüllerinde, torbasında hakaretlerden başka bir şey bulunmayan kimselerin sözlerinin zarar vermesinden rütbe olarak daha yüksektir. Şu yazarlar topluluğu öyle kimselerdir ki, kalemleri haktan dönenleri doğruya irşâd etmek yolunda hikmet akıtır. Zannetmem ki, onlar, şu makâlenin yazarı (Kasîmî) gibi bir kimsenin seviyesine inip, onunla karşılıklı atışacak ve övünecek şekilde boş yere oyalanır ve vakit kaybederler.

Ancak, şu içindeki (pis putperestlik inançlarıyla) dolu olan ve onu sızdıran kimseye kendimi tanıtmak murâd eder ve Kevserî’nin, Kasîmî gibi birisinin dişlerinin yemeye güç yetiremeyeceği acı bir meyve olduğunu öğretmemde hiçbir beis yoktur. Şübhesiz ki, yakın ve uzak her kimse, Kevserî’nin hayatını ve cihâdını iyi tanımaktadır. Onun gibi birisini tezkiye etmek, Kasîmî gibi cidden sonradan olma ve yapmacık bir yiğitlik ortaya koyan kimseye düşmez.

2 Ocak 2010 Cumartesi

Hekimoğlu İsmail'in İbni Teymiyye Hakkındaki Yazısına Cevap

Hekimoğlu İsmail'in Zaman Gazetesi'nde 11 Şubat 2000 tarihinde İbni Teymiyye'yi anlatan bir makalesi yayınlanmış. Yazarın konuyu derinlemesine araştırmadığı ve bu makalesinde yazdığı görüşleri bir ansiklopediden aktardığı anlaşılıyor. Yaşça büyüğüm olan, ayrıca bugünlerde hasta olduğunu ve zor günler geçirdiğini duyduğum H. İsmail'i rencide etmek arzusunda değilim. Ancak, mezkur makalede okuyucularını yanıltıcı ve yanlış yönlendirici bilgiler mevcuttur ve bunları düzeltmek gerekmektedir. Hekimoğlu İsmail'in de bu tenkidimi anlayışla karşılayacağını ve gücenmeyeceğini ümit ediyorum.

31 Aralık 2009 Perşembe

İmam Zâhidü’l Kevserî'den: Said el-Dârimî ve İbni Teymiyye Hakkında

Muhammed Zâhidü’l Kevserî

Beni, ne şeytânın boynuzunun doğduğu yerdeki şu âlim olmadığı halde âlimlik taslayan kişinin yerden bitmesi, ne Müseyleme ile olan bağı, ne peşinden gidilen (müctehid) imâmlardan -Allah celle celâlühû onlardan râzı olsun- birinin tâbi’lerinden olduğunu göstererek Ezher’liler arasında gizlenmesi, ne de perdesi yırtılıp işi ortaya çıktıktan sonra, İslâm’ın bağlandığı son yerin şerefini korumak için Ezher-i şerîften tard edilmesi ve kovulması ile alâkalı olan işi üzmemektedir. Çünki bunlar, üzerinde perde olmayan âşikâr işlerdir. Hatta bunları, bu memleketin ve sâir mıntıkaların ahâlisinin çoğu bilmektedir.

Beni ve gayreti çok olan her Müslümanı, sadece ve sadece, onun gibi birisinin, ‘Selef-i Sâlihîn’in mezhebine da’vet etmek’ manzarası ile Müslümanların umûmundan temiz kalbli kimselerin arasında gözükmesi ve onların arasında öldürücü zehirini Sünnet ismiyle yayıp da, memleketin ve İslâm’ın ismini kötüye çıkarması üzmektedir.

İşte bu yüzden, şu yanında olmayan ile iftihâr eden[1] birikmiş kum yığınını (Kasîmî’yi), Müslümanların arasında fesâd yaymaya bırakmayacak ve en sağlam bir iple, putperestlikte tamamlanan inancını gizlemek için, bahsimizin mevzû'unu, onunla alâkası olmayan boş serseriliklere genişletmesine müsaade etmeyeceğiz. Aksine, her ne zaman kurtulmaya teşebbüs ederse, onu kulağından tutacak, da’vet etmiş olduğu açık sapıklık mevzû'una çevirecek ve sadece da’veti etrâfında konuşmaya onu mecbûr bırakacağız.

28 Aralık 2009 Pazartesi

Osman b. Sa'îd ed-Dârimî Hakkında

OSMAN b. SA’İD ED-DÂRİMÎ'NİN GÖRÜŞLERİ

Ebubekir Sifil

Mücessime / Müşebbihe bu konuda o denli ileri gitmiştir ki, sağlıklı işleyen bir aklın kabûl etmesi mümkün olmayan bir takım hususları Akaid ilkesi olarak benimsemişlerdir. Meselâ Osman b. Sa'îd ed-Dârimî şöyle der:

"...Çünkü el-Hayyû'l Kayyum (olan Allahü Tealâ) dilediğini yapar. Dilediği zaman hareket eder; dilediği zaman (yukarıdan aşağıya) iner ve (aşağıdan yukarıya) yükselir. (...) Dilediği zaman kalkar ve oturur. Çünkü diri ile ölü arasındaki farkın belirtisi, hareket etmektir. Her hayat sahibi, kaçınılmaz olarak hareket eder; her ölü de kaçınılmaz olarak hareketsizdir."

Oysa "hareket etmek" demek, bir evvelki durumda başka bir hâlde bulunmak, yani bir hâlden başka bir hale intikâl etmek demektir. Hareket etmeden önceki durumu değiştirip başka bir hale geçmek demek, sonradan olan (hâdis/muhdes) bir halin, hareket sahibine hulûlü demektir. Çünkü hareket eden varlık, hareket etmeden önce başka bir hâldedir. Hareketle birlikte bu halin değişmesi, önceden olmayan bir halin, o hareketle birlikte sonradan meydana gelmesi ve ona hulûlü demektir. Havadis'in (ezelî olmayan, sonradan olan şeylerin) Allahü Tealâ'ya (Celle Celâlûh) hulûlüne inanmak ise haşâ Allahü Tealâ'nın hâdis olduğunu iddia etmek demektir.

