Ehl-i Sünnet Müdafaası

Ehl-i Sünnet Müdafaası

Bu sayfayı hazırlamaktaki maksadım "Ehl-i sünnetin müdafaası" için bir bilgi ve belge bankası meydana getirmektir. Faydalı olacağı ümidi ile başladım. Allahü teâlâ hâlis niyet, hayırlı netice ve muvaffakıyet nasib etsin. Bu sayfayı ziyaret eden kardeşlerimden hayır dualarını istirham ederim. (Daha fazla bilgi için sayfanın altına bakınız.)

27 Kasım 2009 Cuma

İlk Türkçe Hutbe

Mehaz: Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, Türk Edebiyatı Yayınları, 15. Baskı, Mayıs 1992, s. 225-226.























Not: Yanlış bir ifadenin yayılmaması için burada vurgulayalım: "Türkçe Kur'an" ifadesi yanlıştır. "Kur'an-ı kerîmin Türkçe meâli" olabilir, ama Kur’ân-ı kerîm Arapçadır.


29 Ekim 2009 Perşembe

İmâm-ı Kastalânî'nin Mâlik ed-Dâr Hadîsini Tasvib Ederek Nakletmesi

Bu blogda "Mâlik ed-Dâr Hadîsi Sahîhdir" başlıklı yazımda, şu nakli yapmıştım:

"İbni Ebî Şeybe haber verdi: Hazret-i Ömer zamanında Medîne'de kaht [yanî kıtlık, gıda maddelerinin azlığı] oldu. Bir kimse, Kabr-i Nebevî'ye gelip, yâ Resûlallah! Ümmetin için yağmur duâsı yap! Helâk olacağız dedi. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem rüyâsında görünüp, Ömer'e git! Yağmur geleceğini müjdele buyurdu. İbni Cevzî diyor ki, Medîne'de kaht oldu. Hazret-i Âişe'ye gelip, yalvardılar. Resûlullahın türbesinin tavanını deliniz buyurdu. Öyle yapdılar. Çok yağmur yağdı. Kabr-i şerîf ıslandı." (Abdülhak-ı Dehlevî, Cezb-ül-kulûb)

İmâm-ı Ahmed bin Muhammed Şihâbüddîn Kastalânî, Şâfi’î âlimlerindendir. 821 [m. 1418] de doğmuş, 923 [m. 1517] de Mısır'da vefât etmişdir. İmâm-ı Kastalânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) burada bahsedilen her iki rivayeti de müstahsen görerek, tasvib ederek nakletmiştir:

İmam-ı Kastalânî, Mevahibu Ledunniye, Hisar Yayınevi, İst., c.2, s. 365.

27 Eylül 2009 Pazar

İmâm-ı Mâverdî'nin el-Utbî’nin Rivayetini Tasvib Ederek Nakletmesi

Bu blogda, "İbni Kesir'in Vehhabîleri Tekzib Eden Yazıları" başlıklı derlememde, Recep Yıldız'ın şu yazısını nakletmiştim:

Huzur-u Nebi’de el-Utbi’nin tanık olup naklettiği şu manzaraya muvafık nice haller var... el- Utbi naklediyor: Kabr-i Şerif’in yanında oturuyordum, bir bedevi geldi, kabre yönelip “Es-selamu aleyke ya Resulallah! İşittim ki Allahü Teala şöyle diyor: ‘Eğer müminler kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan günahlarının bağışlanmasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah’ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı.’[30] ben de huzuruna, günahına istiğfar eden, Rabbine karşı, şefaatini bekleyen bir halde geldim.” diye yalvarır. Samimi duygularla Allah Resülü’nden (sallallahu aleyhi vesellem) şefaat talebinde bulunan bedevi şöyle bir şiir inşad eder: Ey kemikleri bu vadiye defnedilenlerin en hayırlısı olan Resul! Kemiklerinin kokusundan ova ve tepeler güzel olmuştur. İçinde bulunduğun kabre canım fedadır. İffet, cûd ve kerem o kabrin içinde metfundur. Bedevinin haline tanıklık eden el-Utbi hemen orada uykuya dalar. Rüyada Allah Resulü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) görür. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyururlar ki; “Utbi! Bedeviye yetiş ve ona, Allah’ın kendisini affettiğini müjdele.”[31]

[30] Nisa(5): 64. [31] İbn Kudame, el-Muğni, Beyrut, 1994, III, 394.

Bkz: Recep Yıldız, Harameyn Notları, İnkişaf Dergisi, No: 7.

Şâfi’î fıkh ve tefsîr âlimi, meşhur fıkıh kitabı Hâvî'nin müellifi İmâm-ı Mâverdî de (rahmetullahi teâlâ aleyh) el-Utbî’nin kıssasını müstahsen görerek, tasvib ederek nakletmiştir:

Ahkâm-üs-sultâniyye, 10. Bölüm: Hacc Emirleri ve Haccı İdare; Bedir Yayınevi, İstanbul, 1976, s. 120.

 

18 Eylül 2009 Cuma

Şia Taifesi ve Seyyid Kutub

Aşağıda iki ayrı siteden bazı yazıları -herhangi bir değişiklik yapmadan- nakledeceğim. Okuyucuyu ikaz için vurgulayayım ki, aktardığım bu yazılarda yanlış ve edeb dışı ifadeler mevcuttur. Bu derlemenin bir benzerini birkaç sene evvel bir forumda neşretmiştim. Mezkur forum ve oradaki yazılarım silinmiş bulunuyor. Biraz araştırma ile bahis konusu siteleri tekrar buldum. Sitelerin adreslerini ve bu yazıları hangi tarihte buraya kopyaladığımı da not ettim:

13 Eylül 2009 Pazar

Seyyid Kutub'un İsa aleyhisselam Hakkındaki Karışık Sözleri

İmam-ı A'zam Ebû Hanife rahimehullah buyuruyor ki:

"Deccal'in, Ye'cüc ve Me'cüc'ün ortaya çıkması, güneşin batıdan doğması, Hz. İsa'nın gökten inmesi ve sahih haberlerde bildirilen kıyamet alâmetlerinin hepsi de haktır."

Ehl-i sünnet âlimleri, İsa aleyhisselamın ölmediğini, diri olarak göğe kaldırıldığını yazmışlardır. Nitekim, Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki (Nisa 157-158):

(Allah’ın resulü Meryem oğlu İsa’yı öldürdük dedikleri için Yahudileri lanetledik. Hâlbuki onlar İsa’yı öldürmediler, asmadılar da. Öldürülen kimse kendilerine İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilafa düşenler tam bir kararsızlık içindedir. Bu konuda zandan başka hiçbir bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler. Bilakis Allah İsa’yı kendi nezdine kaldırmıştır.)

İmam-ı Kurtubî rahimehullah 158. âyet-i kerimenin tefsirinde diyor ki: "Yani onu semaya kaldırmıştır. Yüce Allah ise mekân­dan münezzehtir."

12 Eylül 2009 Cumartesi

Afgânî, sapkınlığın ve dalâletin başıdır

Cemalüddîn Afgânî hakkında ne düşünüyorsunuz?

Muhammed Avvâme Hoca: Afgânî, sapkınlığın ve dalâletin başıdır. Ben Allah'ın izniyle, karakter olarak övgüde ve medihde mübalağayı sevmem. Afgânî ve ekolü, Muhammed Abduh ve takipçileri dalâletin ve sapkınlığın öncüleridir. Cemâluddîn Esedâbâdî adında bir kitap var. Bu kitapta, mutlaka bilinmesi gereken bir hadise anlatılır. Afgânî'nin seferde-hazarda, gece-gündüz yanından ayırmadığı bir çantası vardır. Çantada çok özel belgeleri var. Bir defasında geceleyin Tahran'da bir arkadaşının yanında uyumaktayken Sultan Abdülhamid'den bir haber gelir. Sultan, Afgânî'yi çağırmaktadır… Afgâni apar-topar hazırlanır ve yola koyulur. Ancak çantasını arkadaşının evinde unutur. Adam çantayla ilgili olarak dostlarıyla istişarede bulunur. Sonunda tarihe bir hizmet olsun diye çantanın içindeki belgeleri çoğaltmaya ve Farsçaya çevirip incelemeye karar verirler. Cemâlüddîn Afgânî'nin 26 farklı imza kullandığı tesbit edilir. Ayrıca, evrakların arasında Afgânî'nin Mason mahfiline sunduğu masonluğa katılma dilekçesi ve masonluğa kabul edildiğine dair belge de vardır. Kabul merasiminin yeri ve zamanı da belirtilmiştir.

Başka bir belge, Muhammed Abduh'un bir mektubudur. İngilizler, Muhammed Abduh'u Mısır halkı nezdinde popülaritesini artırması için –İngilizler Mısır ahalisinin kalbini kazanan bir Arap öncü yetiştirmek istiyordu- Lübnan'a sürdüklerinde mektubu buradan yazmış. Diyor ki Muhammed Abduh: "Biz senin sağlam yolundayız. Dinin başını yine dinin kılıcından başka bir şeyle kesemezsin. Bizi görsen âbid, zâhid, rükû ve secdeden başını kaldırmayan kimseler zannedersin." Çantada daha birçok belge vardır.

Riyad'da Dr. Fehd er-Rûmî, İmam Muhammed üniversitesinde yaptığı doktora tezinin konusu Menhecü'l-Medrese el-Akliyye el-Hadîse fi't-Tefsîr (Modern Akılcı Ekolün Tefsir Yöntemi)… Çalışmanın başında bu akımın öncüleri olan Afgânî, Muhammed Abduh ve Reşîd Rızâ'nın biyografileri var. Benim az önce sözünü ettiğim belgeleri de oraya koymuş. Muhammed Abduh da bu çizgide olan bir kimsedir. İngilizler Mısır'da Abduh'u ciddî anlamda desteklemiş ve bir "din ıslahatçısı" olarak öne çıkarmışlardır. İslam dünyasını bütünüyle ifsad etmesi için Abduh'u Mısır müftülüğü makamına atamışlardır. Çünkü Mısır Ezher'e ev sahipliği yaptığı için tüm İslam dünyasının ilim kıblesiydi. İngilizlere göre Muhammed Abduh'u aktör yaptıkları bu ifsad projesi Mısır'da tutarsa İslam dünyasının diğer ülkelerinde de tutacaktı. Bu yüzden Muhammed Abduh aleyhine konuşanlara baskı uygulamışlardı. Ama tüm bunlara rağmen Allah Teâlâ hak yolunda malını ve canını feda eden kimseler gönderdi. Bunların en başta geleni Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi (rh. a.)’dir. O, Mevkıfü'l-Akl isimli kitabında bu akımın maskesini düşürdü. Bu akımın gerçek yüzünü bilmek için Mustafa Sabri Efendi'nin bu kitabı mutlaka okunmalıdır.

Kaynak: Rıhle Dergisi, Sayılar: 5-6.

İlave: Abduh'un "Biz senin sağlam yolundayız. Dinin başını yine dinin kılıcından başka bir şeyle kesemezsin. Bizi görsen âbid, zâhid, rükû ve secdeden başını kaldırmayan kimseler zannedersin."  şeklindeki ifadesinin aktarıldığı İngilizce bir kaynağı da burada not edelim:


Seyyid Kutub'un Tehlikeli Bir Sözü

Seyyid Kutub Hadid Sûresi 4. âyetin tefsirinde şöyle yazıyor:

Arş da öyle. Biz buna yüce Allah'ın tanıttığı biçimi ile inanıyoruz, fakat ne olduğunu bilemeyiz. "Arş'a istiva" meselesine gelince bu deyimin varlıklar bütüne egemen olmanın dolaylı (kinayeli) bir anlatımı olduğunu söyleyebiliriz. Böyle derken Kur'an'ın bize öğrettiği şu kesin ilkeye dayanıyoruz: Yüce Allah durum değişikliğine uğramaz. Buna göre bir zamanlar Arş'a kurulmamış durumdayken daha sonra Arş'a kurulmuş olması düşünülemez. Bizim "Arş'a istiva" olgusuna inandığımızı, fakat bunun nasıl olduğunu bilmediğimizi söylememiz ayette "Arş'a istiva etti" sözünün ne anlama geldiğini açıklamaz. En doğrusu az önce dediğimiz gibi bu sözün mutlak egemenliğin dolaylı bir anlatımı olduğunu söylememizdir.

5 Eylül 2009 Cumartesi

Zehebi'nin İbni Teymiyye'ye Nasihatı Hakkında Vesikalar

Bu blogda en aşağıda "İmam-ı Zehebî'nin İbni Teymiyye'ye Nasihatı" başlıklı yazıya ve oradaki yorumlara bakınız.

28 Temmuz 2009 Salı

Cehennem azâbından kurtulmak için...

Âriflerin ışığı, Velîlerin önderi, İslâmın bekçisi ve Müslümanların Baştâcı İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî buyuruyor ki:

Resûlullaha itâ'at, Allahü teâlâya itâ'at demektir

Cenâb-ı Hak, Nisâ sûresinde, Muhammed aleyhisselâma itâ'at etmenin kendisine itâ'at etmek olduğunu bildiriyor. O hâlde, Onun Resûlüne sallallahü aleyhi ve sellem itâ'at edilmedikçe Ona itâ'at edilmiş olmaz. Bunun pek kat'î ve kuvvetli olduğunu bildirmek için, âyet-i kerîmede, (Elbette, muhakkak böyledir) buyurdu ve bazı doğru düşünemiyenlerin, bu iki itâ'ati birbirinden ayrı görmelerine meydân bırakmadı. Allahü teâlâ, yine Nisâ sûresinin, (Kâfirler, Allahü teâlânın emrleri ile Peygamberlerin emrlerini birbirinden ayırmak istiyor. Yehûdîler diyor ki, biz Mûsâ aleyhisselâma inanırız. Îsâ ile Muhammed aleyhimesselâma inanmayız. Hıristiyanlar ise, yalnız Îsâ aleyhisselâma inanıp, ona hâşâ, Allahü teâlânın oğlu diyor. Bu inanışları ve dinleri kıymetsizdir. Hepsi kâfirdir. Bunların hepsine Cehennem azâbını, çok acı azâbları hâzırladık) meâlindeki âyetinde, bu iki itâ’ati ayrı görenlerden şikâyet buyurmakdadır. (Mektubat, 1.cilt, 152. mektubdan)

Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına uymak lâzımdır

Ey mes'ûd kardeşim! Bize ve size herşeyden önce lâzım olan, i'tikâdı Kitâba ve sünnete uygun olarak düzeltmekdir. Doğru yolun âlimlerinin, (Allahü teâlâ onların çalışmalarına iyi karşılıklar versin!) Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden anladıklarına ve bildirdiklerine uygun olarak i'tikâd etmek lâzımdır. Çünki, Kitâbdan ve sünnetden bizim ve sizin anladıklarımızın hiç kıymeti yokdur. Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına uymak lâzımdır. Bizim anladıklarımız, Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına uymuyor ise, hiç kıymeti olmaz. Çünki her bid'at sâhibi, [türedi reformcular] ve doğru yoldan kayarak dalâlete düşenler, sapık bilgilerini ve bozuk işlerini, Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden anladıklarını ve bu iki kaynakdan çıkardıklarını söylemekdedirler. Bu sözleri çok yanlış ve haksızdır. İkinci olarak hepimize lâzım olan şey, ahkâm-ı şer'ıyyeyi öğrenmekdir. Yanî halâli, harâmı, farzı, vâcibi öğrenmekdir. Üçüncü olarak hepimize lâzım olan şey, bütün işlerimizi, öğrendiklerimize uygun yapmakdır. Dördüncüsü, kalbin tasfiyesi ve nefsin tezkiyesidir ki, bu ikisi tesavvuf büyüklerine mahsûsdur (kaddesallahü teâlâ esrârehüm). İ'tikâdı düzeltmeden önce ahkâm-ı şer'ıyyeyi öğrenmenin hiç fâidesi olmaz. Bu ikisi birlikde düzelmedikce de, ibâdetlerin fâidesi olmaz. Bu üçü birlikde yapılmadıkca, tezkiye ve tasfiye hiç yapılamaz. Bu dört temel vazîfe, yardımcıları ve tamamlayıcıları ile birlikde yapılmalıdır. Meselâ, farzlar, sünnetleri ile birlikde yapılmalıdır. Farzların yardımcısı ve tamamlayıcısı, sünnetlerdir. Bunlardan biri yapılmadıkca, geriye kalan herşey lüzûmsuzdur ve fâidesizdir. Böyle lüzûmsuz şeylere, (Mâlâya'nî) denir. Hadîs-i şerîfde, (Bir kimsenin müslümanlığının güzelliği, mâlâya'nîden kaçması ve lüzûmlu şeyleri yapması ile anlaşılır) buyuruldu. Doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafânın izinde yürüyenlere selâm olsun (aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vettehıyyât). (1.cilt, 157. mektubdan)

Kıyâs ve ictihâd, bid'at değildir

Resûlullahın sallallahü aleyhi ve sellem sünnetine birşey katmamalı ve Onun Eshâb-ı kirâmına (rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma'în) uymalıdır. Çünki, Eshâb-ı kirâmdan herbiri, gökdeki yıldızlar gibidir. Herhangi birine uyan se'âdete kavuşur. Kıyâs ve ictihâd, bid'at değildirler. Çünki bunlar, (Nusûs)un, yanî âyetlerin manâlarını meydâna çıkarmakdadırlar. Bu manâlara başka birşey eklemezler. (Ey akl sâhibleri! İyi anlayınız!) meâlindeki âyet-i kerîme, kıyâs ve ictihâdı emr etmekdedir. (1.cilt, 186. mektubdan)