26 Aralık 2009 Cumartesi

İbni Teymiyye'nin Allahü teâlâya Mekân ve Sınır İsnad Etmesi

Hanefî fıkıh alimlerinden, İmam Ebû C'afer et-Tahâvî'nin (vefatı m.933) rahimehullah yazdığı ve mezhebin üç büyük imamının itikadî çizgisini yansıtan "Akîde"de şöyle denmektedir:

هذا ذكر بيان عقيدة أهل السنة والجماعة…. ومن وصف الله بمعنى من معاني البشر فقد كفر…. وتعالى الله عن الحدود والغايات والأركان والأعضاء والأدوات…. لا تحويه الجهات الست كسائر المبتدعات…. ولا نخوض في الله

"Bu Ehl-i sünnet vel cemaat akaidinin zikrinin beyanıdır... Kim Allahü teâlâyı beşer sıfatlarından biriyle vasıflandırırsa muhakkak kâfir olur... Allah, varlığı için birtakım sınır ve son noktalar bulunmasından, erkân, aza ve edevattan yüce ve beridir. Mahlukatı ihata eden altı yön O'nu ihata edemez...Allah'ın zatı hakkında derine dalıp düşünmeyiz/konuşmayız."

Aliyyülkârî diyor ki:

"Allahü Teâlâ'nın cisim olduğunu, mekânı bulunduğunu, Allahü Teâlâ üzerine zaman geçtiğini söyleyen kimse de kâfirdir. Böyle bir kimse için iman hakikati sabit olmamıştır.... Allah bir mekânda değildir. Yukarıda değildir, aşağıda değildir, başka cihetlerde değildir. Allahü Teâlâ üzerinden zaman geçmez. Allah bir şeyin içine girmiş değildir, bir şeyin mahalli de değildir." (Fıkh-ı Ekber Şerhi)

Daha fazla bilgi için, bu blogdaki "Allahü teâlâ için mekân veya yön söylemek caiz değildir" başlıklı makaleme bakınız.

Ehl-i sünnet alimlerinin bu açık beyanlarına rağmen, İbni Teymiyye'nin kitaplarını okuyanlar arasında "Allahü teâlâyı yaratıklara benzetmek" temayülünün ve başka sapık görüşlerin yayıldığını görüyoruz.

Ebu Hamid bin Merzuk rahimehullah İbni Teymiyye'nin bozuk sözlerini geniş olarak ele almış ve reddetmiştir. Bera'atü'l-Eş'ariyyin isimli eserinden ufak bir kısmı burada vermekde fayda görüyorum:

İBN TEYMİYYE'NİN ALLAHÜ TEÂLÂ'YA SINIR VE MEKÂNINA DA SINIR OLDUĞUNUN İSBATI HAKKINDA BÂTIL SÖZÜ

[İbni Teymiyye] Yine mezkur kitabın [Minhacu's-Sünne'nin] c. 2, s. 29'da (min muvafati sarihi'l makul li sahih el-menkul) bahsinde der ki:

“Allahü teâlâya bir had (ölçü) olup, ondan başkası miktarını bilmiyor. Haddinin sonu tasav­vur edilmesi hiçbir kimseye caiz değildir. Ama haddi olduğuna ina­nacak ve hakkındaki bilgiyi Allahü teâlâya havale edecektir. Allah'ın mekanı için de had vardır. Allah Arş'ının üzerinde, göklerin üstündedir. İşte bu iki durum, O'nun iki haddidir (sınırıdır).”

İbn Teymiyye'nin bu sözleri hakkında derim ki: "Allah için had vardır, mekanı için de bir had vardır?" dediği bu iki sözünde, Rab­bi için cisim isnad ettiğinde, acaba akıllı kimse tereddüt eder mi? Allahü teâlâ ve tekaddes onun dediği bu yalanından uzaktır. Yine akıllı kimse, İbn Teymiyye'nin, "Onun bir haddi olup kendisinden başka kimse bilmez", kavlinden taa "Onun mekanı için de bir had vardır" kavline kadar dediği bu tabirinin arasında hata ve çelişki olduğunda tereddüt eder mi? Bu söz, "Allah'ın cismi vardır, ondan başka hiç kimse cismini bilmiyor" tabirinin benzeridir. Allah'a had isbatlamak, O'na mekan olduğunu söylemek, ancak şeytandan gelebilecek bir kuruntudan başka bir şey değildir.

Allah'ın Kitabı, Peygamberinin sünneti, salih selef ile bütün Müslümanlar, İbn Teymiyye'nin bu hezeyanından uzaktırlar. Alla­hü teâlânın miktarı için (onun dediğine göre) bir had vardır ve mekânı olan Arş için de, bir had olunca, kendisi Arş'ın üzerindedir. Yalnız dört parmak kadar üzerinde kıyamet günü Muhammed sallallahü teâlâ aleyhi ve sellemi oturtacak bir yer boşluğu bırakır de­miş ve Teymiyyeci hocalar da Kur'an-ı Kerim'in bir ayet-i celilesinde geçen Makam-ı Mahmud'un bundan ibaret olduğuna itikad ediyor­lar, denilince, Allah'ın haddini O'ndan başka kimse bilmez diye na­sıl iddia ediyor? Allah alt taraftan Arş'ın sathına temas ediyormuş ve kendisi dört parmak kadar Arş'tan küçükmüş! Allah'ın sağ ve sol yanları olduğunu iddia ediyorlar. Allahü teâlâya olan haddin­den ancak yukarı cihetini bilmemişler ki, işte İbn Teymiyye'nin Allahü teâlâdan başka hiç kimse onu bilmez dediği had budur. Dille­rin hata söylemesinden, kalblerin yanlış düşünmesinden Allah'a sı­ğınıyoruz.

“Allah, Arş'ın üzerindedir (üzerinde oturmuştur)”, diye yukarı­da geçen sözü, yine yukarıda geçen “Allah, yaratıklarından ayrıdır”, dediği sözünü nakz etmektedir. Çünkü Arş da mahlukattandır. İddiasına göre, Allah Arş'ın üzerindeki oturması, ondan ayrı olma­sına muhalif olur.

“Göklerinin üstündedir”in iki manası vardır. Şöyle ki: Bundan maksadı, Allah'ın Arş'ı göklerin üstündedir ise, bu açık bir haber­dir. Zira Arş'ın göklerin üstünde olduğunu Müslümanlar da bilir. Bundan bahsetmesine lüzum yoktur. Şayet maksadı Allahü teâlâ Se­maların üstündedir demek ise, Allahü teâlâ, Arş'ın üzerinde otur­muş değil, Arş'ın altında olması lazım gelir. Çünkü Arş semaların üstündedir. İşte bu kavli hem yanlış hem de mana itibariyle çeliş­kilidir.

“İşte bu durum onun iki haddidir” kavli, fasiddir. Zira bu batıl tabirine göre, Allahü teâlânın beş ciheti (yönü) lazım gelir. Birisi, mekânı için, dört cihet de: alt, sağ, sol cihet ile, kendisinden başka kimsenin bilmediği üst cihetidir. Dillerin hatalı söylemesinden, akılların yanlış düşüncesinden Allah'a sığınıyoruz.