İctihâd derecesinde olan yüksek âlimler, dînin hükmlerini açığa çıkarmışlardır. Dinden olmıyan şeyleri meydâna çıkarmış değillerdir. Görülüyor ki, ictihâd yolu ile bildirilen hükmler, sonradan meydâna çıkarılmamışlardır. Dinden olan, dînin temeli olan şeylerdir. Çünki, din bilgilerinin temelleri dörtdür. Dördüncüsü, kıyâs yanî ictihâddır. (1.cild, 260.mektubdan)

Kıyâs ve ictihâd, islâmiyyetin dört temelinden birisidir. Buna uymağa emr olunduk, evliyânın keşf ve ilhâmları, böyle değildir. Bunlara uymağa emr olunmadık. İlhâm, yalnız sâhibi için delîldir, huccetdir, seneddir. Başkaları için sened değildir. İctihâd ise, her müslimân için huccetdir, seneddir. Bunun için müctehid olan âlimlere uymak lâzımdır. Dînin temellerini, bu âlimlerin bildirdiklerine uygun olarak öğrenmelidir. Tesavvufcuların, bu âlimlerin bildirdiklerine uygun olmıyan sözlerine ve işlerine uymamak lâzımdır. Bununla berâber onlara iyi gözle bakarak dil uzatmamalı, şü'ûrsuz olan sözlerinden saymalıdır. Açık olan yanlış manâları bırakıp doğru manâlar çıkarmalıdır. (1.cild, 272. mektubdan)

Cehennem azâbından kurtulmak için Ehl-i sünnet olmak lâzımdır

Âkıl ve bâliğ olan erkeğin ve kadının birinci vazîfesi, Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıkları akâid bilgilerini öğrenmek ve bunlara uygun olarak inanmakdır. Allahü teâlâ, o büyük âlimlerin çalışmalarına bol bol sevâb versin! Âmîn. Kıyâmetde Cehennem azâbından kurtulmak, onların bildirdiklerine inanmağa bağlıdır. Cehennemden kurtulacak olanlar, yalnız bunların yolunda gidenlerdir. [Onların yolunda gidenlere (Sünnî) denir.] Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Eshâbının (rıdvânullahi aleyhim ecma'în) yolunda gidenler, yalnız bunlardır. Kitâbdan, yanî Kur'ân-ı kerîmden ve Sünnetden, yanî hadîs-i şerîflerden çıkarılan bilgiler içinde kıymetli, doğru olan yalnız bu büyük âlimlerin, Kitâbdan ve sünnetden anlayıp bildirdikleri bilgilerdir. Çünki her bid'at sâhibi, yanî her reformcu ve her sapık kimse, bozuk düşüncelerini, kısa aklı ile, Kitâbdan ve sünnetden çıkardığını söylüyor. Ehl-i sünnet âlimlerini (rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma'în) gölgelemeğe, küçültmeğe kalkışıyor. Demek ki, Kitâbdan ve sünnetden çıkarıldığı bildirilen her sözü, her yazıyı doğru sanmamalı, yaldızlı propagandalarına aldanmamalıdır. ...İ'tikâdı düzeltdikden sonra halâl, harâm, farz, vâcib, sünnet, mendûb, mekrûh olan şeyleri de fıkh kitâblarından öğrenmek ve her işi bunlara göre yapmak da lâzımdır. ...Allah korusun, i'tikâd edilecek şeylerde, bir sarsıntı olursa, kıyâmetde, Cehennemden hiç kurtulmak olmaz. İ'tikâd doğru olup da, işlerde gevşeklik olursa, tevbe ile ve belki tevbesiz de afv olunabilir. Eğer afv olunmazsa, Cehenneme girse bile, sonunda yine kurtulur. Görülüyor ki, işin aslı, temeli, i'tikâdı düzeltmekdir. Hâce Ubeydüllah-i Ahrâr (kaddesallahü teâlâ sirrehül'azîz) buyurdu ki, (Bütün iyi hâlleri ve buluşları bize verseler, fekat Ehl-i sünnet vel cemâ'at i'tikâdını kalbimize yerleşdirmeseler, hâlimi harâb, istikbâlimi karanlık bilirim. Eğer bütün harâblıkları, çirkinlikleri verseler ve kalbimizi Ehl-i sünnet i'tikâdı ile süsleseler hiç üzülmem). Allahü teâlâ, bizi ve sizi, Ehl-i sünnet i'tikâdından ayırmasın! İnsanların efendisi hurmetine (aleyhissalâtü vesselâm) düâmızı kabûl buyursun! Âmîn! (1.cilt, 193. mektubdan)

21 Temmuz 2009 Salı

el-Albânî Kimdir?

Zamanımızın Önde Gelen Reformcusu el-Albânî Hakkında Kısa Bir Rehber

Yazan: Dr. Cibril Fuad Haddad

Tercüme: Murat Yazıcı

[Not: Köşeli parantez içindeki notlar mütercim tarafından eklenmiştir.]

Nâsıruddîn el-Albânî günümüz Vehhabî ve “Selefîleri” arasında en önde gelen bir bid’atçı ve reformcudur. Meslek olarak saat tamircisidir. Kendi kendisini eğiterek [sadece kitap okuyarak] hadîs âlimi olmak iddiasında olan bir kişidir. İslâmî ilimlerden herhangi birinde bir hocası [ve icazeti] yoktur. Kur’an-ı kerimi veya herhangi bir hadîs, fıkıh, akaid, üsûl veya imlâ kitabını ezberlemediğini itiraf etmiştir. Büyük Ehl-i sünnet âlimlerine hücum ederek ve fıkıh ilmini aşağılayarak meşhur olmuştur. Bilhassa, bir Hanefi fıkıhçısı olan babasının mezhebine karşı kötü niyet sergilemiştir.

14 Ocak 2009 Çarşamba

Mâlik ed-Dâr Hadîsi Sahîhtir

Hadîs âlimi Abdülhak-ı Dehlevî (vefatı m. 1642) diyor ki:

"İbni Ebî Şeybe haber verdi: Hazret-i Ömer zamanında Medîne'de kaht [yanî kıtlık, gıda maddelerinin azlığı] oldu. Bir kimse, Kabr-i Nebevî'ye gelip, yâ Resûlallah! Ümmetin için yağmur duâsı yap! Helâk olacağız dedi. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem rüyâsında görünüp, Ömer'e git! Yağmur geleceğini müjdele buyurdu. İbni Cevzî diyor ki, Medîne'de kaht oldu. Hazret-i Âişe'ye gelip, yalvardılar. Resûlullahın türbesinin tavanını deliniz buyurdu. Öyle yapdılar. Çok yağmur yağdı. Kabr-i şerîf ıslandı." (Cezb-ül-kulûb)

Burada geçen birinci rivayet "Mâlik ed-Dâr Hadîsi"dir. Detaylara geçmeden önce, araştırma yapmak isteyenler için, bu haberin yazılı olduğu/açıklandığı ve kolaylıkla ulaşılabilecek bazı Türkçe/tercüme kaynakları burada kaydedelim:

1. Mevlânâ Muhammed Fadlurresul, Tashih'ül Mesail, Berekât Yay., İst, 1976, s. 82.
2. Ebu Hamid bin Merzuk, Bera’atü’l-Eş’ariyyin min Akaidi’l-Muhâlifin, Bedir Yay., İst 1994, s. 339.
3. Yusuf-i Nebhanî, Şevahidü'l-Hakk, Fazilet Neşr., İst., s. 177.
4. İmam-ı Kastalânî, Mevahibu Ledunniye, Hisar Yayınevi, İst., c.2, s. 365.
5. "İlim Heyeti", Muhtelif Bilgiler ("Faideli Bilgiler" isimli kitabın içinde, 2. kısım), Hakikat Kitabevi, İst. 2001, s. 318-319.
http://www.hakikatkitabevi.com/download/turkce/01-faidelibilgiler.pdf

6. Hüseyin Avni Kansızoğlu, Vesile ve Tevessül-2, Guraba Dergisi, 7.-8. Sayı, 2007.
7. Muhammed bin Alevi el-Maliki, Mefahim, Ege Basım, İst. 2007, s. 150-151.

Bu sonuncu kaynakta, yani Mefahim'de diyor ki:

"Hâfız Ebu Bekr el-Beyhaki şöyle demiştir: Ebu Nasr bin Katade ve Ebu Bekr el-Farisi bize demişlerdir ki: Ebu Ömer bin Matar, İbrahim bin Ali ez-Züheli'den, o, Yahya bin Yahya'dan, o, Ebu Muaviye'den, o, Ameş'ten, o, Ebu Salih'ten, o da Mâlik'ten rivayet etmiştir." (s. 150)

11 Ocak 2009 Pazar

İmâm-ı Sübkî: Şifâüs-sikâm fî ziyâreti hayr-il-enâm

İmâm-ı Sübkî

Fıkıh, tefsîr, hadîs, kırâat, lügat ve nahiv âlimi. İsmi, Ali bin Abdülkâfi bin Ali bin Temmâm bin Yûsuf bin Mûsâ bin Temmâm el-Ensârî el-Hazrecî es-Sübkî eş-Şâfiî olup, künyesi Ebü’l-Hasen’dir. Lakabı ise Takıyyüddîn’dir. 683 (m. 1284) senesi Safer ayında, Mısır’ın Sübk köyünde doğdu. 756 (m. 1355) senesinde bir Pazartesi gecesi Kâhire’nin dışında bir yerde vefât etti. Cenâzesi Bâb-ün-nasr denilen yere defnedildi. Cenâze namazı çok kalabalık bir cemâat tarafından kılındı. Cenâzeye katılanların bir ucu vefât ettiği evde, diğer ucu defnedildiği yer olan Bâb-ünnasr denilen yerde idi. Oğlu Abdülvehhâb Tâcüddîn-i Sübkî, Şâfi’î âlimlerinden olup, 771 [m. 1370] de Şâmda vefât etmişdir.

Zehebî, “El-Mu’cem-ül-muhtâr” isimli eserinde, onun hakkında şöyle yazmaktadır:

“Takıyyüddîn Sübkî, dînin emir ve yasaklarına uyan, tevâzu sâhibi, seçkin bir zât idi. İlim ve vekâr sâhibiydi Fıkıh ve hadîs ilimlerini çok iyi bilir ve ders olarak okuturdu. Usûl ve Arabî ilimlerde ilmi çok fazla idi. İbn-i Sâig’den kırâat ilmini öğrendi. Pek güzel eserler yazdı. Ben ondan ilim öğrendim. Şam’da kadılık yaptı. Verdiği hükümlerden herkes memnun olurdu.”

Ebû Abbâs Ahmed bin Yahyâ, “Megârık-ül-ebsâr” adlı eserinde onun nesebini zikr ettikten sonra şöyle der:

“Takıyyüddîn Sübkî, dört mezhep içinde hüccet, hepsinin müftîsi, hadîs âlimlerinin rehberi, kıymetli eserler sâhibi bir âlimdir.”

Selâhüddîn Ebü’s-Safâ Halîl bin Aybek es-Safdî, “A’yân-ül-Asr” adlı eserinde, Takıyyüddîn Sübkî’nin, tefsîr, kırâat, hadîs, usûl, fıkıh, mantık, hılâf, nahiv, lügat ve edebiyât ilimlerinde çok yüksek olduğunu beyân ettikten sonra şöyle der:

“İnsanlar ilimde küçük sularda iken, o, ilim okyanuslarına dalıyordu, insanlar karanlık yollarda yürürken, o, aydınlık yollarda yürüyordu. Takıyyüddîn Sübkî, dâima tebessüm ederdi. Heybetli bir görünüşe, yüksek bir yaradılışa sâhipti. Hilmi pekçok idi. Elinde imkân olduğu hâlde, kimseden intikam almamıştır. Belâ ve musîbete uğrayanlara çok acırdı. Gıybet, dedikodu asla yapmazdı. Çok zâhid idi. Dünyâya hiç rağbet etmezdi.”
Zehebî, onun ilmî üstünlüğünü şöyle dile getirmektedir:

“Takıyyüddîn Sübkî, ezberde ve tenkid husûsunda İbn-i Maîn gibi; Fetvâları husûsunda Süfyân-ı Sevrî ve İmâm-ı Mâlik gibi; cedel ve mubâhese ilminde Fahruddîn Râzî gibi; nahiv ilminde Müberred ve İbn-i Mâlik gibi idi.”

Şifâüs-sikâm fî ziyâreti hayr-il-enâm hakkında

Ezher Üniversitesi âlimlerinden ve “Tathîr-ül-Fuâd min denis-il-i’tikâd” adlı eserin sâhibi Muhammed Bahît el-Mutiî, Takıyyüddîn Sübkî’nin yazmış olduğu “Şifâ-üs-sikâm fî ziyâreti hayr-il-enâm” adlı eser hakkında şöyle demektedir:

“Bu asırda İbn-i Teymiyye’nin bozuk sözlerini taklid eden ba’zı kimseler çıkıp, müslümanlar arasında bunları yaymaya, hattâ bunun için onun “Vâsıta” adlı eserini basdırıp neşretmeye başladılar. “Vâsıta” denilen bu kitap; Kitap, sünnet ve müslümanların akîdelerine ters düşen, İbn-i Teymiyye’nin ortaya çıkardığı bid’atleri ihtivâ etmektedir. Bu kimseler, bu hareketleri ile, uyumakta olan bir fitneyi uyandırdılar. Üzerimize düşen vazîfeyi yerine getirmek, müslümanların “Vâsıta” kitabı ve İbn-i Teymiyye’nin yolunda gidenler vâsıtasıyla dalâlete düşmemesi için, bu kitaba bir cevap yazmaya karar vermiştim. Ancak, büyük âlim Takıyyüddîn Sübkî’nin Şifâ-üs-sikâm eserini görünce, bu eseri tab edip neşretmekle iktifâ ettik. Bu eser, İbn-i Teymiyye’nin hem “Vâsıta” adlı kitabında, hem de diğer kitaplarında bulunan sözlerine cevaptır. Onun bozuk düşüncelerini ve bozuk fikirlerindeki inadını ortaya koymaktadır. Böylece müslümanların doğru yolda bulunmalarına yardımcı olmaya çalıştık.”



Şifâüs-sikâm fî ziyâreti hayr-il-enâm
Seçilmiş Bölümler

2 Ocak 2009 Cuma

Mevdudi Hakkında

Mevdudi’nin Kişiliği ve Fikrinin Beyanıdır.

Malum olduğu üzere Mevdudi 1933’de çıkarmış olduğu ‘Tercüman Kur’an’ adlı dergide hayatından şöyle bahseder:

‘1916 ve 1921 seneleri arasında avukat olan babam felce uğrayıp hasta yatmasından dolayı son derece belaya giriftar oldum; fakir düştüm; tahsilimin ikmalinden geri kaldım. Bundan böyle diyar diyar dolaşmaya mecbur oldum. Böyle belalardan bir an önce kurtulmak çaresini aramaya başladım. Nihayet Hinddeki ulemadan müteşekkil bir cemaat tarafından yayınlanan ‘Cemiyet’ adlı dergide çalışmaya başladım. Hakikaten bende yazı yazma kabiliyeti, üstün zeka vardı. Fakat benim arzum bu olmadığı için, edebiyat, mantık, hadis ilimleri okumak isterdim. Bu gaye ile o çalışmayı bıraktım ve Haydarabad’a döndüm. Ne faydaki maişet derdi peşimi bırakmadı. Bilmecburiye te’lif ve tasnif ile meşgul oldum. Zira fıtratımda konuşkanlık, fesahat, aşırı zeka ve edebi bir uslub vardı. Bu fıtri olan melekemi, fiile geçirmeye çalışırken, sayın muhterem! Yazar Niyazi Fetahporî ile tanıştım. Kendisi kuvvetli bir yazardı. Sohbetiyle şerefyap olduğum zamanda içimdeki yazarlık melekesi fiile geçti. İşte Fetahpori sayesinde ‘Tercüman Kur’an’ adlı dergimi çıkarıp neşretmeye muvaffak oldum. (Mevlana Mevdudi s.2,3 Müellifi Es’ad Geylani)

Görülüyor ki, Mevdudi gençliğinde ilmini Pakistanlı meşhur Fetahpori’den almıştır. Bu adam tahminimce 1921, 22 civarında yazarlık yapardı. Yazılarında cennet ve cehennem ile alay eder… Ve nihayet İslam dininden rücu ettiğini kendisi söylüyor. İşte bu mürted Fetahpori’nin Mevdudi’ye emdirdiği ilim sütü, Mevdudi’nin kalbini bozmuş; kalemini kaydırmıştır.

20 Aralık 2008 Cumartesi

Abduh’un Siyonist Dostu

Muhammed Abduh’un Siyonist Dostu
Richard James Horatio Gottheil


yusuf hanîf

Muhammed Abduh, devrindeki pek çok mezhebsiz/modernist gibi garblı mütefekkirlere husûsî bir alâka duymuş, bâzısıyla bizzat görüşmüş, bâzısının da eserlerini okumuş, terceme etmiş ve fikirlerinin te’sîrinde kalmışdır. Ya’ni Avrupa’nın müstesnâ bir yeri vardır şeyxin hayâtında. O kadar ki, “rûhunu yenileme” fırsatını ancak oralarda bulur! Charles C. Adams’ın ifâdeleriyle:

“İlki kendi planlamasıyla değil de şartların sevkiyle gerçekleşen Avrupa seyahâtlerini öylesine teşvîk edici ve kıymetli buluyordu ki, müteâkib seneler her ne zaman –kendi ifâdesiyle– ‘rûhunu yenileme’ ihtiyâcı hissetse defeâtle Avrupa’ya gitmişdir (el-Menâr, 8.c., 466.s.). Abduh devâm ediyor, ‘Avrupa’ya her zaman Müslümanların mevcûd hâlini iyileşdirme ümîdiyle gitdim.’ Fakat memleketine döndüğünde, karşılaşdığı meşakkatlerin cesâmeti ve kendi insanlarının inatçılığı, fütursuzluğu ve gevşekliği bu ümidlerini zayıflatmışdır. ‘Hâlâ’, diyor Abduh, ‘ne zaman Avrupa’ya gidib de orada bir-iki ay kalacak olsam bu ümidlerim yeniden canlanır ve imkânsız gördüğüm muvaffâkiyet artık bana kolay gibi gelir’ (el-Menâr, 8.c., 466.s.).” [1]

8 Aralık 2008 Pazartesi

Mustafa İslamoğlu'nun Saptırıcı Yazıları

Arif Çevikel ve Sami Hocaoğlu mahlaslarını da kullanan Mustafa İslamoğlu isimli yazar, okuyucularını yanıltıcı görüşler öne sürmektedir.

Aşağıdaki yazılar kendi sitesinden kopyalanmıştır. Gerekli görülen yerlerde cevap verilmiştir.


9 Kasım 2008 Pazar

İbni Arabi ve İbni Teymiyye

Recep YILDIZ

Alim, “alamet” ve “alem” kelimeleri ile aynı kökten türemiştir. Alamet insanlara çöllerde yönlerini gösteren işaret, iki araziyi birbirinden ayıran gösterge; alem ise dağ ve bayrak gibi anlamlara gelir.[1] Alim, alamet/gösterge gibi insanlara yönlerini gösterir, helal ve haram sisteminin sınırlarını çizer, bayrak gibi de durulması gereken yeri işaret eder. Dağ anlamına gelen alem kelimesi teşbih yoluyla alimler için de kullanılır. Nasıl alem/dağ yeryüzünün hareket ve temayülüne engel oluyorsa ümmetin arasında ki alimler de onların sapma ve inatlarına mani olurlar.[2]İnsanların hedeflerine ulaşabilmeleri için alemlerin ne anlam ifade ettiklerini bilmeleri gerekir. Aksi bir durum yönlerini kaybetmelerine, yakınlaştıklarını zannettikleri anda uzaklaşmalarına yol açabilir. Onlara rehberlik eden alimlerin bilinirlikleri de en az alemler kadar önemlidir. Zira Allah Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem) kötü niyetli alimlerin insanları saptıracaklarını ifade etmektedir. Bu yüzden usul-ü fetva kitaplarında bir alimin fetvası ile amel etmenin şartları sayılırken kimlik bilgilerinin bilinmesi de zikredilmektedir. Nitekim adı meşhur olmasına rağmen biyografisi meçhul kalan “Molla Miskin”in fetvalarıyla amel edilmemiştir.

3 Kasım 2008 Pazartesi

Hz. Âişe'nin Meyyitlerin İşitmesi Hakkındaki Akidesi

Buhârî'de ve Müslim'de yazılı olan hadîs-i şerîfe göre, Bedir'de öldürülen kâfirlerin, birkaç gün sonra, bir çukura konulması emr olundu. Bundan da birkaç gün sonra, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) çukurun başına gelip durdu. Çukurdakilere, isimlerini ve babalarının isimlerini birer birer söyliyerek, (Rabbinizin, size söz verdiğine kavuşdunuz mu? Ben, Rabbimin söz verdiği zafere kavuşdum) buyurdu. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) bunu işitince, (Yâ Resûlallah! Leş olmuş kimselere mi söyliyorsun?) deyince, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) (Beni doğru Peygamber olarak gönderen Rabbimin hakkı için söylüyorum ki, siz beni onlardan daha çok işitmiyorsunuz. Fakat cevab veremezler) buyurdu. (mesela bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, 6. Baskı, DİB Yayınları, Ankara, 1983, 10. cilt, s. 152-154; Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Yayınevi, İst. 1980, c.11, Bab:17, s. 290-291).

Seyyid Dâvud bin Süleyman rahime-hullahü teâlâ (vefatı h. 1299/m. 1881) ilk olarak 1305 hicrî yılında Bombay'da basılan kitabında diyor ki:

Hazret-i Âişe (radıyallahü anhâ), yalnız kabirdeki kâfirlerin işitmeyeceklerini söylemişdir. Çünkü, onun bildirmiş olduğu hadîs-i şerîfde, (Bir kimse mü’min kardeşinin kabrini ziyâret eder ve kabir yanında oturursa ve selâm verirse, meyyit onu tanır ve selâmına cevap verir) buyuruldu. Onu tanıması ve selâm vermesi, meyyitin onu gördüğünü ve selâmını duyduğunu göstermekdedir. Âişe (radıyallahü anhâ) kâfirlerin işitmediğini haber verdi ise de, onların bildiklerini de haber vermekdedir. Kendisinin bildirdiği bir hadîs-i şerîfde, (Benim doğru söylemiş olduğumu, onlar şimdi bilirler) buyurulmakdadır. ... Çünkü ölmek, bazı câhillerin dedikleri gibi, yok olmak olsa idi, onun bütün duygularının yok olması lâzım gelirdi. Hazret-i Âişenin bildirdiği, Buhârî'de yazılı olan hadîs-i şerîfde, meyyitin bildiği haber verildiği için, duygularının gitmediği anlaşılmakdadır. Diğer Sahâbîlerin haber verdikleri hadîs-i şerîflerde ölülerin işitdikleri bildirilmişdir. Hazret-i Âişenin, bu (işitmek) kelimesinin, kabûl etmek, îmân etmek demek olduğunu zan etmesi, âlimlerin söz birliğine uymamakdadır. Eshâb-ı kirâmın sözleri ile onun sözünü ve onun haberindeki sözlerini birleşdiren en doğru söz yine onun haber verdiği ziyâret hadîs-i şerîfidir. (...) Meyyitin işitmeyeceğini söyleyen birkaç âlim ve meselâ Âişe (radıyallahü anhâ), kabirdeki kâfirlerin işitmeyeceklerini söylemişlerdir. Fakat, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) ve ümmeti içinde şehîd olanların, Velî olanların, kabirlerinde işiteceklerine inanmayan hiçbir âlim yokdur. Hazret-i Âişe de, başkaları da, buna inanmışlardır. Zamanımızda türemekde olan mezhebsizlerin ve bunlara aldanan bazı câhillerin, meyyit işitmez demelerinin, hatta Resûlullahı da buna katmalarının kötülüğü, çirkinliği, buradan anlaşılmakdadır. (Dâvud bin Süleyman, Minhat-ül-Vehbiyye fi Redd-il-Vehhabiyye)

Nitekim, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi'nde, özetle şu bilgileri görüyoruz:

Abdullah ibni Ömer'e (radıyallahu anh) ve tâbiîn imamlarından Katâde'ye göre çukurdaki kafirler hakikaten işitmişlerdir. Hazret-i Âişe ise ilim ile te'vil etmiştir ve "sözlerimi sizden iyi işitirler" sözünü "sözlerimin hak olduğunu şimdi pek iyi anlarlar" diye tefsir etmiştir. Fakat bilmek kabiliyetini kabul etmek, işitmek hassasiyetini kabule mani olmadığı mütâleasiyle, İmam-ı Beyhakî ve emsâli alimler Abdullah ibni Ömer'in sözünü tercih etmişlerdir. (bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, 6. Baskı, DİB Yayınları, Ankara, 1983, 10. cilt, s. 153-154'deki dipnot.)

İbni Kesir de tefsirinde benzer bilgiler veriyor ve şöyle diyor:

Alimler katında sahîh olan ise İbn Ömer'in rivayetidir. Zîrâ onun sahîh olduğuna birçok yönlerden şâhidler vardır. Bu cümleden olarak İbn Abdülberr'in İbn Abbâs'tan merfû' olarak rivayet ettiği ve sahihtir dediği bir hadîste şöyle buyrulur: Bir kimse dünyada iken tanımakta olduğu bir müslüman kardeşinin kabrine uğrar da ona selâm verirse Allahü Teâlâ onun ruhunu kendisine iade eder de selâm verenin selâmına karşılık verir. (bkz. İbni Kesir, Rum 52-53. ayetlerin tefsiri)

Kadı Iyaz, hadislerde beyan edilen işitmenin umumi olduğunu [Bedir'de öldürülenlere has olmadığını] söylemiştir. İmam-ı Nevevi de, "Kabirlere selam vermeyi bildiren hadisler bunu iktiza etmektedir. Zahir ve muhtar olan kavil de budur" demektedir (Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Yayınevi, İst. 1980, c.11, Bab:17, s. 292).

Tashih'ül Mesail kitabında şu bilgiler mevcut:

"Muhammed bin İshak'ın Megazi'sinde sağlam senedlerle ve İmam-ı Ahmed bin Hanbel hasen isnadla Hazret-i Âişe'nin (radıyallahü anhâ) Hazret-i Ömer'e (radıyallahü anh) buyrulan hadis-i şerif hakkındaki sözlerinden sonra diyor ki, Hazret-i Âişe (radıyallahü anhâ) bu büyük sahabinin bildirdiği bu hadis-i şerifi sağlam olarak duyduktan sonra, eski kabul etmemezliğinden rücu' etti. Yani kabul etti. Çünkü hadise olduğu zaman kendisi orada yoktu. Sahih-i Buhari'nin şerhlerinde de bu sözlerin benzerleri bildirilmektedir." (Mevlânâ Muhammed Fadlurresul, Tashih'ül Mesail, Berekât Yay., İst, 1976, s. 126.)

İlaveten, Muhammed bin Alevi el-Maliki'nin kitabında şu ibareyi görüyoruz:

[İbni Teymiyye diyor ki:] Ölülerin görebilmesi ile alâkalı Hz. Âişe'den (radıyallahü anhâ) ve diğer sahabelerden birçok rivayet gelmektedir. (Mecmuu'l-Fetava 24/362). (Muhammed bin Alevi el-Maliki, Mefahim, Ege Basım, İst. 2007, s. 270. )

Aşağıda, Hz. Âişe'den gelen bazı rivayetler ve bunların yazılı olduğu, kolayca bulunabilecek bazı kaynaklar verilmiştir:

Ebû Bekr Abdüllah bin Ebiddünyâ, Kitap-ül-kubûr kitabında diyor ki: Hz. Âişe'nin haber verdiği hadis-i şerifte, (Bir kimse, din kardeşinin kabrini ziyârete gider ve mezarı başında oturursa onu tanır ve selâmına cevap verir) buyuruldu.

Kaynaklar:
(1) İmam-ı Süyuti, Kabir Alemi (Şerh-us-sudûr), Kahraman Yayınları, 1992, s. 333.
(2) İbni Kayyım-ı Cevziyye, Kitâb-ür-rûh, İz Yayıncılık, 3. Baskı, İst., 2007, s. 10 ve s. 19.

Müslim, Hz. Âişe'den haber veriyor: (Ya Resulullah, ölülere ne diyeyim dedim. Buyurdu ki, şöyle de: Ey Müslüman kabristanlılar size selam olsun. Allah bizden öncekileri de sonrakileri de affetsin. İnşaallah biz de size kavuşacağız.)

Kaynaklar:
(1) İmam-ı Süyuti, Kabir Alemi (Şerh-us-sudûr), Kahraman Yayınları, 1992, s. 365.
(2) İbni Kayyım-ı Cevziyye, Kitâb-ür-rûh, İz Yayıncılık, 3. Baskı, İst., 2007, s. 174.

Deylemînin Âişe vâlidemizden bildirdiği hadis-i şerifde (İnsan, evinde iken nelerden incinirse, kabrinde de onlardan incinir) buyuruldu. İmâm-ı Kurtubî Tezkire kitabında diyor ki, dünyada olanların yaptıkları şeyleri Allahü teâlâ bir melek ile yâhut alâmet ile, işaretle veya başka bir yoldan, ölülere bildirir.

Kaynak: İmam-ı Süyuti, Kabir Alemi (Şerh-us-sudûr), Kahraman Yayınları, 1992; s. 495.

Yeryüzünde bulunan İslâm türbelerinin birincisi Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) medfûn olduğu hucre-i mu’attaradır. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) efendimiz, çok sevdiği zevcesi Âişe (radıyallahü anhâ) vâlidemizin odasında, hicretin onbirinci senesi, Rebî’ul-evvel ayının onikinci pazartesi günü öğleden önce vefât etdi. Çarşamba gecesi, bu odaya defn edildiler. Hazret-i Ebû Bekrle hazret-i Ömer (radıyallahü teâlâ anhümâ) de, bu türbe içinde defn edildiler. İmam-ı Süyuti diyor ki:

İmâm-ı Ahmed ve Hâkim, Hz. Âişe'den haber veriyorlar ki: (Odama girer, elbisemi çıkarırdım. Çünkü, kabirlerde babam ve zevcim vardı. Hz. Ömer de defnedildikten sonra, odama girince, elbiselerimi çıkarmaz oldum. Çünkü, o yabancı idi. Ondan hayâ ederdim).

Kaynaklar:

(1) İmam-ı Süyuti, Kabir Alemi (Şerh-us-sudûr), Kahraman Yayınları, 1992; s. 334.
(2) Muhammed bin Alevi el-Maliki, Mefahim, Ege Basım, İst. 2007, s. 149. (Buradaki dipnotta diyor ki: Mecmau'z-Zevaid (7/26) Ahmed bin Hanbel'den rivayet edildiğini, Hafız Heysemî'nin ravilerinin güvenilir olduğunu söylediğini aktarır. Aynı zamanda Hakim Müstedrek'te (4/47) rivayet etmiş ve Buhari ve Müslim'in şartlarına göre sahihtir demiştir. Zehebi ona herhangi bir itirazda bulunmamıştır.)

Âişe (radıyallahü anhâ), Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) mescidinde, kabrinin etrafındaki evlerin birinde çivi ve başka şeylerin çakılmasından mütevellid bir gürültü duyunca; “Resûlullahı (sallallahü aleyhi ve sellem) rahatsız etmeyin” diye haber gönderirdi.

Kaynaklar:
(1) İmâm-ı Sübkî, Şifâüs-sikâm fî ziyâreti hayr-il-enâm.
(2) İmam-ı Kastalânî, Mevahibu Ledunniye, Hisar Yayınevi, İst., c.2, s. 477.

Hz. Âişe radıyallahü anhâ kardeşi Abdurrahman bin Ebu Bekr'in kabrini Mekke'de ziyaret edince, seslenip ona "O zaman [ölürken] senin yanında olsaydım, seni ziyaret etmezdim" dedi.

Kaynaklar:
(1) Mevlânâ Muhammed Fadlurresul, Tashih'ül Mesail, Berekât Yay., İst, 1976, s. 124-125.
(2) Sünen-i Tirmizi Tercümesi, c. 1, s. 276, Hadis no: 1055, Konya Kitapçılık, Konya, 2004.

İbni Ebi Şeybe ve Ebu Davud'un rivayet ettiklerine göre Hz. Âişe buyurdu ki: Habeş pâdişâhı Necâşî îmana geldi. Kabri üzerinde her zaman nûr parladığını çok kimseden işittim.

Kaynaklar:
(1) İmam-ı Süyuti, Kabir Alemi (Şerh-us-sudûr), Kahraman Yayınları, 1992; s. 262.
(2) Muhammed bin Alevi el-Maliki, Mefahim, Ege Basım, İst. 2007; s. 291. (Burada diyor ki: Bu rivayet, Muhammed bin Abdülvehhab'ın Ahkamu Temenni'l-Mevt kitabının "fıkıh cildi" 2. kısmında da yazılıdır!)

Hazırlayan: Murat Yazıcı

Son değişiklik: 26 Aralık 2009

1 Mayıs 2008 Perşembe

Vehhabîlerin Mekke ve Medine'yi Yağmalaması

Mehmet Şevket Eygi Bey şu bilgileri veriyor: 

"TUNUS Üniversitesi’nde siyası ilimler profesörü, düşünür Hamadî Redissi “Necid Sözleşmesi yahut bir İslâm fırkası nasıl İslâm’ın yerine geçti?” isminde Fransızca bir kitap yayınlamış. (Le Seuil Yayınevi, 329 sayfa) Bu kitabın tanıtımını oumma.com’da okudum. Okuyucularıma oradan naklederek bazı özet bilgiler vermek istiyorum. Vehhabilik uzun müddet bir fırka, hattâ asıl İslâm’dan sapmış bir dalalet olarak görülmüş (Vehhabiler 19’uncu asırda İslâm’ın kutsal şehri Mekke’yi tahrip etmişlerdi). İşte bu fırka yavaş yavaş petro-dolarlar sayesinde, İslâm’ın aslına uygun doğru yorumu ve uygulanması olarak kendini kabul ettirmiştir. Hamadî Redissi fikirlerini, lafları gevelemeden açıklayan bir kimse. 19’uncu asırda Mekke’yi zaptederler, kutsal bölgedeki Hazret-i Hatice’nin türbesini, Mualla Kabristanı’ndaki diğer İslâm büyüklerinin türbe ve mezarlarını tahrip ederler, Medine’de de Asr-ı Saadet’ten kalan türbeleri ve mezarları yıkıp düzlerler. Peygamberin, Yeşil Kubbe altındaki kabrindeki kıymetli eşyayı yağmalarlar, Peygamberin türbesini ve kabrini yıkamazlar. Suudî Arabistan’ın kurucusu Suud, hacıların asırlardan beri türbeye getirmiş oldukları kıymetli taşları, bilezikleri, gerdanlıkları ve diğer değerli eşyayı yağmalar, bu eşyaları 60 deve ile taşıtır. Hamadî Redissi, Necid Sözleşmesi kitabında ‘Nasıl olur da böyle savaşçı ve yağmacı bir fırka, kutsal mekânları ve makamları tahrip etmiş olmasına rağmen, zulm ve gadretmiş olduğu Ehl-i Sünnet Müslümanları tarafından temize çıkarılmıştır.’ diye sorar." 