İBN TEYMİYYE'NİN HERKES, ALLAH'IN ZÂTINI VE MEKÂNINI CEHMİYE TAİFESİNDEN DAHA İYİ BİLİR, DİYE BÂTIL İTİKADI VE ALLAHÜ TEÂLÂNIN ONUN BU YALANINDAN MÜNEZZEH OLDUĞU

Mezkur kitabının 30'uncu sahifesinde,

“Herkes, Allah'ı ve Allah'ın mekânını Cehmiye taifesinden daha iyi bilir”

tabiri nedeniyle, İslam ümmetinin cumhuruna karşı çok iftiracı ve cânidir. Zi­ra, Cehmiye taifesinden maksadı, Eş'arilerdir. Bu da onlar hakkın­da ikinci bir iftirasıdır ki, çok bilgili olan İslam âlimlerinden müteşekkil büyük bir cemaate Cehm b. Safvan'ın re'yini isnad ederek onları Cehmiyecilikle lakaplandırmıştır. Halbuki, Cehm b. Safvan, H. 128'de ölmüş ve onun çürük itikadı da beraberinde mezara gitmiş, hiçbir tabii de yoktur. Ve ona mutabeat edilmesine de layık de­ğildir. İbn Teymiyye ile İbn Kayyım'ın tabirlerinde çok geçen bu Cehmiye lakabından maksatlan, Eş'ariyye taifesidir. Çünkü Eş'ariler, Dimaşk'ta onunla yaptıkları münazarada kendisini susturmuş ve Kahire'de toplanan meclislerine de katılmamıştır. Nerede kaldı ki, onlarla münazara edebilsin. Bu sebepten İbn Teymiyye, onları tekfir etmek, Cehmiyelikle lakaplandırmak, çeşitli kötü sövmelerle onlara sövmek, kendini ibadete verip zamanın emirlerinin sevgisini kendine doğru çekmek üslübu cihetine giderek bu çeşit yollarla yüksek dağlara benzeyen o âlimleri·zayıflatacağını zannetmişti. Halbuki takip ettiği bu üslublar, ancak geri kafalı insanlar ve benzerlerinin pazarlarında değerlendirilmektedirler. İbn Teymiyyeci hocalardan başka bütün İslam âlimleri, Allahü tebareke ve teâlâyı ölçülmekten ve mekândan tenzih edip, Allah'ın hakikatini bilmekten hasıl olan aczi müdriktirler. Ve zâtının hakikatı hususunda, derin düşünmek de, Allah'a şerik koşmaktır, diyorlar.

KUR'AN-I KERİM, MEŞHUR VE MÜTEVATİR HADİSLER, İLK ULEMA VE TABİİN İLE 3'üncü ASRIN BÜTÜN ÂLİMLERİNİN KELÂMLARI, ALLAHÜ TEÂLÂNIN ARŞ'IN ÜZERİNDE OLDUĞUNA DAİR TABİRLE DOLUDUR DİYE İBN TEYMİYYE'NİN BÂTIL İTİKADI

İbn Teymiyye yazdığı risalenin 194'üncü sahifesinde Allah'ın yaratıkların üstünde olduğu bahsinde der ki:

“Şüphesiz Kur'an ve yaygın mütevatir hadisler, ilk âlimlerin ve tabiin'in ve hatta üçüncü asrın bütün âlimlerinin kelâmları, Allah'ın yüksekte Arş'ının üzerinde olduğunun isbatı hususunda çeşitli delillerle doludur.”

Derim ki: İbn Teyıniyye'nin bu tabirinde, korkutucu, şaşırtıcı ve itiraz edilir şeyler var. Avam tabakasıyla benzerleri için korkutucudur. Zira onlar, Kur'an ve meşhur hadisler ... diyerek İbn Teymiyye'nin bahsettiği şeyi işittikleri zaman korkar ve etkilenirler. Halbuki bu sözler, tahkik mihengine arz edilirse, ilk bakışta İbn Teymiyye'nin itikad ettiği gibi Kur'an'ın bazı ayetlerinin izahından, Allah'a üst cihet olduğu çabuk akla gelmekte ve bazı ayetlerde de zahire göre üst cihetin aksi anlaşılmaktadır. Peygamber'in (aleyhisselam) meşhur hadislerinin durumları da böyledir. Meşhur olan hadis, bazen sahih, bazen de zayıf olur. Sünnette mütevatir hadisler pek azdır. İbn Teymiyye'nin, tahmini olarak söylediği ve Kur'an ile hadisle, ashaba, tabiine ve bütün üçüncü asrın alimlerine isnad eylediği bu sözlerle miskin avam tabakasını şaşırtıp inançlarını ifsad etmesi, bu izahtan zahir oldu. Şayet doğru ve muhakkik bir zat olsaydı, Allahü teâlânın Arş'ın üzerinde olduğuna dair Kur'an-ı Kerim'den istihrac ederek, delaletin üç nev'i olan mutabakat, tazammun ve iltizami nev'ilerden hiç olmazsa üç misal getirecekti. Ve iddiasına dair yine sahabeden (Allahü teâlâ onlardan razı olsun) ve tabiinden sahih senedler nakledecekti. Keza tabiinin tabilerinden de naklederdi. Ta ki, o delil ve nakillere bakılıp düşünülsün. Lakin kendisi, Allahü teâlânın Kitabına, Resulü'nün sünnetine, salih selefler ile diğer asırlann ulemasına karşı iftiracı ve şaşırtıcı bir tavır almaktadır. “Delaletin nev'ileriyle” kavlindeki tenakuz (çelişki) de açıktır. Çünkü, delaletin üç nev'i de, mantık ilminin mukaddimesindendirler. Halbuki kendisi mantık ilminin okumasını, öğrenmesini haram kılmıştır.

Yine yukarıda adı geçen risalesinde (sahife 200), Allahü teâlânın Arş'ın üzerinde oturması hususunda, aklın açıkça düşünmesi, o hususta varid olan nakillere uygundur, diyor.

Yine mezkur risalenin 202'nci sahifesinde batıl olarak demiş ki: “Gece ve gündüz, kalbleriyle Allah'a teveccüh edip O'na gizli olarak yalvaran sahabe ve tabiin sınıflarının, Allah'ın yaratıkların üzerinde olduğuna dair sorulacak sualden yüz çevirmeleri tasavvur edilemez”.

Aynı risalede kendi hevasına göre, istiva kelimesini tefsir ederken, Malikilere, bilhassa ilk zamandaki âlimlerine, "Onlar, Allahü tebareke ve teâlânın bizatihi Arş'ının üzerinde bulunduğuna dair Ehl-i sünnet ve'l-cemaatin icmaı olduğunu hikayet ediyorlar” diye iftira etmiştir.

Aynı risalenin 213'üncü sahifesinde, “Bu hususta Ehl-i sünnet ittifak etmişlerdir”, diyor.