Kaynak: Mehmet Şevket Eygi, Milli Gazete, 27.04.2008 

Vehhabiliğe reddiye mahıyetinde faydalı bir eser olan "Müslümana Nasihat" kitabının sonunda, Eyyüb Sabri Paşa'nın Mir'at-ül-Haremeyn kitabından yapılan iktibasta diyor ki: 

"Sü’ûd bin Abdül’azîz, Mekkeye ve Medîneye hücûm etdiği zaman Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” türbesinden başka, Eshâb-ı kirâmın ve Ehl-i beytin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ve Evliyânın ve Şehîdlerin “rıdvânullahi aleyhim ecma’în” türbelerinin hepsini yıkdılar. Kabrleri, belirsiz hâle getirdiler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin mubârek türbesini de yıkmağa başladılar ise de, eline kazma alanın aklına veyâ bedenine sakatlık geldiğinden bu cinâyeti işleyemediler." 

Bu bilgiler, Tunuslu profesörün verdiği bilgilerle uyumludur. 

Richard Burton isimli İngiliz asıllı bir yazar 1853 senesinde basılan "A Pilgrimage to Al-Madinah and Meccah" isimli ve Hicaz'a yaptığı geziyi anlatan eserinde şunları yazmış: 

During the siege of Al-Madinah by the Wahhabis, the principal people seized and divided amongst themselves the treasures of the tomb, which must have been considerable. When the town surrendered, Sa’ud, accompanied by his principal officers, entered the Hujrah, but, terrified by dreams, he did not penetrate behind the curtain, or attempt to see the tomb. He plundered, however, the treasures in the passage, the “Kaukab al-Durri” (or pearl star), and the ornaments sent as presents from every part of Al-Islam. Part of these he sold, it is said, for 150,000 Riyals (dollars), to Ghalib, Sharif of Meccah, and the rest he carried with him to Daraiyah, his capital. An accident prevented any further desecration of the building. The greedy Wahhabis, allured by the appearance of the golden or gilt globes and crescents surmounting the green dome, attempted to throw down the latter. Two of their number, it is said, were killed by falling from the slippery roof and the rest, struck by superstitious fears, abandoned the work of destruction. They injured, however, the prosperity of the place by taxing the inhabitants, by interrupting the annual remittances, and by forbidding visitors to approach the tomb. They are spoken of with abhorrence by the people, who quote a peculiarly bad trait in their characters, namely, that in return for any small religious assistance of prayer or recitation, they were in the habit of giving a few grains of gunpowder, or something equally valuable, instead of “stone-dollars.” (Chapter 17) 

Kaynak: http://ebooks.adelaide.edu.au/b/burton/richard/b97p/ 

Doç. Dr. Mehmet Ali Büyükkara da şöyle yazmış: 

“[1805’de Medine’yi ele geçirdiler ve] Başta Baki kabristanındakiler olmak üzere şehirdeki türbeler ve mazar taşları yıkıldı. Hz. Peygamber’in türbesindeki tezyinat yağmalandı, değerli eşyalar gasp edildi.” 

Kaynak: Doç. Dr. M. Ali Büyükkara, İhvan'dan Cüheyman'a Suudi Arabistan ve Vehhabilik, Rağbet Yayınları, İstanbul, 2004; s. 33. 

Prof. Dr. E. Artun şu bilgileri veriyor: 

"Vehhabiler, pek çok sünni ve şii ulemayı, halktan binlerce kişiyi kılıçtan geçirdiler. Kuran ve Hadisler dışındaki kaynakları bidat kabul ettikleri için dini, tarihi ve edebi eserleri parçaladılar, İslam büyüklerinin ve ashabın mezarlarını yıktılar. ... Kerbela, Taif, Mekke, Medine ve Hicaz’ı alıp yağmaladılar. (...) II. Mahmut 1810’da Kavalalı Mehmet Ali Paşa’yı isyanı bastırmak üzere Mısır’a vali olarak yolladı. Mehmet Ali Paşa oğulları, Ahmet Tosun Paşa, Kâmil İsmail Paşa ve İbrahim Paşalarla 1813’te isyanı bastırdı. Vehhabiler’in komutanı Suud oğlu Abdullah ve etrafındakiler yakalanarak İstanbul’a gönderildi. İsyancılar İstanbul’da idam edildi."

http://turkoloji.cu.edu.tr/HALK%20EDEBIYATI/10.php 

Kaynak: Prof. Dr. Erman Artun, 19. Yüzyıl Osmanlı Dönemi Ortadoğu’nun Sosyal Tarihine Bir Kaynak : Aşık Esrari’nin Vehhabi Destanı. (Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.) 

Hicaz 1813'te kurtarılmış, Vehhabilerin başkenti Dir'iye de 1818'de ele geçirilerek, I. Suud Devleti'ne son verilmişti. Hanefi mezhebinde en meşhur ve muteber fıkıh kitablarından olan Redd-ül-Muhtar'da buyruluyor ki: 

"Vehhabilik Necd çöllerinde meydana çıkıp Harameyni (Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere'yi) almışlardır...Kendilerinin Müslüman olduğuna inanıp, kendilerine muhâlif olanların müşrik olduğuna inanmaktadırlar. Bundan dolayı Ehl-i sünneti ve Ehl-i sünnet âlimlerinin öldürülmesini mubah görürler. 1233 [m. 1818] senesinde Ehl-i sünnet ordusu Allah Teâlâ'nın lütfuyla onlara üstün gelip kahru perişan etmiştir." 

Kaynak: İbni Abidin, Redd-ül-Muhtar, Tercüme: Ahmed Davudoğlu. Şamil Yayınevi, İstanbul; c.9, s.96. 

Nimet-i İslam herkes tarafından bilinen, en muteber ilmihal kitaplarından biridir. Bu kitapta Vehhabilerle evlenmenin caiz olmadığı bildiriliyor. Şirk sebebiyle muharremattan olanlar bahsinde bâtıniyye ile evlenmenin haram olduğu bildirildikten sonra, 1 numaralı dipnotta deniyor ki: 

"Bâtınıyye ki, onlara Talimiyye ve İsmailiyye ve İbahiyye dahi denir. Son asırlarda onlar Vehhabiyye ismini almışlardır ve din kisvesi içre, öteden beri dinsiz oldukları halde ehl-i dine ihanet edegelmişlerdir." 

Kaynak: Mehmed Zihni Efendi, Nimet-i İslam, Salah Bilici Kitabevi, İstanbul; s.627. 

Hazırlayan: Murat Yazıcı

30 Nisan 2008 Çarşamba

Allahü Teâlâ'ya mekân isnadı

Dr. Ebubekir Sifil

Soru:

"Yukarda Allah var" tarzı sözler halk arasında çok yaygın. Bu gibi sözler insanları küfre götürür mü?

Cevap:

Allah Teala'ya mekân isnadı anlamına gelen bu türlü sözlerin itikadî bakımdan çok tehlikeli olduğunu bilmemiz gerekir. Evet belki mekân isnadı niyet ve iradesiyle söylenmiyor, belki sadece ağız alışkanlığı ve bu yönüyle mazur görülebilir bir "masumiyet" telakkisiyle karşılanabileceğini düşünenler çıkabilir. Ancak Allah Teala hakkında "tenzih akidesi"yle bağdaşmayan her türlü düşünce, tasavvur ve sözü dilimizden de kalbimizden de uzak tutmak zorundayız. Bu türlü sözlerin dilimizde yer etmesi demek, bir süre sonra tasavvurumuzu da etkilemesi demektir. Yani bu türlü sözleri söyleye söyleye bir süre sonra Allah Teala'nın "yukarıda" olduğu gibi bir telakkiye kapılmak mümkün olabilir. Allah Teala'ya bir yön ve mekân isnadı ise O'nun cisimlere mahsus özelliklerle tavsifi demektir. Oysa Allah Teala bundan yüce ve münezzehtir.

Bu soruyu vesile edinerek İmam Ebû Hanîfe'nin hayli istismar edilen bir ifadesi üzerinde durmak istiyorum. İmam, el-Fıkhu'l-Ebsat'ta şöyle diyor: "Rabbimin gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum diyen kimse kâfir olur. Aynı şekilde, "Allah Teala Arş'ın üzerindedir; Arş'ın gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum" diyenin durumu da böyledir."

Bu sözlere sarılarak İmam Ebû Hanîfe'nin, Allah Teala'nın –haşa– gökte olduğunu söylediğini ileri sürmek doğru değildir. Zira burada İmam, Allah Teala'nın gökte veya yerde olduğunu söylemekle O'na bir mekân isnad edilmiş olacağını vurgulamaktadır. Buradaki tekfirin anlamı budur.

Nitekim İmam Ebû C'afer et-Tahâvî'nin naklettiği "Akîde"de şöyle denmektedir: "Allah, varlığı için birtakım sınır ve son noktalar bulunmasından, erkân, aza ve edevattan yüce ve beridir. Mahlukatı ihata eden altı yön O'nu ihata edemez."

Mezhebin üç büyük imamının itikadî çizgisini yansıtan el-Akîdetu't-Tahâviyye'nin matbu şerhleri arasında İbn Ebi'l-İzz'e ait olanı, bu ifadeyi şöyle açar: Allah Teala mahlukatından ayrı[1] bir varlığa sahiptir ve bu anlamda Allah Teala için bir sınır tayin etmemek O'nun varlığını nefyetmek olur."[2] Hayli yaygın olmasına rağmen bu şerhin "aykırı" tarzı burada da kendisini göstermektedir.

Buna mukabil mesela Abdülganî el-Guneymî el-Meydânî'nin izahı şöyledir: "Allah Teala'yı altı yön ihata edemez. Zira Allah Teala o altı yönü yaratmadan önce de var idi ve O, önceden nasıl idiyse şimdi de öyledir. Diğer varlıklar ise böyle değildir…"[3]

Hasan Kâfî el-Akhisârî de şu izahı yapar: "Çünkü altı yön muhdestir ve altı yön tarafından ihata edilmiş olmak, muhdes alemin özelliklerindendir. Allah Teala ise kadimdir. O var iken ne mekân, ne zaman, ne üst, ne alt, ne de başka birşey vardı! Altı yönün sair mahlukatı ihata etmesi gibi herhangi bir şey O'nu içine alamaz, ihata edemez. Bilakis ilmi, kudreti, kahrı ve saltanatı ile O her şeyi ihata eder; gökte ve yerde O'nun ilminden zerre miktarı bir şey bile gizli kalmaz.."[4]


[1] Buradaki "ayrı" kelimesi "farklı" anlamında değil, "munfasıl, mahlukata bitişik olmayan" anlamındadır.

[2] Bkz. İbn Ebi'l-İzz, Şerhu'l-Akîdeti't-Tahâviyye, 219.

[3] el-Meydânî, Şerhu'l-Akîdeti't-Tahâviyye, 75.

[4] Hasan Kâfî el-Akhisârî el-Bosnevî, Nûru'l-Yakîn fî Usûli'd-Dîn, 157.


Bir önceki yazıdan devam:

Boşlukta bir yer tutmak, belli bir yönde bulunmak, belli bir özgül ağırlığı, sınırları, uzuvları bulunmak … gibi mahlukata/cisimlere mahsus özelliklerin Allah Teala'ya izafesinden sakınılması gerektiği konusunda sadece İmam Ebû Hanîfe değil, diğer büyük imamlar da hassas davranmışlardır. Bir önceki yazıda naklettiğim gibi, "Allah Teala mahlukatından ayrı bir varlığa sahiptir ve bu anlamda Allah Teala için bir sınır tayin etmemek O'nun varlığını nefyetmek olur" diyen İbn Ebi'l-İzz ve aynı çizgideki "Selefîler"in aksine, dört mezhep imamından nakledeceğim ifadeler, bu meselede teşbih ve tecsimden şiddetle kaçınılması gerektiğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

İmam Ebû Hanîfe'nin tavrını bir önceki yazıda kısmen yansıtmaya çalışmıştım. Allah Teala'nın Arş'a istivası meselesindeki tavrı da aynı paraleldedir: "Allah Teala, kendisi için bir ihtiyaç ve (Arş'ın üzerine) istikrar (yerleşme, mekân tutma) olmaksızın Arş'a istiva etmiştir. O, Arş'ı da diğer mahlukatı da korumaktadır. Eğer (Arş'a ve bir yerde yerleşip mekân tutmaya) muhtaç olsaydı, tıpkı mahluklar gibi alemi yoktan var etmeye ve idareye muktedir olamazdı. (Bir mekânda) oturmaya ve karar kılmaya muhtaç olsaydı, Arş'ı yaratmadan önce Allah Teala nerede idi? Yüce Allah bundan münezzehtir."[1]

İmam Mâlik de Allah Teala'nın varlığı için yukarıda zikredilen hususların söz konusu edilemeyeceğini belirtir ve "Sınır tayinine gitmeksizin ve teşbihe düşmeksizin" diyerek genel ilkeyi çizer.[2]

İmam eş-Şâfi'î, kendisine nisbet edilen el-Fıkhu'l-Ekber isimli eserde[3] şöyle der: "Eğer "Allah Teala, "Rahman Arş'a istiva etmiştir" buyurmuştur" denirse şöyle cevap verilir:

"Bu (türlü) ayetler bunlara ve benzerlerine, ilimde derinleşmek arzusunda olmayan kimseleri cevap vermede şaşkınlığa sürükleyen müteşabihattandır. Yani bu kimseler bu türlü ayetleri olduğu gibi kabul edip, araştırma yapmamalı ve bunlar üzerinde konuşmamalıdır. Çünkü kişi ilimde rüsuh (derin kavrayış) sahibi olmadığı zaman şüpheye ve vartaya düşmemekten emin olamaz. Onun, Allah Teala'nın sıfatları hakkında, zikrettiğimiz gibi inanması gerekir. Allah Teala'yı hiçbir mekân ihata edemez. O'nun üzerinden zaman geçmez. O, hudut ve son noktalara sahip olmaktan münezzehtir; mekân ve yönlerden müstağnidir. "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur." (42/eş-Şûrâ, 11)[4]

İmam Ahmed b. Hanbel'in görüşü de diğerlerinden farklı değildir. el-Hallâl, onun şöyle dediğini nakletmiştir: "Allah Teala Arş'a, kendisi için bir sınır söz konusu olmaksızın, sıfatsız (keyfiyetsiz) olarak, vasfedilmeyecek bir tarzda, dilediği gibi ve dilediği şekilde istiva etmiştir."[5]

Elbette konu hakkında imamlardan yapılabilecek nakiller bunlardan ibaret değildir. İlgili çalışmalarda detaylı bilgi mevcuttur.[6]

[1] İmam Ebû Hanîfe, el-Vasıyye, 73.

[2] Ebû Bekr b. el-Arabî, Ahkâmu'l-Kur'ân, IV, 1740.

[3] Bkz. Keşfu'z-Zünûn, II, 1288. Kâtip Çelebi, belirttiğim yerde bu eserin İmam eş-Şâfi'î'ye nisbetindeki şüpheye dikkat çeker. Ancak Fuad Sezgin hoca Târîhu't-Turâs'da (I, 491) Ezher kütüphanesinde bu eserin hicrî 292 yılında istinsah edilmiş bir nüshasının bulunduğunu belirtir ve şöyle der: "Eğer bu tarih doğru ise, söz konusu kitabın eş-Şâfi'î'ye nisbetindeki şüphe ortadan kalkar."

[4] İmam eş-Şâfi'î, el-Fıkhu'l-Ekber, 17.

[5] Bunu el-Kevserî, el-Hallâl'ın es-Sünne'sinden nakletmiştir. Bkz. İbnu'l-Cevzî'nin Def'u Şübehi't-Teşbîh'i, 28 (1 nolu dpnt).

[6] Örnek olarak bkz. Ebubekir Sifil, Çağdaş Dünyada İslamî Duruş, 144 vd.

Kaynak: Milli Gazete, 7-8 Ocak 2006

"Cariye hadisi" üzerine

Dr. Ebubekir Sifil

Soru: "... O halde onu âzad etmeyeyim mi?" dedim. "Bana bir getir hele!'' dedi. Ben de câriyeyi ona getirdim. Ona: "Allah nerde?" diye sordu. Cariye: "Semâda!" diye cevap verdi. Bu sefer: "Ben kimim?" diye sordu. O da: "Sen Resûlullah'sın!'' diye cevap verdi. Bunun üzerine aleyhissalatu vesselam: "Onu âzad et, çünkü mü'mine'dir" buyurdu." Müslim, Mesâcid 33, (537); Ebu Dâvud, Salât 171, (930, 931 ); Nesâî, Sehv 20, (3, 14-1 8).

"Yukarısı bir hadisin son kısmıdır, kaynağıyla beraber görüyorsunuz. Ehl-i Sünnet itikadında Allah'a mekân isnadı caiz değildir, Allah semada demek küfürdür değil mi? Peki Resulullah efendimiz s.a.s "Allah semada" diyen kadına neden bir şey dememiş ve onu mümine diye nitelendirmiştir?

Cevap: Başta Sahabe olmak üzere "Ehl-i Sünnet-i hassa" dediğimiz Selef ulemasının tavrı, müteşabih ayet ve hadislere varit oldukları gibi iman ve anlamlarını Allah Teala'ya havale etmek şeklindedir ve aslolan budur. "Ehl-i Sünnet-i amme" dediğimiz müteahhirun ise, yakin seviyesindeki azalma ve muhtelif cereyanlar sebebiyle imanî meselelerde şüphelerin artması gibi sebepler dolayısıyla bu türlü ayet ve hadisleri muhkem nasslar doğrultusunda ve sahih Arap dilinin ölçüleri içinde tevil etmiştir.

İbn Teymiyye ile başlayan ve kendisine "Selefî" diyen cereyan, müteşabih ayet ve hadislerin anlaşılması konusunda daha farklı bir yol izler ve şöyle der: Bu türlü ayet ve hadislerin anlamı malumdur; ancak "keyfiyeti" bizce bilinmez. Kur'an'da ve hadislerde Allah Teala'nın elinden, yüzünden, inmesinden... bahsedildiğine göre bunların "hakiki anlamda" mevcudiyetine inanır, "nasıl"lığı sorusunu ise, "O'nun uluhiyet, azamet ve şanına layık bir şekilde" diye cevaplarız.

Allah Teala'ya mekân izafesi problemi de bu bağlamda önemli bir yer işgal etmektedir. Gerek yukarıda bir varyantı verilen rivayetten, gerekse "Arş'a istiva" vs. ilgili diğer ayet ve hadislerden hareketle Selefî ekol, Allah Teala'nın (Arş, sema vb.) belli bir mekânda ve dolayısıyla (uluvv/yükseklik, yukarıdalık gibi) belli bir "yönde" bulunduğunu söyler. Bu bağlamda genel muhtevalı eserler yanında İbn Teymiyye'nin "Kitâbu'l-Arş"ı, İbn Kudâme'nin "İsbâtu Sıfeti'l-Uluvv"u ve ez-Zehebî'nin "el-Uluvv li'l-Aliyyi'l-Azîm"i gibi monografiler de mevcuttur.

Allah Teala'ya mekân izafesi, tabiatı gereği müstakil bir mesele olmayıp, beraberinde başka problemleri de getiren son derece temel bir tartışmadır. Arş'ı da, semayı da, diğer mekânları da yaratan Allah Teala olduğuna ve O'nun istivasının "mekân tutmak" anlamına geldiği iddia edildiğine göre, İmam Ebû Hanîfe'nin de dile getirdiği "Allah Teala bu mekânları yaratmadan önce neredeydi?" sorusuna İbn Teymiyye'nin bulduğu cevap, "Arş'ın nev'î kıdemi"dir. Bu, şu demektir: Allah Teala ezelden beri üzerine istiva ettiği Arşlar yaratmaktadır. Yenisini yarattığında bir öncekini yok etmektedir ve bu, ezelden beri böyle devam edegelmektedir. Bu izah tarzının ne kadar problemli olduğu ise açıktır. Zira Allah Teala dışında varlığı ezelî olan bir başka varlık tasavvur edildiğinde, zorunlu olarak o varlığın mevcudiyetinin bir yaratıcının varlığına mütevakkıf bulunmadığını, varlığının zorunlu ("vâcibu'l-vücud") olduğunu söylemiş olursunuz. Bunun ne anlama geldiği ise açıktır...

Bu, meselenin sadece bir yönüdür. Bunun dışında, muzaf mekânın Allah Teala'nın zatını ihata etmesi ya da O'nun azametiyle mütenasip bir azamette olması, "havadis"in (varlığı sonradan olan varlık ve olayların) Allah Teala'ya hululü... gibi meseleler de kaçınılmaz olarak yukarıdaki bakış açısının doğurduğu problemler olarak gündeme gelmiş ve tartışılmıştır.

Benim görebildiğim şudur: Selefî ekol sanki bu meselede yaklaşımının temeline haber-i vahid türü rivayetleri koymuş, muhkem nassları onlar doğrultusunda anlamayı tercih etmiştir. Oysa önemli bir kısmı rivayet tekniği açısından problemli olan bu rivayetlerin titiz bir ayıklamaya tabi tutulması ve sahih olanların muhkem nasslar doğrultusunda anlaşılması gerektiği açıktır.

Hanefî Usulü'nde mukarrer olan "Kur'an'a haber-i vahid ile ziyadenin mümkün olmadığı" ilkesinin önemi de bu noktada ortaya çıkmaktadır. Meselenin temeline tenzih ayetlerinin yerleştirilmesi ve diğer ayet ve hadislerin bu doğrultuda anlaşılması en sağlam yoldur.

"O'nun benzeri hiçbir şey yoktur" ayeti (42/eş-Şûrâ, 11), Allah Teala ile mahlukat arasındaki ontolojik farklılığı dile getiren muhkem bir nass olarak meselenin temelini teşkil etmektedir.

Bunun yanı sıra, "De ki: "Göklerde ve yerde olanlar kimindir?" De ki: "Allah'ındır" (6/el-En'âm, 12) ve "Göklerde ve yerde bulunan herkes Rahman'a kul olarak gelecektir" (19/Meryem, 93) ayetleri, mekânın ve barındırdığı her şeyin; "Gecede ve gündüzde barınan her şey O'nundur" (6/el-En'âm, 13) ayeti de zamanın barındırdığı her şeyin Allah Teala'nın mülkü olduğunu açık biçimde ifade etmektedir.

"O'dur ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş'a istiva etti. Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, ona çıkanı bilir. Nerede olsanız O sizinle beraberdir..." (57/el-Hadîd, 4) ayeti de konumuz bakımından son derece ilgi çekicidir. Zira burada Allah Teala'nın Arş'ı istivası ile "maiyyet" (kullarla birliktelik) bir arada zikredilmiştir. Neden buradaki "maiyyet"i, "ilmi ile kulların yanında olmak, onların her yaptığını görmek, işitmek, bilmek..." diye tevil etmek doğru ve gereklidir de, "istiva"yı "hükümranlığı altına almak" vb. bir şekilde tevil etmek yanlıştır?

Soruda metninin bir kısmı verilen ve literatüre "Eynellah hadisi" veya "cariye hadisi" olarak geçen rivayete dayanarak bir kısım Selefîler işi şu noktaya kadar vardırmıştır: Bir kimsenin mü'min olup olmadığını öğrenmenin yolu, ona "Allah nerededir?" diye sormaktır. Çünkü Efendimiz (s.a.v), rivayette geçen cariyenin mü'min olup olmadığını tahkik etmek için ona böyle sormuştur. Bu sorunun muhatabı olan kişi eğer "Allah göktedir" derse, mü'min olduğuna hükmedilir. Çünkü cariye Allah Teala'nın gökte olduğunu söylemiş, Efendimiz (s.a.v) de bu cevap üzerine –kendisinin kim olduğu sorusuna da doğru cevabı aldıktan sonra– onun mü'min olduğunu söylemiştir.

Bu "tak'îd"in (kaideleştirme) ne kadar sağlıklı olduğunu görmek için bahse konu hadisin durumunu yakından incelemek gerekir. Bunun için hoşgörünüze sığınarak bazı teknik ayrıntılara girmek durumundayım.

Söz konusu hadisin muhtelif Hadis kaynaklarında nakledilen varyantları bir araya getirildiğinde şöyle bir arka planla karşılaşıyoruz: Sahabe'den birisinin, koyunlarını güden bir cariyesi vardır. Koyunlardan birisini kurda kaptırınca kızıp kendisine bir tokat atan sahabî, bilahare Efendimiz (s.a.v)'e gelerek durumu anlatır ve daha önceden bir mü'min cariye azad etme adağı bulunduğunu söyleyerek söz konusu cariyeyi azad etmesi halinde nezrini yerine getirmiş olup olmayacağını sorar. Efendimiz (s.a.v) de cariyeyi kendisine getirmesini söyler. Cariye geldiğinde Efendimiz (s.a.v), mü'min olup olmadığını öğrenmek için kendisine bazı sorular sorar. –Meselenin püf noktası burasıdır.–

Rivayetin bazı varyantlarında Efendimiz (s.a.v)'in cariyeye, "Allah nerededir?" diye sorduğu nakledilmektedir. Cariye bu soruya "Allah göktedir" diye cevap verir. Ardından gelen "Ben kimim?" sorusuna, "Sen Allah'ın Resulüsün" cevabını alınca, efendisine dönerek, "Onu azat edebilirsin; zira mü'mindir" buyurur. (Müslim, "Mesâcid", 33; Ebû Dâvûd, "Salât", 166; en-Nesâî, "Sehv", 20; "el-Muvatta", "Itk", 6; Ahmed b. Hanbel, V, 447-9; İbn Ebî Şeybe, "el-Musannef", VII, 215.)

Bu rivayeti mahrecinden, yani olayın kahramanı sahabî Mu'âviye b. el-Hakem es-Sülemî (r.a)'den nakleden kişi Atâ b. Yesâr'dır. Ancak aynı ravinin, aynı olayı "Allah nerededir?" sorusunun yer almadığı değişik bir lafızla naklettiğini görüyoruz. Buna göre Efendimiz (s.a.v), "Semada kim var?" diye sorarcasına elini yukarıya kaldırarak işaret buyurmuştur. (ez-Zehebî, "el-Uluvv li'l-Aliyyi'l-Azîm", I, 254.)

Yine Atâ b. Yesâr'dan aynı rivayet şu lafızla da rivayet edilmiştir: "Cariyeye "Allah'tan başka ilah olmadığına şahitlik eder misin?" diye sordu. Cariye "Evet" dedi. "Muhammed'in Allah'ın kulu ve Resulü olduğuna şahitlik eder misin?" diye sordu. Cariye "Evet" dedi..." (Abdürrezzâk, "el-Musannef", IX, 175;)

Aynı lafız, Ubeydullah b. Abdillah b. Utbe b. Mes'ûd isimli tabiî tarafından, "Ensar'dan bir adamdan" nakledilmiştir. (Ebû Dâvûd, "Eymân", 16; "el-Muvatta", "Itk", 6; Abdürrezzâk, a.g.e., a.y.; Ahmed b. Hanbel, III, 452.)

Her ne kadar bu haliyle zahiren mürsel ise de, bu varyant, mezkûr Ubeydullah'ın Ebû Hureyre (r.a)'den rivayeti olarak muttasıl bir senetle de nakledilmiştir. (Bkz. İbn Abdilberr, "et-Temhîd", IX, 114-5.)

Bu muttasıl senet Ahmed b. Hanbel (II, 291) ve Ebû Dâvûd ("Eymân", 16) tarafından zikredilmiş, ancak metinde Efendimiz (s.a.v)'in cariyeye "Allah nerededir?" diye sorması üzerine cariyenin eliyle yukarıyı işaret ettiği zikredilmiştir. (Ayrıca bkz. Abdürrezzâk, IX, 176; İbn Huzeyme, "Kitâbu't-Tevhîd", 123; el-Beyhakî, "es-Sünenu'l-Kübrâ", VII, 388; ez-Zehebî, a.g.e., I, 260)

Bir diğer varyantta Efendimiz (s.a.v) cariyeye, "Rabbin kim?" diye sormuş, cariye eliyle yukarıyı işaret etmiştir. (İbn Huzeyme, a.g.e., a.y.)

Bir başka varyantta cariye Efendimiz (s.a.v)'in sorularına sadece işaretle cevap vermiştir. Buna göre Efendimiz (s.a.v) "Allah nerededir?" diye sormuş, cariye eliyle yukarıyı işaret etmiş, "Ben kimim?" sorusuna cevaben de cariye, "Sen Allah'ın Resulüsün" anlamında eliyle önce Efendimiz (s.a.v)'i, sonra da yukarıyı işaret etmiştir. (Ebû Dâvûd, "Eymân", 16; Ahmed b. Hanbel, II, 291)

Bütün bu varyantlar bir noktayı açık biçimde göstermektedir: "Eynellah hadisi" veya "cariye hadisi" diye bilinen bu rivayet kesinlikle mana ile aktarılmıştır. Bir diğer deyişle, Efendimiz (s.a.v) ile cariye arasında geçen konuşmanın, raviler tarafından kendi anladıkları lafızlarla aktarılması sonucunda, teknik tabiriyle "ızdırab" dediğimiz durum ortaya çıkmıştır ki, ehlince malum olduğu üzere, senedi sahih de olsa herhangi bir rivayetin metninde bulunan bu tür bir "uyuşmazlık", hadisi sıhhat derecesinden zaaf derecesine düşürür.

Bir an için bu gerçekten sarf-ı nazar edelim ve yukarıda verdiğim arka planını da dikkate alarak söz konusu hadise yakından bakalım: Bu hadiste Efendimiz (s.a.v)'in cariyeye sorduğu sorunun, onun mü'min mi yoksa putperest mi olduğunu ortaya çıkarmaya yönelik olduğu açıktır. Cariyenin, soruya verdiği cevaptan putperest olmadığı ve bir "Allah inancına" sahip olduğu anlaşılmaktadır. "Allah nerede", "Rabbin kim" "Semada kim var"... gibi sorulara kadının verdiği cevap, ya da eliyle yaptığı işaret, herhangi bir puta değil, "Yüce bir Yaratıcı'ya" inandığını ima eder tarzdadır ki, bilgi ve kültür seviyesi düşük bir insanın putperest olmadığını anlamak için bu türlü cevaplarla yetinmek yanlış değildir.

Bir önceki yazıda, Mu'âviye b. el-Hakem (r.a)'den Atâ b. Yesâr kanalıyla nakledilen rivayetin "muzdarib" olduğunu, mana ile rivayet edildiğini, dolayısıyla ihticaca (delil olarak kullanılmaya) elverişli olmadığını ortaya koymaya çalışmıştım. Zikrettiğim hususlardan, mü'min olup olmadığını tesbit için kendisine getirilen cariyeye Efendimiz (s.a.v)'in ne sorduğunu, tek başına o rivayeti veya onun varyantlarından sadece birisini esas alarak ortaya çıkarmak mümkün görünmemektedir. Öyleyse yapılması gereken şey, böyle durumlarda Efendimiz (s.a.v)'in, kendisine getirilen kişiye mü'min olup olmadığını tesbit için ne sorduğunu, benzer vakaları araştırarak tesbit etmektir.

Sahabe'den eş-Şerîd b. Süveyd (r.a)'den nakledilen rivayet bu konuda bize yol gösterici mahiyettedir. Ahmed b. Hanbel (IV, 222, 388-9) ve İbn Hibbân'ın (I, 419) rivayet ettiğine göre eş-Şerîd b., Süveyd (r.a), Efendimiz (s.a.v)'e gelerek, annesinin mü'min bir cariyeyi özgürlüğüne kavuşturmasını vasiyet ettiğini, kendisinin de siyahi bir cariyesi bulunduğunu söyler ve onu azat etmekle bu vasiyeti yerine getirmiş olup olmayacağını sorar. Efendimiz (s.a.v) cariyeyi kendisine getirmesini söyler. Cariye gelince Efendimiz (s.a.v), "Rabbin kim?" diye sorar. Cariye "Allah" der. Ardından "Ben kimim?" diye sorar. Cariye "Allah'ın Resulü'sün" diye cevap verir. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v), cariyeyi getiren sahabîye dönerek, "Onu azat edebilirsin, zira o mü'mindir" buyurur.

Bu rivayette zikredilen soruyu ed-Dârimî ("Nuzûr", 10), hemen aşağıda İbn Ebî Şeybe'den naklen zikredeceğim lafızla sevk etmiştir. Dolayısıyla eş-Şerîd (r.a) rivayetinin de mana ile rivayet edildiğini söylemek mümkündür.

Benzeri bir olay İbn Ebî Şeybe tarafından (VII, 215) rivayet edilmiştir. buna göre bir adam Efendimiz (s.a.v)'e gelerek annesinin mü'min bir köleyi azat borcu (adağı) olduğunu ve kendisinin de bir cariyesi bulunduğunu söyler. Efendimiz (s.a.v) cariyenin kendisine getirilmesini ister. Cariye gelince "Allah'tan başka ilah bulunmadığına ve benim de Allah'ın Resulü olduğuma şahitlik eder misin?" diye sorar. Cariye "Evet" deyince, sahabîye "Onu azat et" buyurur.

Yine benzeri bir olay el-Hâkim tarafından (III, 258) nakledilmiştir. Bu sefer Efendimiz (s.a.v)'e gelen bir kadındır ve yanında siyahî bir cariye vardır. Efendimiz (s.a.v), mü'min olup olmadığını öğrenmek için cariyeye şu soruları sorar: "Rabbin kim? Dinin ne? Ben kimim? Namaz kılıyor musun? Benim Allah katından getirdiklerimin hak olduğunu ikrar ediyor musun?" Cariyenin bütün bu sorulara olumlu cevap vermesi üzerine "Onu azat et" buyurur.

Ramazan hilalini gördüğünü söyleyen bir adamın mü'min olup olmadığını tesbit için Efendimiz (s.a.v) kendisine şöyle sormuştur: "Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in de O'nun kulu ve Resulü olduğuna şahitlik eder misin?" Adam "Evet" deyince oruca başlanmasını emir buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, "Sıyâm", 14; en-Nesâî, "Sıyâm", 8; et-Tirmizî, "Savm", 7; İbn Mâce, "Sıyâm", 6; Abdürrezzâk, VI, 35; İbnu'l-Cârûd, "el-Müntekâ", 157; el-Hâkim, I, 297, 424...)