Yine o risalenin 209'uncu sahifesinde, “Allahü teâlânın haddi (ölçüsü) olduğu hikayesi Abdullah b. el-Mubarek'e isnad edilmiştir.” diyor. Bu, İmam İbnü'l-Mubarek hakkında bir bühtandır. Yine diyor ki: “Bu sahih bir görüş olup Ahmed b. Hanbel, İshak b. Rahuye ile bir değil, birçok imamlardan sabit olmuştur.”

"Bu sahih bir görüştür" dediği şey, yalnız onun ve mücessime fırkasından olan hocaların görüşüdür. “Ahmed b. Hanbel ve İbn Rahuye'den sabittir ...” kavli, bu iki imam hakkındaki ikinci bühtandır. Yukarıda geçen, üç imama yaptığı yalanı kafi gelmemiş gibi, “bir değil, birçok imamlardan ...” diye adeti üzere genel tabirle bahsetmekte, başkalarını şaşırtmak için, “imamlardan yalnız bir değil” gibi bir cümle kullanmaktadır.

Ebu Hamid bin Merzuk, Bera'atü'l-Eş'ariyyin, Bedir Yayınevi, 1994; s.449-452.

İLAVE: Yukarıda İbni Teymiyye'nin şu ifadesi naklediliyor:

“Allahü teâlâya bir had (ölçü) olup, ondan başkası miktarını bilmiyor. Haddinin sonu tasav­vur edilmesi hiçbir kimseye caiz değildir. Ama haddi olduğuna ina­nacak ve hakkındaki bilgiyi Allahü teâlâya havale edecektir. Allah'ın mekanı için de had vardır. Allah Arş'ının üzerinde, göklerin üstündedir. İşte bu iki durum, O'nun iki haddidir (sınırıdır).”

İbni Teymiyye'nin bu sözü en az bir kitabında daha tekrar ettiği anlaşılıyor:

http://arabic.islamicweb.com/Books/taimiya.asp?book=362&id=460

قال ابو سعيد والله تعالى له حد لا يعلمه احد غيره ولا يجوز لأحد ان يتوهم لحده غاية في نفسه ولكن نؤمن بالحد ونكل علم ذلك الى الله ولمكانه ايضا حد وهو على عرشه فوق سمواتة فهذان حدان اثنان

Kaynak: İbni Teymiyye, Der'u Te'ârudi'l-Akl ve'n-Nakl, 2/57. (Bu bilgi buraya 4 Ocak 2010 tarihinde ve yukarıda bağlantısını verdiğim "online" kitapdan kopyalanmıştır.)

Derleyen: Murat Yazıcı

25 Aralık 2009 Cuma

İbni Teymiyye'nin Fikrî Kaynaklarından: el-Dârimî el-Secezî

Ebu Hamid bin Merzuk rahimehullah diyor ki:

Vehhabilerin bastığı kitaplardan biri de Osman bin Said el-Dârimî el-Secezî'nin (vefatı h. 280) Nakdu alâ Bişri'l-Merîsî isimli eseridir.

OSMAN BİN SAİD ED-DARİMİ ES-SECEZİ'NİN KİTABINDA ALLAH'A CİSİM İSNAD ETTİĞİNE DELALET EDEN BAZI TABİRLER

1 - Kitabın 4'üncü sayfasında, "Bir insan vahid (bir) olan Al­lah'ın yerini bilmediği halde, tevhide (Allah'ın bir olduğu inancı­na) nasıl hidayetlenir?" denilmiş.

2 - Sayfa 20: Hayy (sürekli diri) olan ve kainatı idare eden zat, istediğini yapar, istediği vakit hareket eder. İstediği zaman iner, yükselir. İstediği zaman ruhları kabzeder, rızıkları genişletir. Ba­zılarının ömrünü uzatır, rızıklarını çok verir, kalkıp oturur. Çünkü diri ile ölü arasındaki fark, harekettir. Şüphesiz bütün diriler hareket eder, bütün ölüler hareketsizdir.

3 - Sayfa 23: Allahü teâlâ için bir sınır olup mekânı için de bir sınır vardır. Göklerinin üstünde, Arş'ının üzerinde bulunmakta­dır. İşte bunlar iki sınırdır.

4 - Sayfa 25: Herkes Allah'ı ve Allah'ın mekânını Cehmiye taifesinden (*) daha iyi bilir. Kendisi bizzat eliyle Adem'i yaratmıştır.

5 - Sayfa 29: Dediğim gibi, Allah onlarla Adem'i yarattığı iki eli olmasaydı, Kur'an-ı Kerim'de mealen, "Bütün hayırlar ancak senin (Al­lah'ın) elindedir" denilmesi caiz olmayacaktı.

6 - Sayfa 48: Resulullah'ın (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem), "Şüphesiz tek gözlü değil­dir" sözünün te'vili, "Allah iki gözlüdür" demektir.

7 - Sayfa 74: Allah, Kürsü üzerinde oturur da, Kürsü'den an­cak dört parmak kadar boş yer artar.

8 - Sayfa 85: Şüphesiz Allah arzu ederse, kudret ve rububiye­tinin lütfu ile bir sivrisinek sırtının üzerinde de kalabilir. Koca Arş üzerinde nasıl durmasın?

9 - Sayfa 100: Hiç şüphe yok ki, dağın zirvesi, alt kısmından göğe daha yakındır. Minarenin tepesi de, tabanından Allah'a daha yakındır.

10 - Sayfa 121: Mef'ulatın mutlaka mahluk olduk­ları şeklindeki iddiayı, kabul etmiyoruz. Hareket, iniş, yürümek, koş­mak (**), Arş ve gök üzerinde istivanın kadim olduklarına ittifak et­mişizdir.

(*) Bu kitabın ikinci cildinin Arapça aslının 72'inci sayfasınden anlaşıldığına göre, burada geçen Cehmiye tabirinden maksadı Eş'ariyye taifesidir.
(**) Bu tabir şu hadis-i şerif mealinden alınmıştır: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Rabbin­den şöyle rivayet etmiştir: Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: "Kul, bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. Yürüyerek bana gelirse, koşarak ona gelirim." (Buhari, Enes'ten rivayet ediyor). [el-Darimî yaklaşma, yürüme, koşma kelimelerini yanlış anlamıştır].

Bkz. Ebu Hamid bin Merzuk, Bera'atü'l-Eş'ariyyin, Bedir Yayınevi, 1994; s.34. Tercüme: Emekli Müftü Hasib Seven.

Burada bahis konusu olan, Osman bin Said el-Dârimî el-Secezî (vefatı h. 280) isimli şahıstır. Meşhur hadis alimi Abdullah bin Abdurrahmân hâfız Ebû Muhammed el-Dârimî (vefatı h.255) ile karıştırılmamalıdır.