Efendimiz (s.a.v), Yahudi bir anne-babanın çocuğu ölüm hastalığındayken yanına gitmiş ve kendisine "Allah'tan başka ilah bulunmadığına şahitlik eder misin?" diye sormuş, çocuk "Evet" deyince, "Muhammed'in de Allah'ın Resulü olduğuna şahitlik eder misin?" buyurmuş, çocuk yine "Evet" diye cevap vermişti. Bir süre sonra çocuk vefat ettiğinde Efendimiz (s.a.v) ve Sahabe onu yıkayıp defnettiler. (et-Taberânî, "el-Mu'cemu'l-Kebîr", VIII, 67. el-Heysemî, "Mecma'u'z-Zevâid"de (II, 323) isnadının hasen olduğunu söylemiştir.)

Keza başta el-Buhârî ve Müslim olmak üzere pek çok kaynakta zikredilen İbn Sayyâd kıssasında Efendimiz (s.a.v)'in, İbn Sayyâd'a, "Benim Allah'ın Resulü olduğuma şahitlik eder misin?" diye sorduğu nakledilmiştir.

Bu örnekler, Efendimiz (s.a.v)'in, karşısındaki kişinin mü'min olup olmadığını tesbit için kendisine "Allah nerededir?" diye sormak yerine, Allah Teala'nın birliğine ve kendisinin de O'nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik edip etmediğini sorduğunu göstermektedir. "Eynellah hadisi" veya "cariye hadisi" diye bilinen söz konusu rivayet dışında Efendimiz (s.a.v)'in, muhatabının mü'min olup olmadığını ortaya çıkarmak için kendisine "Allah nerededir?" diye sorduğunun nakledildiği bir başka rivayet bilmiyoruz.

Esasen "Allah inancı" gibi bütün hassasiyetlerin başını teşkil eden bir meselede muhtelif raviler ve kaynaklar tarafından birbirinden oldukça farklı lafızlarla aktarılan "muzdarib" bir rivayettense, muhtelif bağlamlarda varit olmuş yukarıdaki rivayetleri ve benzerlerini esas almak akla da, dinî hassasiyete de, Hadis tekniğine de en uygun olan yoldur.

Kaynak: Milli Gazete, 7, 10, 12 Ağustos 2004

27 Nisan 2008 Pazar

Vehhabilik Sinsice Yayılıyor

Tunuslu Profesörün önemli kitabı:
Vehhabilik İslâm Dünyasını fethediyor

Mehmet Şevket Eygi
27.04.2008


TUNUS Üniversitesi’nde siyası ilimler profesörü, düşünür Hamadî Redissi “Necid Sözleşmesi yahut bir İslâm fırkası nasıl İslâm’ın yerine geçti?” isminde Fransızca bir kitap yayınlamış. (Le Seuil Yayınevi, 329 sayfa) Bu kitabın tanıtımını oumma.com’da okudum. Okuyucularıma oradan naklederek bazı özet bilgiler vermek istiyorum.

“Vehhabilik uzun müddet bir fırka, hattâ asıl İslâm’dan sapmış bir dalalet olarak görülmüş (Vehhabiler 19’uncu asırda İslâm’ın kutsal şehri Mekke’yi tahrip etmişlerdi). İşte bu fırka yavaş yavaş petro-dolarlar sayesinde, İslâm’ın aslına uygun doğru yorumu ve uygulanması olarak kendini kabul ettirmiştir.

“Hamadî Redissi fikirlerini, lafları gevelemeden açıklayan bir kimse. 19’uncu asırda Mekke’yi zaptederler, kutsal bölgedeki Hazret-i Hatice’nin türbesini, Mualla Kabristanı’ndaki diğer İslâm büyüklerinin türbe ve mezarlarını tahrip ederler, Medine’de de Asr-ı Saadet’ten kalan türbeleri ve mezarları yıkıp düzlerler. Peygamberin, Yeşil Kubbe altındaki kabrindeki kıymetli eşyayı yağmalarlar, Peygamberin türbesini ve kabrini yıkamazlar.

“Suudî Arabistan’ın kurucusu Suud, hacıların asırlardan beri türbeye getirmiş oldukları kıymetli taşları, bilezikleri, gerdanlıkları ve diğer değerli eşyayı yağmalar, bu eşyaları 60 deve ile taşıtır. Hamadî Redissi, Necid Sözleşmesi kitabında ‘Nasıl olur da böyle savaşçı ve yağmacı bir fırka, kutsal mekânları ve makamları tahrip etmiş olmasına rağmen, zulm ve gadretmiş olduğu Ehl-i Sünnet Müslümanları tarafından temize çıkarılmıştır.’ diye sorar.”

Yazarın, Vehhabîlere ve Vehhabîliğe sıcak bakmadığı çok kolay anlaşılıyor. Bu kitap ucuz ve kolay şekilde yazılmış bir reddiye değildir. Hamadî Redissi senelerce kitap mütalaa etmiş, kaynakları karıştırmış, bilgi ve belge toplamıştır. Suudî Arabistan’a gitmiş, İngiliz, Alman, Amerikan belgelerine ulaşmıştır. Onun kitabına ad olarak koyduğu Necid Sözleşmesi, bu fırkanın dinî-teolojik kurucusu Muhammed ibn Abdülvehhab’ın (1703-1792), Necidli bir kabile reisi olan İbni Suud ile 1744-1745 yıllarında imzaladığı bir belgedir.

“İbni Abdülvehhab’ın amacı neydi? O Müslümanların İslâm’ı bozduklarını iddia ediyor, bozulmuş İslâm’ın yerine kendisinin gerçek İslâm’ı bildirdiği tezini ileri sürüyordu. Onun İslâm’ı radikal, mutaassıp, çok sert, püriten, sekter ve donmuş bir dindi. 1932’den itibaren Arap Yarımadasına bu mezhep hâkim olmuştur. İkinci Dünya Savaşından sonra petrol zenginliğinin verdiği imkânlarla geleneksel İslâmî anlayış ve meşreplerin aleyhine İslâm dünyasının fethine girişmişlerdir.

“Uzun bir müddet, Ehl-i Sünnet İslâmlığı, Vehhabiliği bir sapıklık olarak görmüş ve onunla çok sert şekilde mücadele etmiştir. Ancak ‘Bu bozuk fırka’ artık temize çıkarılmış ve İslâm dünyasının her yerinde benimsenmeye başlanmıştır.

“Suudî Arabistan, Arap dünyasındaki televizyonların ve internet sitelerinin, yazılı medyanın yüzde 30’una sahip bulunmakta veya kontrol etmektedir. Birçok İslâmî propaganda ve misyonerlik kuruluşları da ona bağlıdır.

“14 Şubat 1945’te ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt ile Kral Abdülaziz bin Suud arasında bir anlaşma yapılmıştı. Buna göre, Suudiler Amerika’nın askerî koruması karşılığında petrollerini vereceklerdi. Kral, Filistin’e Yahudilerin yerleştirilmesine kesinlikle karşıydı. ‘Araplar Avrupa Yahudilerine hiçbir kötülük yapmadılar. Yahudilere kötülük yapanlar, onların mallarını ve canlarını alanlar Hıristiyan Almanlardı. Dolayısıyla faturayı onların ödemesi gerekir!’ demişti. Roosevelt, Krala inanmış görünmüş ve üç söz vermişti: Filistin meselesinin hallini hükümetinin önemli işlerinden biri olarak kabul etmek, Arapların aleyhine hiçbir şey yapmamak. Hem Araplarla hem Yahudilerle görüşmeden bu politikada hiçbir değişikliğe gitmemek... Lakin ABD Başkanı bu görüşmeden iki ay sonra vefat etti. Verilen sözler de tutulmadı. Suudiler açısından İbni Suud’un Roosevelt’e verdiği söze uygun olarak Suudî Arabistan İsraille hiç savaşmadı.”

Vehhabîliğin iki ayrı veçhesi vardır: Dînî ve siyasi. Dini açıdan bu mezhebe ilk reddiyeyi Muhammed İbni Abdülvehhab’ın kardeşi Süleyman İbni Abdülvehhab yazmıştır.

Suudî Arabistan’da şu anda hiçbir eski veya yeni mezar yoktur. Peygamber Efendimizin türbesi dışındaki bütün türbeler temellerine kadar yıkılmıştır. Yazılı bir kabir taşı da kalmamıştır. Hicaz Valisi Eyüp Sabri Paşa “Tarihî Vehhabiyan” adlı kitabında, Vehhabîlerin Resulullah Efendimizin türbesini yıkmak üzere kubbeye elinde kazmayla bir adam çıkardıklarını ve herifin düşüp öldüğünü anlatır. Onların Peygamberimizin türbesini yıkmaktan vazgeçmelerinde, İslâm dünyasının büyük infiali ve protestosu da tesirli olmuştur.

İngiltere Birinci Dünya Savaşı’nda Hicaz Bölgesinde Osmanlılara karşı Şerif Hüseyin’i kışkırtmış, desteklemiş, casus Lawrence’yi o bölgeye büyük miktarda altınla göndermiştir. Necid Bölgesinde de yine Osmanlıya karşı Vehhabîleri ve İbni Suud kabilesine de Sir John Philby’i göndermiştir. Tabii eli boş olarak değil...

Türkiye’de Vehhabîlik yayılıyor mu? Bence yayılıyor, lakin bu isimle değil. Onlar kendilerine Vehhabî denilmesini istemezler, biz Selefiyiz derler.

Ehli Sünnet İslâmlığı ile Vehhabilik arasındaki teolojik ihtilaflar ve tartışmalar daha ziyade akaid/inanç konularındadır. Ehl-i Sünnet uleması bu fırkaya karşı hayli reddiye yazmıştır.

İşin bir de siyasi tarafı var. Onu da tarihçiler ele almıştır. Bizim toplumumuz okumayan, araştırmayan, incelemeyen, hafızasını büyük ölçüde yitirmiş bir toplum olduğu için bu konularda yeterli bilgi ve kültür sahibi değildir.

14 Nisan 2008 Pazartesi

İbni Teymiyye'nin Fena-i Nar Görüşü



















İBN TEYMİYYE VE İBNU'L-KAYYIM'IN CEHENNEM'İN EBEDİLİĞİ MESELESİNDEKİ GÖRÜŞÜNÜN TESBİTİ

Ebubekir SİFİL

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi merhumun, Cehennem azabının kâfir ve müşrikler için ebedi değil geçici olduğunu savunan Kazan'lı Musa Carullah Bigiyef'e[1] reddiyesinden[2] sonra bu batıl davanın Kur'an ile temellendirilmesinin mümkün olmadığı, en küçük bir şüpheye mahal bırakmayacak tarzda tescillenmişti.[3]

Ancak mezkûr reddiye, bütün ihtişam ve nefasetine rağmen, Cehennem azabının kâfir ve müşrikler için ebedi olmadığını savunanların ileri sürdüğü merviyyat üzerinde –son derece isabetli tesbitler sunmakla birlikte– alabildiğine kısa durduğu için, meselenin bu yönü bakımından takviyeye muhtaçtır.

Hemen aşağıda değinileceği üzere konunun bu yönünü de Muhammed b. İsmail es-San'ânî, Ref'u'l-Estâr isimli eseriyle büyük ölçüde ikmal etmiştir..

Bu yazının amacı ise, İbn Teymiyye ve İbnu'l-Kayyım'ın, kâfir ve müşrikler için Cehennem azabının ebedi olmadığı görüşünü benimseyip benimsemediği tartışmasını bir sonuca bağlamaktır.[4]

İbn Teymiyye ve İbnu'l-Kayyım'ın konuyla ilgili görüşü

"İbnu'l-Vezîr" diye bilinen, el-Avâsım sahibi Muhammed b. İbrahim el-Yemânî[5], Sübülü's-Selâm sahibi Muhammed b. İsmail es-San'ânî[6] ve Zâhid el-Kevserî, kâfir ve müşrikler için Cehennem hayatının sonsuz olmadığı görüşünü İbn Teymiyye ve İbnu'l-Kayyım'a nisbet etmiştir.[7]

DİA'daki "Cehennem" maddesinin "Kelam" ilmiyle ilgili kısmının[8] müellifi Bekir Topaloğlu, "İbn Teymiyye ve onun yolunu benimseyenlerden oluşan bir grup âlim..." diyerek aynı şekilde davranmıştır.[9]

Aynı kaynaktaki "Azap" maddesinin yazarı Yusuf Şevki Yavuz'un da bu görüşü İbn Teymiyye ve İbnu'l-Kayyım'a nisbet ettiği görülmektedir.[10]

Bu listeyi birkaç katı artırmak mümkün olmakla birlikte, öteden beri yaygın olarak benimsenen kanaatin, İbn Teymiyye ve İbnu'l-Kayyım'ın Cehennem hayatının son bulacağı görüşünü benimsediği doğrultusunda olduğunu söylemek için bu kadarını yeterli görüyorum.[11]

Ancak günümüzde konuyla ilgilenen bir kısım araştırmacıların, İbn Teymiyye ve İbnu'l-Kayyım'ın bu görüşte olmadığında ısrar ettiği, tam aksini söylediklerine dair kendi ifadelerinden deliller aktararak isbatlama yoluna gittiği görülmektedir. Meseleyi "problem" haline getiren de bu noktadır.

"Beka-i nar" görüşü

1. İbn Teymiyye


İbn Teymiyye, Mecmû'u'l-Fetâvâ'da, "Yedi şey vardır ki bunlar ölmeyecek, fena bulmayacak ve yokluğu tatmayacaktır: Cehennem ve sakinleri, Levh, Kalem, Kürsi, Arş"[12] şeklindeki rivayetin sahih olup olmadığı tarzındaki bir soruya verdiği cevapta şöyle der:

"Bu haber bu lafızla Hz. Peygamber (s.a.v)'in sözü değildir; o, alimlerden birine ait bir sözdür. Bu Ümmet'in selefi, imamları ve sair Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat şu itikattadır: Mahlukat arasında yok olmayacak ve tamamen fena bulmayacak varlıklar vardır.[13] Cennet, Cehennem, Arş vd. varlıklar böyledir. Mahlukatın tamamının fena bulacağını, Cehm b. Safvân ve Mu'tezile'den ve benzerlerinden kendisine muvafakat edenler gibi bid'atçı Kelamcılar'dan bir grup dışında söyleyen olmamıştır. Bu, Allah'ın Kitabı'na, Resulü'nün Sünneti'ne ve Ümmet'in selefinin ve imamlarının icmaına aykırı batıl bir sözdür. Nitekim bu hususta Cennet ve ehlinin ve daha başka varlıkların bekasına delalet (eden deliller) vardır ki, bu sayfa, bu noktanın zikri için yeterli değildir. Kelamcılar'dan ve Felsefeciler'den çeşitli kesimler, bütün mahlukatın fena bulmasının mümteni (muhal) olduğuna, aklî delillerle istidlal etmiştir. Vallâhu a'lem."[14]

Bu ifadeler esas alındığında İbn Teymiyye'nin, Cehennem'in son bulacağı görüşünde olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir.

Yine bir başka eserinde İmam el-Eş'arî'nin Makâlâtu'l-İslâmiyyîn'inden, herhangi bir itiraz getirmeksizin şöyle bir nakil yapar:

"… Yine şu meselede de iki görüş halinde ihtilaf etmişlerdir: Allah Teala'nın fiilleri için bir son var mıdır, yoksa O'nun fiillerinin sonu yok mudur? el-Cehm b. Safvân şöyle demiştir: "Allah'ın malumat ve makduratının bir son noktası ve sınırı, fiillerinin de bir sonu vardır. Cennet ve Cehennem fena bulacak, içindekiler de yok olacaktır. Tâ ki Allah, tıpkı el-Evvel olup, (ezelde) kendisiyle birlikte herhangi bir şey bulunmadığı gibi, (bütün mahlukat yok olduktan sonra da) el-Âhir (en son kalan) olacak ve O'nunla birlikte herhangi bir şey bulunmayacaktır." Buna karşılık Ehl-i İslam bir bütün olarak şöyle demiştir: "Cennet ve Cehennem'in sonu yoktur. Bu ikisi baki kalmaya devam edecektir. Aynı şekilde cennetlikler Cennet'te nimetlenmeye, cehennemlikler de Cehennem'de azap görmeye sürekli olarak devam edecektir. Bunun bir sonu yoktur. Allah'ın malumat ve makduratı için de bir son nokta ve sınır mevcut değildir."[15]

İbn Hazm, üzerinde icma bulunan meseleleri zikretmek maksadıyla kaleme aldığı Merâtibu'l-İcmâ'da "beka-i nar" meselesini de zikretmiş ve şöyle demiştir: "… Cehennem'in hak olduğunda, buranın ebedî bir azap yurdu olduğunda, kendisinin de içindekilerin de sonsuz ve ebedî olarak devam edip, fena bulmayacağında ittifak etmişlerdir…"[16]

Bu esere Nakdu Merâtibi'l-İcmâ' adıyla bir tenkit yazmış olan İbn Teymiyye'nin, yukarıdaki satırlar hakkında tek kelime etmemiş olması da bu konuda farklı düşünmediğini gösteren önemli bir noktadır.