Dr. Cibril Fuad Haddad diyor ki:

Ibn al-Qayyim in Ijtima al-Juyush (p.88 = p. 143) revealed that Ibn Taymiyya "praised and recommended al-Darimi's two books [Naqd al-Jahmiyya and al-Radd ala Bishr al-Marrisi] most strenuously."

Bunun tercümesi:

İbni Kayyım Îctimau'l-Cuyuş isimli eserinde (s. 88 = s. 143) der ki, İbni Teymiyye "el-Dârimî'nin iki kitabını [Nakd el-cehmiyye ve el-Red alâ Bişr el-Merîsî] çok hararetle över ve tavsiye ederdi."

Bkz. Dr. G. F. Haddad, The Refutation of Him Who Attributes Direction to Allah, Aqsa Publications, Birmingham, UK, 2008, s. 83, dipnot no. 134.

Dr. Haddad'ın naklettiğine göre, İbni Teymiyye Beyan Telbis el-Cehmiyye isimli eserinde el-Dârimî'nin bozuk sözlerini benimsemiş ve müdafaa etmiştir. İbni Teymiyye'nin el-Dârimî'den alıp tekrar ettiği sözlere yukarıda naklettiğim -haşa- "Allahü teâlânın sivrisinek sırtının üzerinde istikrar edebileceği" şeklindeki çirkin ifade de dahildir. İşte İbni Teymiyye'nin sözü:

ولو قد شاء لاستقر على ظهر بعوضة فاستقلت به بقدرته ولطف ربوبيته

Beyan Telbis el-Cehmiyye, 1/568.

Dr. Ebubekir Sifil de bu konuda benzer bilgiler vermektedir:

İbn Teymiyye ve İbnû'l Kayyım, içinde, Allahü tealâ hakkında inanılması caiz olmayan bir sürü tezvirat bulunan bu kitabı şiddet ve hararetle tavsiye ederken bu kitapta yer alan hususlara birer Akaid ilkesi olarak inandıklarını açık bir şekilde ortaya koymuşlardır. Nitekim İbn Teymiyye, "Şerhû'l Akîdeti'l Esfehâniyye" isimli eserinde, mezkûr ed-Dârimî'nin bu eserinden, kendi görüşlerini desteklemek amacıyla pek çok nakillerde bulunmuştur...

E. Sifil, "Allahü teâlâ mahlukatına benzer mi?" başlıklı makale, Beyan Dergisi.

Osman bin Said ed-Darimi diyor ki: "Minarenin tepesindeki bir insan Allah’a, zemin seviyesindekinden daha yakındır. Dağın tepesindeki, dağın eteğindekinden daha yakındır. Allahü teâlâ dilerse bir sivrisineğin üstüne yerleşir, oturur ve o sivrisinek Allah’ın kudretiyle havalanır Allah’ı götürür. Allah’ın kudretine aykırı mıdır?” Oysa hâşâ ve kellâ nasslarda böyle bir şey yer almaz.

E. Sifil, "Araştırmacı Yazar Ebubekir Sifil İle" başlıklı sohbet, Gureba - Mart 2008

Hazırlayan: Murat Yazıcı

27 Kasım 2009 Cuma

İlk Türkçe Hutbe

Mehaz: Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, Türk Edebiyatı Yayınları, 15. Baskı, Mayıs 1992, s. 225-226.























Not: Yanlış bir ifadenin yayılmaması için burada vurgulayalım: "Türkçe Kur'an" ifadesi yanlıştır. "Kur'an-ı kerîmin Türkçe meâli" olabilir, ama Kur’ân-ı kerîm Arapçadır.


29 Ekim 2009 Perşembe

İmâm-ı Kastalânî'nin Mâlik ed-Dâr Hadîsini Tasvib Ederek Nakletmesi

Bu blogda "Mâlik ed-Dâr Hadîsi Sahîhdir" başlıklı yazımda, şu nakli yapmıştım:

"İbni Ebî Şeybe haber verdi: Hazret-i Ömer zamanında Medîne'de kaht [yanî kıtlık, gıda maddelerinin azlığı] oldu. Bir kimse, Kabr-i Nebevî'ye gelip, yâ Resûlallah! Ümmetin için yağmur duâsı yap! Helâk olacağız dedi. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem rüyâsında görünüp, Ömer'e git! Yağmur geleceğini müjdele buyurdu. İbni Cevzî diyor ki, Medîne'de kaht oldu. Hazret-i Âişe'ye gelip, yalvardılar. Resûlullahın türbesinin tavanını deliniz buyurdu. Öyle yapdılar. Çok yağmur yağdı. Kabr-i şerîf ıslandı." (Abdülhak-ı Dehlevî, Cezb-ül-kulûb)

İmâm-ı Ahmed bin Muhammed Şihâbüddîn Kastalânî, Şâfi’î âlimlerindendir. 821 [m. 1418] de doğmuş, 923 [m. 1517] de Mısır'da vefât etmişdir. İmâm-ı Kastalânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) burada bahsedilen her iki rivayeti de müstahsen görerek, tasvib ederek nakletmiştir:

İmam-ı Kastalânî, Mevahibu Ledunniye, Hisar Yayınevi, İst., c.2, s. 365.

27 Eylül 2009 Pazar

İmâm-ı Mâverdî'nin el-Utbî’nin Rivayetini Tasvib Ederek Nakletmesi

Bu blogda, "İbni Kesir'in Vehhabîleri Tekzib Eden Yazıları" başlıklı derlememde, Recep Yıldız'ın şu yazısını nakletmiştim:

Huzur-u Nebi’de el-Utbi’nin tanık olup naklettiği şu manzaraya muvafık nice haller var... el- Utbi naklediyor: Kabr-i Şerif’in yanında oturuyordum, bir bedevi geldi, kabre yönelip “Es-selamu aleyke ya Resulallah! İşittim ki Allahü Teala şöyle diyor: ‘Eğer müminler kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan günahlarının bağışlanmasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah’ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı.’[30] ben de huzuruna, günahına istiğfar eden, Rabbine karşı, şefaatini bekleyen bir halde geldim.” diye yalvarır. Samimi duygularla Allah Resülü’nden (sallallahu aleyhi vesellem) şefaat talebinde bulunan bedevi şöyle bir şiir inşad eder: Ey kemikleri bu vadiye defnedilenlerin en hayırlısı olan Resul! Kemiklerinin kokusundan ova ve tepeler güzel olmuştur. İçinde bulunduğun kabre canım fedadır. İffet, cûd ve kerem o kabrin içinde metfundur. Bedevinin haline tanıklık eden el-Utbi hemen orada uykuya dalar. Rüyada Allah Resulü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) görür. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyururlar ki; “Utbi! Bedeviye yetiş ve ona, Allah’ın kendisini affettiğini müjdele.”[31]

[30] Nisa(5): 64. [31] İbn Kudame, el-Muğni, Beyrut, 1994, III, 394.

Bkz: Recep Yıldız, Harameyn Notları, İnkişaf Dergisi, No: 7.

Şâfi’î fıkh ve tefsîr âlimi, meşhur fıkıh kitabı Hâvî'nin müellifi İmâm-ı Mâverdî de (rahmetullahi teâlâ aleyh) el-Utbî’nin kıssasını müstahsen görerek, tasvib ederek nakletmiştir:

Ahkâm-üs-sultâniyye, 10. Bölüm: Hacc Emirleri ve Haccı İdare; Bedir Yayınevi, İstanbul, 1976, s. 120.

 

18 Eylül 2009 Cuma

Şia Taifesi ve Seyyid Kutub

Aşağıda iki ayrı siteden bazı yazıları -herhangi bir değişiklik yapmadan- nakledeceğim. Okuyucuyu ikaz için vurgulayayım ki, aktardığım bu yazılarda yanlış ve edeb dışı ifadeler mevcuttur. Bu derlemenin bir benzerini birkaç sene evvel bir forumda neşretmiştim. Mezkur forum ve oradaki yazılarım silinmiş bulunuyor. Biraz araştırma ile bahis konusu siteleri tekrar buldum. Sitelerin adreslerini ve bu yazıları hangi tarihte buraya kopyaladığımı da not ettim:

13 Eylül 2009 Pazar

Seyyid Kutub'un İsa aleyhisselam Hakkındaki Karışık Sözleri

İmam-ı A'zam Ebû Hanife rahimehullah buyuruyor ki:

"Deccal'in, Ye'cüc ve Me'cüc'ün ortaya çıkması, güneşin batıdan doğması, Hz. İsa'nın gökten inmesi ve sahih haberlerde bildirilen kıyamet alâmetlerinin hepsi de haktır."

Ehl-i sünnet âlimleri, İsa aleyhisselamın ölmediğini, diri olarak göğe kaldırıldığını yazmışlardır. Nitekim, Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki (Nisa 157-158):

(Allah’ın resulü Meryem oğlu İsa’yı öldürdük dedikleri için Yahudileri lanetledik. Hâlbuki onlar İsa’yı öldürmediler, asmadılar da. Öldürülen kimse kendilerine İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilafa düşenler tam bir kararsızlık içindedir. Bu konuda zandan başka hiçbir bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler. Bilakis Allah İsa’yı kendi nezdine kaldırmıştır.)

İmam-ı Kurtubî rahimehullah 158. âyet-i kerimenin tefsirinde diyor ki: "Yani onu semaya kaldırmıştır. Yüce Allah ise mekân­dan münezzehtir."

12 Eylül 2009 Cumartesi

Afgânî, sapkınlığın ve dalâletin başıdır


Cemalüddîn Afgânî hakkında ne düşünüyorsunuz?

Muhammed Avvâme Hoca: Afgânî, sapkınlığın ve dalâletin başıdır. Ben Allah'ın izniyle, karakter olarak övgüde ve medihde mübalağayı sevmem. Afgânî ve ekolü, Muhammed Abduh ve takipçileri dalâletin ve sapkınlığın öncüleridir. Cemâluddîn Esedâbâdî adında bir kitap var. Bu kitapta, mutlaka bilinmesi gereken bir hadise anlatılır. Afgânî'nin seferde-hazarda, gece-gündüz yanından ayırmadığı bir çantası vardır. Çantada çok özel belgeleri var. Bir defasında geceleyin Tahran'da bir arkadaşının yanında uyumaktayken Sultan Abdülhamid'den bir haber gelir. Sultan, Afgânî'yi çağırmaktadır… Afgâni apar-topar hazırlanır ve yola koyulur. Ancak çantasını arkadaşının evinde unutur. Adam çantayla ilgili olarak dostlarıyla istişarede bulunur. Sonunda tarihe bir hizmet olsun diye çantanın içindeki belgeleri çoğaltmaya ve Farsçaya çevirip incelemeye karar verirler. Cemâlüddîn Afgânî'nin 26 farklı imza kullandığı tesbit edilir. Ayrıca, evrakların arasında Afgânî'nin Mason mahfiline sunduğu masonluğa katılma dilekçesi ve masonluğa kabul edildiğine dair belge de vardır. Kabul merasiminin yeri ve zamanı da belirtilmiştir.

Başka bir belge, Muhammed Abduh'un bir mektubudur. İngilizler, Muhammed Abduh'u Mısır halkı nezdinde popülaritesini artırması için –İngilizler Mısır ahalisinin kalbini kazanan bir Arap öncü yetiştirmek istiyordu- Lübnan'a sürdüklerinde mektubu buradan yazmış. Diyor ki Muhammed Abduh: "Biz senin sağlam yolundayız. Dinin başını yine dinin kılıcından başka bir şeyle kesemezsin. Bizi görsen âbid, zâhid, rükû ve secdeden başını kaldırmayan kimseler zannedersin." Çantada daha birçok belge vardır.

Riyad'da Dr. Fehd er-Rûmî, İmam Muhammed üniversitesinde yaptığı doktora tezinin konusu Menhecü'l-Medrese el-Akliyye el-Hadîse fi't-Tefsîr (Modern Akılcı Ekolün Tefsir Yöntemi)… Çalışmanın başında bu akımın öncüleri olan Afgânî, Muhammed Abduh ve Reşîd Rızâ'nın biyografileri var. Benim az önce sözünü ettiğim belgeleri de oraya koymuş. Muhammed Abduh da bu çizgide olan bir kimsedir. İngilizler Mısır'da Abduh'u ciddî anlamda desteklemiş ve bir "din ıslahatçısı" olarak öne çıkarmışlardır. İslam dünyasını bütünüyle ifsad etmesi için Abduh'u Mısır müftülüğü makamına atamışlardır. Çünkü Mısır Ezher'e ev sahipliği yaptığı için tüm İslam dünyasının ilim kıblesiydi. İngilizlere göre Muhammed Abduh'u aktör yaptıkları bu ifsad projesi Mısır'da tutarsa İslam dünyasının diğer ülkelerinde de tutacaktı. Bu yüzden Muhammed Abduh aleyhine konuşanlara baskı uygulamışlardı. Ama tüm bunlara rağmen Allah Teâlâ hak yolunda malını ve canını feda eden kimseler gönderdi. Bunların en başta geleni Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi (rh. a.)’dir. O, Mevkıfü'l-Akl isimli kitabında bu akımın maskesini düşürdü. Bu akımın gerçek yüzünü bilmek için Mustafa Sabri Efendi'nin bu kitabı mutlaka okunmalıdır.

Kaynak: Rıhle Dergisi, Sayılar: 5-6.