2. İbnu'l-Kayyım

İbnu'l-Kayyım da el-Vâbilu's-Sayyib'inde şöyle demiştir: "İnsanlar, "herhangi bir pisliğin çirkinleştirmediği/bulaşmadığı temiz", "kendisinde hiçbir temizlik olmayan pis" ve "kendilerinde hem pislik, hem de temizlik bulunanlar" şeklinde üç tabaka olduğuna göre, bunların kalacakları yerler de üç çeşit olacaktır: Mahza temizlerin yurdu ve mahza pislerin yurdu. Bu iki yurt fena bulmayacaktır. Üçüncüsü ise kendisinde hem pislik, hem de temizlik bulunanların yurdudur ki, fena bulacaktır. Bu, (mü'min olan) isyankârların yurdudur. Zira Cehennem'de muvahhitlerin isyankârlarından kimse kalmayacak ve onlar cezaları miktarınca azaplandırıldıktan sonra ateşten çıkarılıp Cennet'e sokulacaklardır. Geriye mahza temizlerin ve mahza pislerin yurtlarından başkası kalmayacaktır..."[17]

Bütün bunlar İbn Teymiyye ve gözde öğrencisi İbnu'l-Kayyım'ın "fena-i nar" görüşünü kesinlikle benimsemediğini göstermektedir. Öyleyse onların bu görüşte olduğu kanaatinin yaygınlık kazanmasını nasıl izah edebiliriz?

"Fena-i nar" görüşü

Nâsıruddîn el-Albânî, Hanbelî mezhebine mensup Hadis hafızlarından "İbnu'l-Mibred"[18] veya İbn Abdilhâdî diye bilinen Cemâluddîn b. Hasan'ın (909/1503) Fihrist'inde İbn Teymiyye'nin, Cennet ve Cehennem'in fena bulacağı görüşüne reddiye mahiyetinde bir eseri bulunduğunun zikredildiğini söyler.[19] Aynı bilgiye es-Safedî'nin el-Vâfî bi'l-Vefeyât'ında da rastlıyoruz[20] ki bu eser, er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi'l-Cenneti ve'n-Nâr ve Beyânu'l-Akvâl fî Zâlik ismiyle neşredilen risale olmalıdır.[21]

Takiyyüddîn es-Sübkî'nin (756/1355) el-İ'tibâr bi Bekâi'l-Cenneti ve'n-Nâr adlı risalesini[22] neşreden Tâhâ ed-Düsûkî Hubeyşî, bu eserin sonunda "Mülhak" ünvanıyla yer verdiği bölümde[23], İbn Teymiyye'nin bir risalesinden bazı pasajlar aktaran bir yazma risaleden söz eder. M. Nâsıruddîn el-Albânî tarafından tahkik edildiğini belirttiği bu üç sayfalık risale –yine el-Albânî'den naklen belirttiği gibi– İbn Teymiyye'nin, "Cennet ve Cehennem'in son bulacağı görüşüne" reddiye olarak kaleme alınmıştır.

Nitekim risalenin tanıtım cümlesi, "Şeyhülislam Ahmed b. Teymiyye –Allah ona rahmet eylesin–, Cennet ve Cehennem'in son bulacağı görüşüne reddiye olarak kaleme aldığı risalede şöyle dedi:…" tarzındadır.

Bu teşhis cümlesi, söz konusu risalenin, yukarıda mezkûr er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi'l-Cenneti ve'n-Nâr veya onun bir parçası olup olmadığı hakkında fikir vermek için yeterli değilse de, risalenin "mülhak" kısmında verilen metni, onun, er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi'l-Cenneti ve'n-Nâr'dan aktarılan bazı bölümlerden ibaret olduğunu göstermektedir.

İstihale süreci

Esas meseleye geçmeden önce, burada okuyucuyu yanılgıya sevk edebilecek bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor: İbn Teymiyye, Cennet ve Cehennem'in ikisinin de yok olacağını söylememektedir. Dolayısıyla onun, bu görüşü savunan el-Cehm b. Safvân ve daha başkalarının karşısında yer alması ve bu müddeaya reddiye mahiyetinde görüş beyan edip eser yazmış olması son derece normaldir. Bu itibarla onun bu konuda yazıp söylediklerinin "er-Redd ale'l-Kâilîne bi Fenâi'l-Cenneti ve'n-Nar" (Cennet ve Cehennem'in (her ikisinin de) son bulacağını söyleyenlere reddiye) başlığı altında toplanmasında ve takdiminde şaşılacak bir durum yoktur.

Bizim meselemiz ise İbn Teymiyye'nin, sadece Cehennem'in son bulacağını söyleyip söylemediğidir. Bir diğer ifadeyle onun, Cennet ve Cehennem'in son bulacağını söyleyen el-Cehm b. Safvân ve benzerlerine reddiye yazarken, sadece Cehennem'in son bulacağı görüşünü savunabileceğine, zira bu ikisinin birbirinden ayrı değerlendirilmesi gerektiğine dikkat edilmelidir.

el-Cehm b. Safvân, Cennet ve Cehennem'in yok olacağı görüşünü, "hâdis olanın ebedî olamayacağı" kazıyyesiyle temellendirmekte,[24] İbn Teymiyye ise daha farklı bir zeminde hareket etmektedir.

Muhtevasından biraz sonra bahsedeceğim er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi'l-Cenneti ve'n-Nâr'a geçmeden önce, bu risalenin İbn Teymiyye'ye aidiyeti üzerinde de durmamız gerekiyor.

İbnu'l-Kayyım bu meseleyi, etraflıca ele aldığı başlıca eserlerinden birisi olan Şifâu'l-Alîl'de[25] enine boyuna tartışıp, karşıt deliller arasından kâfir ve müşriklerin Cehennem'de uzun bir azap süreciyle "temizlendikten" sonra azabın sona ereceği görüşünü, "Mahza şer için ve Yaratıcı'sının bekasınca devam edecek olan azap için bazı nefisler yaratmak, hikmet ve rahmete uygunluğu açık olmayan bir husustur. Her ne kadar ilahî kudretin şümulüne girse de, bu meselenin hikmet ve rahmetin şümulüne girdiği açık değildir. Akıllıların aklının tökezlediği bu meselede nazarın vardığı netice budur" sözleriyle ortaya koyduktan sonra şöyle der:

"Ben bu meseleyi Şeyhülislam'a[26] (Allah onun ruhunu takdis eylesin) sorduğumda, "Bu, azim ve büyük bir meseledir" demiş ve herhangi bir cevap vermemişti. Aradan bir zaman geçtikten sonra Abd b. Humeyd el-Keşşî'nin tefsirinde yukarıda zikrettiğim rivayetlerden bazılarını gördüm. Bu eseri kendisine gönderdim. O sırada kendisi son meclisinde idi ("ve huve fî meclisihi'l-ahîr"). Rivayetlerin zikredildiği yere bir işaret koydum ve kitabı kendisiyle gönderdiğim kişiye, "Burası ona müşkil gelmiş; ne olduğunu bilememiş" demesini söyledim. Bunun üzerine bu konudaki meşhur eserini yazdı. Allah'ın rahmeti onun üzerine olsun..."

İbnu'l-Kayyım'ın burada sözünü ettiği "meşhur eser" hangisidir? er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi'l-Cenneti ve'n-Nâr mıdır, yoksa aksi istikamette kaleme alınmış bir başka kitap mıdır?

Şu an için elimizde bulunan malzeme bizi, bu "meşhur" eserin, yukarıda zikri geçen er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi'l-Cenneti ve'n-Nâr olduğunu söylemeye icbar ediyor. Zira İbn Teymiyye'nin, münhasıran Cehennem hayatının son bulacağı görüşüne reddiye mahiyetinde bir eser kaleme aldığına dair herhangi bir malumata rastlanabilmiş değildir.

İbnu'l-Kayyım'ın yukarıda iktibas ettiğim ifadelerinde geçen "son meclis" tabirini, İbn Teymiyye'nin 726/1325 yılında Şam kalesindeki "mecburi ikamet"inden[27] hemen önceki dönem olarak anlayabilir miyiz? Bu süreçteki "mecburi ikamet"i esnasında İbn Teymiyye'nin kitap yazmasına ve fetva vermesine imkân tanınmadığına göre, şu anda elimizdeki bilgiler doğrultusunda, konuyla ilgili müstakil telifinin belirlediğimiz zaman diliminde kaleme alındığını söylemek mümkün görünüyor…

Buna göre İbn Teymiyye, önceleri "beka-i nar" görüşünde iken bilahare bu konuda bir tereddüt safhası geçirmiş olmalıdır. İbnu'l-Kayyım'ın sorusuna "Bu, azim ve büyük bir meseledir" demekle yetinmesini, bu tereddüt sürecinin devam ettiği bir safhaya ait bir tavır olarak okumak yanlış olmasa gerek...

Risalenin İbn Teymiyye'ye aidiyeti

Nitekim İbnu'l-Kayyım'ın, Hâdi'l-Ervâh'ta meseleyi Şifâu'l-Alîl'e kıyasla daha geniş bir şekilde işlemesinden ve kâfir ve müşriklerin azabının sonlu olduğu görüşünü daha detaylı delillendirmeye çalışmasından, sadece kendisinin bu meseledeki kanaatinin pekiştiğini değil, aynı zamanda İbn Teymiyye'nin görüşünün de onunkiyle aynı doğrultuda istikrar bulduğunu gösterdiği sonucunu çıkarabiliriz.

İbnu'l-Kayyım'ın bu eserinde İbn Teymiyye'den yaptığı uzun alıntı, ilgi çekici biçimde Abd b. Humeyd'in tefsirinden iktibaslar içermekte ve orada yer alan rivayetler konusunda hocasının yorumlarını ihtiva etmektedir.

İbnu'l-Kayyım, önceleri bu noktada iken bilahare Şifâu'l-Alîl'in telifi öncesinde bir tereddüt süreci yaşamış, hatta kâfir ve müşriklerin azabının sonlu olduğu görüşüne meyletmekle birlikte kesin bir şey söylemekten kaçınmış ve nihayet Hâdi'l-Ervâh'ın telifi aşamasında bu meyil "tercih"e dönüşmüş ve pekişmiş olmalıdır.

Nitekim el-Kasîdetu'n-Nûniyye'de[28] –yukarıda görüşünü özetle verdiğim– el-Cehm b. Safvân'ı eleştirirken, sadece Cennet ve içindekilerin fena bulmayacağını söylemekle yetinmesi de bu tesbiti doğrulayan bir tavırdır.

Bu meseleyi en fazla detaylandırdığı Hâdi'l-Ervâh'ta hocasından, aykırı bir görüş nakletmek şöyle dursun, malum görüşü destekler mahiyette iktibasta bulunması, İbn Teymiyye'nin de bu meselede aynı şekilde düşündüğünü ortaya koyan önemli bir göstergedir.

Mezkûr eserinde, Cehennem'in ebedî/sonsuz olup olmadığı konusundaki görüşleri 7 madde halinde zikrettikten sonra sözlerini şöyle sürdürür:

"Şeyhülislam şöyle dedi: "Bu görüş[29] Ömer, İbn Mes'ûd, Ebû Hureyre, Ebû Sa'îd ve daha başkalarından nakledilmiştir. Abd b. Humeyd –ki Hadis ulemasının büyüklerindendir–, meşhur tefsirinde şöyle rivayet etmiştir: "Bize Süleyman b. Harb... el-Hasan'ın şöyle dediğini tahdis etti: "Ömer şöyle demiştir: "Ateş ehli ateşte "Âlic" (denen mevki)'in kumları miktarınca..."

"(Yine Abd b. Humeyd) şöyle demiştir: "Bize Haccâc b. Minhâl... el-Hasan'ın şöyle dediğini tahdis etti: "Ömer şöyle demiştir..."[30]

"Bunu, Hadis hafızı imamlardan ve Sünnet ulemasından olan Abd (b. Humeyd), şu iki büyük zattan rivayet etmiştir: Süleyman b. Harb ve Haccâc b. Minhâl. (...)

"Her ne kadar el-Hasan (el-Basrî) Ömer'den birşey işitmemiş ise de, bu rivayeti bazı Tabiun'dan rivayet etmiştir. Eğer bu söz el-Hasan nazarında sahih olmasaydı, onu rivayet etmez ve "Ömer şöyle dedi..." tarzında kesin bir ifade kullanmazdı. (...)

"Yine şöyle dedi: "Şüphe yok ki bu sözü Ömer'den naklen söyleyen ve ondan rivayet edenler, ateş ehli olan "Cehennemlikler" tabirini ancak (kâfir ve müşrikleri anlatan) bir "cins isim" olarak ifade etmek istemiştir. Günahları sebebiyle ateşe girecek olanlara gelince, bu rivayeti nakledenler de, başkaları da bunların Cehennem'den (belli bir süre azap gördükten sonra) çıkarılacaklarını, ne Âlic'in kumları miktarınca, ne de buna yakın bir zaman için orada kalacaklarını bilmektedirler.

"Ateş ehli tabiri, Muvahhitler'e değil, onların dışındakilere mahsus bir ifadedir..."

Sorun, "Şeyhülislam şöyle dedi..." diye başlayarak bu minval üzere uzayıp giden ifadelerin kime ait olduğu noktasında düğümlenmektedir. İlgili bahsin sonuna kadar herhangi bir yerde İbn Teymiyye'nin sözlerinin nerede bittiği konusunda hiçbir tasrihat veya işaret mevcut değildir.

Ancak er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi'l-Cenneti ve'n-Nâr'la karşılaştırma yapıldığında yukarıdaki ifadelerin İbnu'l-Kayyım tarafından İbn Teymiyye'den aynen alıntılandığı ve yer yer aralara kendi ifadelerinin girdiği açıkça görülmektedir.

el-Albânî'nin itirafı

İbn Ebi'l-İzz tarafından şerh edilen el-Akîdetu't-Tahâviyye'deki[31] hadislerin tahricini yapan el-Albânî, yukarıda bir kısmını naklettiğim sözleri İbnu'l-Kayyım'a nisbet ederek eleştiri konusu yaparken[32] Nakdu Ta'lîkâti'l-Albânî adlı tenkidinde İsmail Muhammed el-Ensârî buna itiraz ederek, bu sözlerin İbnu'l-Kayyım'a değil İbn Teymiyye'ye ait olduğunu söyler. [33]

Burada her ikisinin de kısmen haklı olduğu ortaya çıkmaktadır. Zira nakledilen ifadeler yüzde yüz oranında ne İbn Teymiyye'ye, ne de İbnu'l-Kayyım'a aittir. Yukarıda da belirttiğim gibi İbnu'l-Kayyım, hocasından yaptığı alıntıların sonuna kendi ifadelerini eklemiş ve onun yazdıklarına katkıda bulunarak "fena-i nar" görüşünün delillerini detaylandırmıştır.

Şu kadar ki, er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi'l-Cenneti ve'n-Nâr'ın henüz neşredilmediği döneme ait olan bu tartışmada el-Albânî, İbn Teymiyye'yi "fena-i nar" görüşünden tebrie etmekte isabetli değildir.

Nitekim aradan uzun yıllar geçtikten sonra, Muhammed b. İsmail es-San'ânî'nin Ref'u'l-Estâr'ına yazdığı takdim yazısında[34] hem İbn Teymiyye'nin, hem de İbnu'l-Kayyım'ın "fena-i nar" görüşünde olduğunu tasrih edecek ve şöyle diyecektir:

"Bundan 20 yıl önce Silsiletu'l-Ahâdîsi'd-Da'îfe'de (II, 71-5) o ikisinin (İbn Teymiyye ve İbnu'l-Kayyım'ın), bazılarını "fena-i nar" görüşüne delil olarak kullandıkları bir kısım merfu ve mevkuf rivayetlerin tahrici münasebetiyle onların bu görüşüne red sadedinde kısaca değinmiştim.[35] Orada bu rivayetlerin zaafını da beyan etmiştim. İbnu'l-Kayyım'ın, Cehennem'in hiç son bulmayacağı şeklinde bir görüşü daha vardır.[36] İbn Teymiyye'nin de Cennet ve Cehennem'in son bulacağını söyleyenlere reddiye sadedinde bir eseri (kaide) mevcuttur.

"O zaman İbn Teymiyye'nin, İbnu'l-Kayyım'ın bu ikinci görüşünü paylaştığını sanmıştım.[37] (Ancak Ref'u'l-Estâr'da gördüm ki) Müellif es-San'ânî, İbnu'l-Kayyım'dan yaptığı nakille, yukarıda işaret edilen reddiyenin[38], Cehennem'in son bulacağını söyleyenlere değil, sadece Cennet'in son bulacağını söyleyen Cehmîler'e reddiye mahiyetinde olduğunu beyan etmekte ve kendisi, yani İbn Teymiyye de Cehennem'in son bulacağını söylemektedir. Hatta sadece bunu söylemekle kalmamakta, Cehennem son bulduktan sonra cehennemliklerin, altından ırmaklar akan cennetlere gideceğini de ileri sürmektedir…"[39]

İbn Teymiyye tam olarak ne diyor?

el-Albânî gibi "sıkı" bir selefînin bile katılmadığı bir görüşün İbn Teymiyye ve İbnu'l-Kayyım'a nisbeti, bu iki alimin bağlılarınca elbette refleksif bir tepkiyle reddedilecektir. Nitekim sadece onların bu konuda yazdıklarından haberdar olmayanların kaynak sorması değil, onların bu görüşüne muttali olanların da ısrarla tevil yoluna gitmesi gösteriyor ki "fena-i nar" görüşü "tevessül" vb. diğer meseleler gibi değildir.