İlave: Abduh'un "Biz senin sağlam yolundayız. Dinin başını yine dinin kılıcından başka bir şeyle kesemezsin. Bizi görsen âbid, zâhid, rükû ve secdeden başını kaldırmayan kimseler zannedersin."  şeklindeki ifadesinin aktarıldığı bazı kaynakları burada not edelim:




































 





Seyyid Kutub'un Tehlikeli Bir Sözü

Seyyid Kutub Hadid Sûresi 4. âyetin tefsirinde şöyle yazıyor:

Arş da öyle. Biz buna yüce Allah'ın tanıttığı biçimi ile inanıyoruz, fakat ne olduğunu bilemeyiz. "Arş'a istiva" meselesine gelince bu deyimin varlıklar bütüne egemen olmanın dolaylı (kinayeli) bir anlatımı olduğunu söyleyebiliriz. Böyle derken Kur'an'ın bize öğrettiği şu kesin ilkeye dayanıyoruz: Yüce Allah durum değişikliğine uğramaz. Buna göre bir zamanlar Arş'a kurulmamış durumdayken daha sonra Arş'a kurulmuş olması düşünülemez. Bizim "Arş'a istiva" olgusuna inandığımızı, fakat bunun nasıl olduğunu bilmediğimizi söylememiz ayette "Arş'a istiva etti" sözünün ne anlama geldiğini açıklamaz. En doğrusu az önce dediğimiz gibi bu sözün mutlak egemenliğin dolaylı bir anlatımı olduğunu söylememizdir.

5 Eylül 2009 Cumartesi

Zehebi'nin İbni Teymiyye'ye Nasihatı Hakkında Vesikalar

Bu blogda en aşağıda "İmam-ı Zehebî'nin İbni Teymiyye'ye Nasihatı" başlıklı yazıya ve oradaki yorumlara bakınız.

28 Temmuz 2009 Salı

Cehennem azâbından kurtulmak için...

Âriflerin ışığı, Velîlerin önderi, İslâmın bekçisi ve Müslümanların Baştâcı İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî buyuruyor ki:

Resûlullaha itâ'at, Allahü teâlâya itâ'at demektir

Cenâb-ı Hak, Nisâ sûresinde, Muhammed aleyhisselâma itâ'at etmenin kendisine itâ'at etmek olduğunu bildiriyor. O hâlde, Onun Resûlüne sallallahü aleyhi ve sellem itâ'at edilmedikçe Ona itâ'at edilmiş olmaz. Bunun pek kat'î ve kuvvetli olduğunu bildirmek için, âyet-i kerîmede, (Elbette, muhakkak böyledir) buyurdu ve bazı doğru düşünemiyenlerin, bu iki itâ'ati birbirinden ayrı görmelerine meydân bırakmadı. Allahü teâlâ, yine Nisâ sûresinin, (Kâfirler, Allahü teâlânın emrleri ile Peygamberlerin emrlerini birbirinden ayırmak istiyor. Yehûdîler diyor ki, biz Mûsâ aleyhisselâma inanırız. Îsâ ile Muhammed aleyhimesselâma inanmayız. Hıristiyanlar ise, yalnız Îsâ aleyhisselâma inanıp, ona hâşâ, Allahü teâlânın oğlu diyor. Bu inanışları ve dinleri kıymetsizdir. Hepsi kâfirdir. Bunların hepsine Cehennem azâbını, çok acı azâbları hâzırladık) meâlindeki âyetinde, bu iki itâ’ati ayrı görenlerden şikâyet buyurmakdadır. (Mektubat, 1.cilt, 152. mektubdan)

Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına uymak lâzımdır

Ey mes'ûd kardeşim! Bize ve size herşeyden önce lâzım olan, i'tikâdı Kitâba ve sünnete uygun olarak düzeltmekdir. Doğru yolun âlimlerinin, (Allahü teâlâ onların çalışmalarına iyi karşılıklar versin!) Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden anladıklarına ve bildirdiklerine uygun olarak i'tikâd etmek lâzımdır. Çünki, Kitâbdan ve sünnetden bizim ve sizin anladıklarımızın hiç kıymeti yokdur. Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına uymak lâzımdır. Bizim anladıklarımız, Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına uymuyor ise, hiç kıymeti olmaz. Çünki her bid'at sâhibi, [türedi reformcular] ve doğru yoldan kayarak dalâlete düşenler, sapık bilgilerini ve bozuk işlerini, Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden anladıklarını ve bu iki kaynakdan çıkardıklarını söylemekdedirler. Bu sözleri çok yanlış ve haksızdır. İkinci olarak hepimize lâzım olan şey, ahkâm-ı şer'ıyyeyi öğrenmekdir. Yanî halâli, harâmı, farzı, vâcibi öğrenmekdir. Üçüncü olarak hepimize lâzım olan şey, bütün işlerimizi, öğrendiklerimize uygun yapmakdır. Dördüncüsü, kalbin tasfiyesi ve nefsin tezkiyesidir ki, bu ikisi tesavvuf büyüklerine mahsûsdur (kaddesallahü teâlâ esrârehüm). İ'tikâdı düzeltmeden önce ahkâm-ı şer'ıyyeyi öğrenmenin hiç fâidesi olmaz. Bu ikisi birlikde düzelmedikce de, ibâdetlerin fâidesi olmaz. Bu üçü birlikde yapılmadıkca, tezkiye ve tasfiye hiç yapılamaz. Bu dört temel vazîfe, yardımcıları ve tamamlayıcıları ile birlikde yapılmalıdır. Meselâ, farzlar, sünnetleri ile birlikde yapılmalıdır. Farzların yardımcısı ve tamamlayıcısı, sünnetlerdir. Bunlardan biri yapılmadıkca, geriye kalan herşey lüzûmsuzdur ve fâidesizdir. Böyle lüzûmsuz şeylere, (Mâlâya'nî) denir. Hadîs-i şerîfde, (Bir kimsenin müslümanlığının güzelliği, mâlâya'nîden kaçması ve lüzûmlu şeyleri yapması ile anlaşılır) buyuruldu. Doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafânın izinde yürüyenlere selâm olsun (aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vettehıyyât). (1.cilt, 157. mektubdan)

Kıyâs ve ictihâd, bid'at değildir

Resûlullahın sallallahü aleyhi ve sellem sünnetine birşey katmamalı ve Onun Eshâb-ı kirâmına (rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma'în) uymalıdır. Çünki, Eshâb-ı kirâmdan herbiri, gökdeki yıldızlar gibidir. Herhangi birine uyan se'âdete kavuşur. Kıyâs ve ictihâd, bid'at değildirler. Çünki bunlar, (Nusûs)un, yanî âyetlerin manâlarını meydâna çıkarmakdadırlar. Bu manâlara başka birşey eklemezler. (Ey akl sâhibleri! İyi anlayınız!) meâlindeki âyet-i kerîme, kıyâs ve ictihâdı emr etmekdedir. (1.cilt, 186. mektubdan)

İctihâd derecesinde olan yüksek âlimler, dînin hükmlerini açığa çıkarmışlardır. Dinden olmıyan şeyleri meydâna çıkarmış değillerdir. Görülüyor ki, ictihâd yolu ile bildirilen hükmler, sonradan meydâna çıkarılmamışlardır. Dinden olan, dînin temeli olan şeylerdir. Çünki, din bilgilerinin temelleri dörtdür. Dördüncüsü, kıyâs yanî ictihâddır. (1.cild, 260.mektubdan)

Kıyâs ve ictihâd, islâmiyyetin dört temelinden birisidir. Buna uymağa emr olunduk, evliyânın keşf ve ilhâmları, böyle değildir. Bunlara uymağa emr olunmadık. İlhâm, yalnız sâhibi için delîldir, huccetdir, seneddir. Başkaları için sened değildir. İctihâd ise, her müslimân için huccetdir, seneddir. Bunun için müctehid olan âlimlere uymak lâzımdır. Dînin temellerini, bu âlimlerin bildirdiklerine uygun olarak öğrenmelidir. Tesavvufcuların, bu âlimlerin bildirdiklerine uygun olmıyan sözlerine ve işlerine uymamak lâzımdır. Bununla berâber onlara iyi gözle bakarak dil uzatmamalı, şü'ûrsuz olan sözlerinden saymalıdır. Açık olan yanlış manâları bırakıp doğru manâlar çıkarmalıdır. (1.cild, 272. mektubdan)

Cehennem azâbından kurtulmak için Ehl-i sünnet olmak lâzımdır

Âkıl ve bâliğ olan erkeğin ve kadının birinci vazîfesi, Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıkları akâid bilgilerini öğrenmek ve bunlara uygun olarak inanmakdır. Allahü teâlâ, o büyük âlimlerin çalışmalarına bol bol sevâb versin! Âmîn. Kıyâmetde Cehennem azâbından kurtulmak, onların bildirdiklerine inanmağa bağlıdır. Cehennemden kurtulacak olanlar, yalnız bunların yolunda gidenlerdir. [Onların yolunda gidenlere (Sünnî) denir.] Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Eshâbının (rıdvânullahi aleyhim ecma'în) yolunda gidenler, yalnız bunlardır. Kitâbdan, yanî Kur'ân-ı kerîmden ve Sünnetden, yanî hadîs-i şerîflerden çıkarılan bilgiler içinde kıymetli, doğru olan yalnız bu büyük âlimlerin, Kitâbdan ve sünnetden anlayıp bildirdikleri bilgilerdir. Çünki her bid'at sâhibi, yanî her reformcu ve her sapık kimse, bozuk düşüncelerini, kısa aklı ile, Kitâbdan ve sünnetden çıkardığını söylüyor. Ehl-i sünnet âlimlerini (rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma'în) gölgelemeğe, küçültmeğe kalkışıyor. Demek ki, Kitâbdan ve sünnetden çıkarıldığı bildirilen her sözü, her yazıyı doğru sanmamalı, yaldızlı propagandalarına aldanmamalıdır. ...İ'tikâdı düzeltdikden sonra halâl, harâm, farz, vâcib, sünnet, mendûb, mekrûh olan şeyleri de fıkh kitâblarından öğrenmek ve her işi bunlara göre yapmak da lâzımdır. ...Allah korusun, i'tikâd edilecek şeylerde, bir sarsıntı olursa, kıyâmetde, Cehennemden hiç kurtulmak olmaz. İ'tikâd doğru olup da, işlerde gevşeklik olursa, tevbe ile ve belki tevbesiz de afv olunabilir. Eğer afv olunmazsa, Cehenneme girse bile, sonunda yine kurtulur. Görülüyor ki, işin aslı, temeli, i'tikâdı düzeltmekdir. Hâce Ubeydüllah-i Ahrâr (kaddesallahü teâlâ sirrehül'azîz) buyurdu ki, (Bütün iyi hâlleri ve buluşları bize verseler, fekat Ehl-i sünnet vel cemâ'at i'tikâdını kalbimize yerleşdirmeseler, hâlimi harâb, istikbâlimi karanlık bilirim. Eğer bütün harâblıkları, çirkinlikleri verseler ve kalbimizi Ehl-i sünnet i'tikâdı ile süsleseler hiç üzülmem). Allahü teâlâ, bizi ve sizi, Ehl-i sünnet i'tikâdından ayırmasın! İnsanların efendisi hurmetine (aleyhissalâtü vesselâm) düâmızı kabûl buyursun! Âmîn! (1.cilt, 193. mektubdan)

Yazıların Kaynakları

Bu sayfadaki yazılar genel olarak şu iki kategoriden birine girmektedir:
1. Gazete, dergi veya kitaplardan alınmış kısımlar veya makaleler. Bunların yazarları ve hangi kaynaktan alındığı açıkca belirtilmiştir. İstifadeli olduğunu ve mühim bilgiler ihtiva ettiğini düşündüğüm yazıları -muhtevalarını değiştirmeden- buraya aldım. Bu tür yazılarda ifade edilen görüşler yazarlarına aittir.
2. Kendi araştırmalarıma dayanan, çeşitli kitaplardan ve makalelerden istifade edilerek derlenmiş yazılar. İstifade edilen kaynaklar listelendikten sonra genellikle "Hazırlayan: Murat Yazıcı" ifadesi yazının sonuna eklenmiştir.
Bu sayfadaki yazıların mühim bir kısmını çeşitli forumlarda yayınlamıştım. Bu tür yazılarımı düzeltmeler ve ilaveler yaparak burada toparladım. Gerektiğinde eski yazılara yeni belge ve bilgiler ekliyorum.
Not: Sayfanın sol üst köşesindeki rakam, 3 Ocak 2009'dan bu yana bu sayfanın kaç kere görüntülendiğini göstermektedir. Bu rakama blog yöneticisinin girişleri dahil değildir.

Yazıların Kullanım ve Dağıtımı Hakkında

Bu sayfadaki yazıları kopyalayabilir ve kullanabilirsiniz. Buradaki herhangi bir yazıyı başka bir sitede yayınlarsanız, bu sayfaya ( http://muratyazici.blogspot.com/ ) bağlantı vermenizi rica ederim. Zamanla ilave başlıklar eklemenin yanı sıra, mevcut başlıklara da yeni belgeler eklemeyi planlıyorum. Bu sayfaya bağlantı verildiği takdirde, her okuyucu ilgilendiği yazının en yeni haline ulaşma imkânına sahip olacaktır.