Tevilcilerin, "Onların "fena-i nar" görüşünün delillerini detaylı olarak zikretmiş olması, bu görüşü benimsediklerini göstermez" tarzındaki itirazı, aşağıda bizzat İbn Teymiyye ve İbnu'l-Kayyım'dan alıntılanan ifadeler tarafından boşa çıkarılmaktadır.

Ancak alıntılara geçmeden önce bir hususu belirtelim: Onların bu meseleyi ele alış tarzının "objektiflik"ten çok öte bir tavrı yansıtması, hatta bu meselede "taraf" olduklarını göstermesi, tevilcilerin yaptığının "suyu yokuşa akıtmaya çalışmak"tan farksız olduğunu ortaya koyuyor.

Zira eğer İbn Teymiyye ve İbnu'l-Kayyım'ın ileri sürdüğü gibi "fena-i nar" konusunda Selef arasında gerçekten görüş ayrılığı var ise, yapılması gereken, her iki tarafın delillerini zikrederek takdiri okuyucuya bırakmaktır. Ancak böyle yapmayıp da sadece "fena-i nar" görüşünün delilleri üzerinde durmuş, "beka-i nar"ın delillerini ise sadece "çürütmek" maksadıyla zikretmiş iseler, burada tevilcilerin boşuna tekellüfte bulunduğunu söyleme zaruretiyle karşı karşıya bulunuyoruz demektir…

İbn Teymiyye bu meseleyi, adı geçen eserinin 52 ila 87. sayfaları arasında ele almış ve şöyle demiştir:

"… Cehennem'in son bulacağı görüşüne gelince, bu konuda selef ve halef ulemasından maruf iki görüş vardır ve Tabiun ile daha sonra gelenlerin bu konudaki anlaşmazlıkları malumdur. (…) Cehennem'de bulunanların azabının gelip dayanacağı bir son sınır olduğunu ve azabın Cennet nimetleri gibi daimi olmadığını söyleyenler, bununla Cehennem'in son bulacağını kasdetmiş olabilecekleri gibi, cehennemliklerin (bir gün) buradan çıkacağını ve orada hiç kimsenin kalmayacağını da kasdetmiş olabilirler. Ancak şöyle de denebilir: Onlar bununla, azap devam ettiği halde cehennemliklerin buradan çıkacağını değil, Cehennem'in azabının sona ereceğini, onun yok olmasının bu anlamda olduğunu kasdetmişlerdir.

"Bu görüş Hz. Ömer, İbn Mes'ûd, Ebû Sa'îd el-Hudrî ve daha başkalarından nakledilmiştir…"

İbn Teymiyye daha sonra Hz. Ömer (r.a)'den nakledilen rivayeti zikredip sıhhat değerlendirmesi yaptıktan sonra sözlerini şöyle sürdürür:

"… Buradaki "ehl-i cehennem" ifadesi, cehennemlikleri anlatır. Zira bunlar orada ne ölecek, ne de dirilecektir. (Yine rivayette geçen), "oradan çıkarlar" ifadesi, "Cehennem'in azabı sona erip kesildikten sonra buradan çıkarlar" demektir. Böylece onlar Cehennem'den çıkmış olmamaktadır. Aksine Allah Teala'nın haber verdiği gibi onlar orada "kalıcı"dırlar; ancak ömrü sona erdiği ve tıpkı dünyanın son bulması gibi Cehennem de son bulduğu zaman artık orada azap kalmaz.

"Şöyle ki, alem yok olmayacaktır; arzda bulunan Cehennem de tamamen fena bulmayacaktır. Ancak onun son bulması, halinin değişmesi ve bir halden diğerine geçip değişmesi şeklinde olacaktır."[40]

Müteakiben Abdullah b. Mes'ûd (r.)'dan, "Cehennem'e öyle bir zaman gelecek ki, içinde hiç kimse bulunmayacak. Bu, cehennemliklerin, orada "ahkâb"[41] süresince kaldıktan sonra olacaktır" şeklindeki sözünü nakleder ve "Bunlar kâfirlerdir. Ebû Hureyre'den de benzeri bir söz nakledilmiştir" der.

Burada anlatılanların günahkâr mü'minler olamayacağı görüşünü delillendirmek için bazı ayetler zikrettikten sonra da şöyle der: "Sahabe'den buna aykırı meşhur bir naklin mevcudiyetine rastlamadım."

"… (Allah Teala Cennet nimetleri hakkında "kesintisiz bir lütuf…" buyurduğu halde) Cehennemlikler(in akıbeti) hakkında ne dilediğini haber vermemiştir. Sünnet ve Hadis uleması bu konuda Sahabe ve Tabiun'dan çeşitli rivayetler nakletmiştir. (…) Şu halde Cehennem'in son bulacağına Kitap, Sünnet ve Sahabe akvaliyle ihticac edil(ebil)irken, Cehennem'in baki olacağını söyleyenlerin elinde ne Kitap, ne Sünnet, ne de Sahabe akvalinden bir delil vardır!" (…)

"Cehennem'in devamlı olacağını söyleyenlerin (bunu isbat etmek için başvurduğu) 4[42] yol vardır" diyerek sürdürdüğü bahiste sözü, Cennet'in devamlılığı ile Cehennem'in devamlılığı arasındaki farka getirir, Cennet'in devamlılığının kesintisiz ve ebedi olduğunu, Cehennem'in devamlılığının ise birgün son bulacak bir devamlılık olup ebedi olmadığını isbata yönelir ve bilahare İbnu'l-Kayyım tarafından Hâdi'l-Ervâh'ta tekrarlanacak aklî istidlal tarzı ile sözlerini sürdürür.

Son sözleri söylediği kısımda Cehmiyye'nin Cennet ve Cehennem'in ikisinin de yok olacağı iddiasına kısaca değinir ve bunun niçin itibara alınabilecek bir görüş olmadığına anlatır, sonra da şöyle der :

"Fena bulmak, sadece Cehennem içindir. Bu, Ehl-i Sünnet'in isbat ettiği görüştür. Cehennem'in yok olması, bir halden başka bir hale geçerek değişmesi anlamındadır, yoksa el-Cehm'in dediği gibi tamamen yok edilmesi anlamında değildir…"

Burada tümüyle zikredilmesi mümkün olmayacak kadar uzun bir yer tutan bu bahisten net olarak anlaşılmaktadır ki İbn Teymiyye, kâfir ve müşrikler için Cehennem azabının sonsuz olmayacağı, azapta çok uzun zaman kalsalar da oradan çıkacakları bir günün mutlaka geleceği görüşünü benimsemiş ve hiçbir yoruma mahal bırakmayacak tarzda savunmuştur.

Konuyla ilgili olarak ileri sürdüğü delillerin tartışması ise ayrı bir makalenin konusudur.


------------------------------------------------------------

[1] Rahmet-i İlahiye Bürhanları, Orenburg-1911.

Ayrıca bu eser, aynı müellifin İnsanların Akide-i İlahiyelerine Bir Nazar'ı ve İdil-Ural müftüsü Rızaeddin b. Fahreddin'in Carullah'ı desteklemek amacıyla kaleme aldığı Rahmet-i İlahiye Meselesi adlı risale ile birlikte Hikmet Akpur tarafından sadeleştirilerek Çıkış Yolu -Evrensel Kurtuluş- adıyla basılmıştır. (İstanbul-1991)

[2] Yeni İslam Müctehidlerinin Kıymet-i İlmiyesi, İstanbul-1337.

Bu eser de, biri latinize edilmiş (Bedir Yayınevi, İstanbul-1998), diğeri Carullah'ın mezkûr iki risalesi ile birlikte Ömer H. Özalp tarafından sadeleştirilmiş olarak (Pınar yayınları, İstanbul-1996) neşredilmiştir.

[3] Takiyyüddîn Ali b. Abdilkâfî es-Sübkî'nin el-İ'tibâr bi Bekâi'l-Cenneti ve'n-Nâr'ı ile "el-Emîr" diye bilinen Muhammed b. İsmail es-San'ânî'nin Ref'u'l-Estâr li İbtâli Edilleti'l-Kâilîne bi Fenâi'n-Nâr'ı bu meselede İbn Teymiyye ve İbnu'l-Kayyım'a reddiye olarak kaleme alınmış iki meşhur çalışmadır.

[4] DİA'da da belirtildiği gibi İbnu'l-Vezîr ve İsmail Hakkı İzmirli'nin de Cehennem azabının fena bulacağı görüşünü benimsediği bilinmektedir. Çağdaş araştırmacılardan Yusuf el-Karadâvî de bu isimlere eklenmelidir. el-Karadâvî'nin konu hakkındaki görüşü için aşağıdaki adrese bakılabilir: http://www.qaradawi.net/site/topics/article.asp?cu_no=2&item_no=3728&version=1&template_id=187&parent_id=18

[5] Îsâru'l-Hakk, 203.

[6] Ref'u'l-Estâr, muhtelif yerler.

[7] Mesela bkz. Te'nîbu'l-Hatîb, 147; Makâlât, 450.

[8] VII, 232.

[9] Ancak "Cehennem" maddesinin sonunda verilen bibliyografyada Mecmû'u'l-Fetâvâ'sına yapılan atıflarda belirtilen yerlerde İbn Teymiyye'nin bu doğrultuda herhangi bir ifadesi mevcut değildir. Bu atıflar, ilgili maddenin başka yerlerinde zikredilen hususlarla bağlantılı olarak yapılmış olmalıdır.

[10] IV, 305.

Mecm'u'l-Fetâvâ için bir önceki dipnotta söylenenler, mezkûr eserin bu maddenin sonundaki bibliyografyada zikredilen cilt ve sayfa numaraları için de geçerlidir.

[11] Çağdaş araştırmacılardan Ali el-Harbî, Keşfu'l-Estâr li İbtâli İddi'âi Fenâi'n-Nâr adlı çalışmasında İbn Teymiyye'nin Cehennem hayatının son bulacağı görüşünde olmadığını ve bu görüşü savunan herhangi bir eser yazmadığını, dolayısıyla bu konudaki risaleyi ona nisbet eden İbnu'l-Kayyım ve İbnu'l-Vezîr'in hatalı olduğunu söylerken, Abdülkerîm Sâlih el-Humeyd, el-Kavlu'l-Muhtâr li Beyâni Fenâi'n-Nâr'ında İbnn Teymiyye ve İbnu'l-Kayyım'ın bu görüşü benimsediğini belirterek, hem onları hem de bu görüşü savunmaya çalışmıştır.

[12] Baş tarafta "yedi" rakamı zikredildiği halde metin içinde zikredilenlerin eksik olduğu dikkat çekmektedir.

[13] Bu ifadenin anlamı, ileride er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi'l-Cenneti ve'n-Nâr'dan yapacağım alıntı ile vuzuha kavuşacaktır.

[14] İbn Teymiyye, Mecmû'u'l-Fetâvâ, XVIII, 307.

[15] İbn Teymiyye, Der'u Te'ârudi'l-Akl ve'n-Nakl, I, 406. Alıntı için bkz. el-Eş'arî, Makâlâtu'l-İslâmiyyîn, 164.

[16] İbn Hazm, Merâtibu'l-İcmâ', 268.

[17] el-Vâbilu's-Sayyib, 25.

[18] "Müberrid" olarak okunması hatalıdır.

[19] Silsiletu'l-Ahâdîsi'd-Da'îfe ve'l-Mevdû'a, II, 75.

[20] es-Safedî, el-Vâfî, VII, 26.

[21] er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi'l-Cenneti ve'n-Nâr ve Beyânu'l-Akvâl fî Zâlik, (Muhammed b. Abdillah es-Semherî tahkikiyle), Dâru Belensiye, Riyad-1415/1995.

[22] es-Sübkî'nin mezkûr eserini neşreden Hubeyşî'nin, bu eserin İbn Teymiyye'ye değil de İbnu'l-Kayyım'a reddiye olarak kaleme alındığını söylemesi isabetli değildir. (Bkz. el-İ'tibâr, 4-5) Zira İbnu'l-Kayyım'ın konuyla ilgili olarask kmuhtelif eserlerinde yazdıkları, İbn Teymiyye'nin ilgili risalesindeki argümanların geliştirilmesinden ibarettir.

[23] Takıyyüddîn es-Sübkî, el-İ'tibâr bi Bekâi'l-Cenneti ve'n-Nâr, ("Mülhak"), 90 vd.

[24] Dolayısıyla sadece Cennet ve Cehennem'in değil, hâdis olan bütün varlıkların bir gün fena bulacağını söylemektedir.

[25] İbnu'l-Kayyım, Şifâu'l-Alîl, 264.

[26] Hocası İbn Teymiyye.

[27] Bkz. İbn Kesîr, el-Bidâye, XIV, 127 vd.

[28] el-Kâfiyetu'ş-Şâfiye adıyla da bilinir, I, 39 vd.

[29] Cehennem azabının kâfir ve müşrikler için de sonlu olduğu görüşü.

[30] Bu rivayetlerin metin ve senetleri üzerinde detaylı olarak durulacaktır.

[31] el-Kevserî merhum (el-Hâvî, 37, dpnt.), 6/13. asır ulemasından Ebû Şucâ'/Ebu'l-Fedâil Bekbers (Baybars) b. Yalınkılıç en-Nâsırî'ye ait olan en-Nûru'l-Lâmi' ve'l-Bürhânu's-Sâtı' adlı eserin el-Akîdetu't-Tahâviyye üzerine yazılmış en meşhur şerhlerden birisi olduğunu söyler.

Bu eser üzerine kaleme alınmış diğer şerhler için bkz. el-Kevserî, el-Hâvî, a.y.; DİA, II, 260.

[32]el-Akîdetu't-Tahâviyye, 428 vd.

[33] İsmail Muhammed el-Ensârî, Nakdu Ta'lîkâti'l-Albânî, 132 vd.

[34] Ref'u'l-Estâr, 7.

[35] Oysa Silsiletu'l-Ahâdîsi'd-Da'îfe'de (II, 71 vd.) fena-i nar görüşünü sadece İbnu'l-Kayyım'a nisbet ettiği görülmektedir.

[36] Bu ifade, İbnu'l-Kayyım'ın, yukarıda değindiğim istihaleden önceki görüşüne atıf yapmaktadır ki, el-Vâbilu's-Sayyib'den naklen yukarıda vermiştim.

[37] İbn Teymiyye'nin bu eserini görmediği anlaşılıyor.

[38] er-Redd alâ Men Kâle bi Fenâi'l-Cenneti ve'n-Nâr kastediliyor.

[39] Görünen o ki, bu görüşe İbn Teymiyye'nin de iştirak ettiği noktasında el-Albânî önceleri olumsuz düşünmektedir. Tıpkı el-Akîdetu't-Tahâviyye'nin İbn Ebi'l-İzz şerhindeki hadislerin tahricini yaptığı dönemde olduğu gibi, Silsiletu'l-Ahâdîsi'Da'îfe'nin kaleme alınış sürecinde de böyle düşündüğü anlaşılmaktadır. Ancak Ref'u'l-Estâr'a muttali olduktan sonra bu görüşü değişmiştir.

[40] Böylece İbn Teymiyye'nin yukarıda Mecmû'u'l-Fetâvâ'dan naklettiğim ifadesinin anlamı daha net olarak ortaya çıkmaktadır.

[41] Bu kelime "hukb"un çoğuludur. Tefsirlerde "hukb"un ifade ettiği zaman diliminin miktarı hakkında muhtelif rakamlar verilmiştir.

[42] İbnu'l-Kayyım Hâdi'l-Ervâh'ta bunu 6'ya çıkarmıştır.

Kaynak: İnkişaf Dergisi, No: 7

Yazıların Kaynakları

Bu sayfadaki yazılar genel olarak şu iki kategoriden birine girmektedir:
1. Gazete, dergi veya kitaplardan alınmış kısımlar veya makaleler. Bunların yazarları ve hangi kaynaktan alındığı açıkca belirtilmiştir. İstifadeli olduğunu ve mühim bilgiler ihtiva ettiğini düşündüğüm yazıları -muhtevalarını değiştirmeden- buraya aldım. Bu tür yazılarda ifade edilen görüşler yazarlarına aittir.
2. Kendi araştırmalarıma dayanan, çeşitli kitaplardan ve makalelerden istifade edilerek derlenmiş yazılar. İstifade edilen kaynaklar listelendikten sonra genellikle "Hazırlayan: Murat Yazıcı" ifadesi yazının sonuna eklenmiştir.
Bu sayfadaki yazıların mühim bir kısmını çeşitli forumlarda yayınlamıştım. Bu tür yazılarımı düzeltmeler ve ilaveler yaparak burada toparladım. Gerektiğinde eski yazılara yeni belge ve bilgiler ekliyorum.
Not: Sayfanın sol üst köşesindeki rakam, 3 Ocak 2009'dan bu yana bu sayfanın kaç kere görüntülendiğini göstermektedir. Bu rakama blog yöneticisinin girişleri dahil değildir.

Yazıların Kullanım ve Dağıtımı Hakkında

Bu sayfadaki yazıları kopyalayabilir ve kullanabilirsiniz. Buradaki herhangi bir yazıyı başka bir sitede yayınlarsanız, bu sayfaya ( http://muratyazici.blogspot.com/ ) bağlantı vermenizi rica ederim. Zamanla ilave başlıklar eklemenin yanı sıra, mevcut başlıklara da yeni belgeler eklemeyi planlıyorum. Bu sayfaya bağlantı verildiği takdirde, her okuyucu ilgilendiği yazının en yeni haline ulaşma imkânına sahip olacaktır.