Ehl-i Sünnet Müdafaası

Ehl-i Sünnet Müdafaası

Bu sayfayı hazırlamaktaki maksadım "Ehl-i sünnetin müdafaası" için bir bilgi ve belge bankası meydana getirmektir. Faydalı olacağı ümidi ile başladım. Allahü teâlâ hâlis niyet, hayırlı netice ve muvaffakıyet nasib etsin. Bu sayfayı ziyaret eden kardeşlerimden hayır dualarını istirham ederim. (Daha fazla bilgi için sayfanın altına bakınız.)

26 Ocak 2011 Çarşamba

Hazret-i Muâviye'yi Kötüleyenin Cezası

İmam-ı Kurtubî rahimehullah diyor ki:

"Eshab arasında birçok muhalefet ve muharebeler olmuştur. Bununla beraber hiç biri diğerinin nifakına hükmetmemiştir. Onların bu husustaki hâlleri, ahkâm babında müctehidlerin hâlleri gibidir. Ya hepsi hakka isabet etmiştir denilir, yahut isabet eden bir tanesidir. Fakat hata eden mazur olur. Çünkü o reyine ve zannına göre muhataptır. İşte bunlardan birine meâzallah bir şeyden dolayı buğzeden kimse âsî olur; tevbe etmesi gerekir."

Kaynak: A. Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Yayınevi, 1983; c.1, Bab:33, s.345.

İmam-ı Malik rahimehullah diyor ki:

"Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem Eshabından birine, mesela Ebû Bekr'e veya Ömer'e veya Osman'a veya Mu’âviye'ye veya Amr ibni Âs'a radıyallahü anhüm söven ve onları kötüleyen bir kimse, eğer yoldan çıkdılar, kâfir oldular dedi ise, bu kimseyi öldürmelidir. Yok eğer başka bir ayıb ve kusur ile kötüledi ise, şiddetli dövmelidir."

Kaynak: İmam-ı Rabbâni, Mektubat; ayrıca bkz. Kâdî Ebu'l-Fadl İyaz, Şifa-i Şerif, Bedir Yay., s. 725.

Şeyhülislâm Ebussu'ud Efendi'nin fetvalarında diyor ki:

488. Mes’ele: "Muâviye hayırlı kişi değildir" dese, şer'an Zeyde ne lâzım olur?
Elcevap: Ta'zîr olunur.

489. Mes’ele: Sahâbe-i kirâmdan Muâviyeye lâ'net eden Zeyde şer'an ne lâzım olur?
Elcevap: Ta'zîr-i beliğ ve hapis lâzımdır.

Kaynak: Mecmu'a-î Fetevâ. Ayrıca bkz. Muhammed Hâdimî, Berika, Kahraman Yayınları, c.2, s. 161.

Hâfız İbni Hacer-i Mekkî rahimehullah naklediyor:

"Ömer bin Abdülaziz rahmetullahi teâlâ aleyh, huzurunda Hazret-i Muâviye'yi gıybet eden bir kişiye üç kırbaç vurdurdu."

Kaynak: Es-Savaikul-Muhrika, Bedir Yayınevi, s. 471.

Daha fazla bilgi için bkz. Kâdî Ebu'l-Fadl İyaz, Şifa-i Şerif, Bedir Yay., s. 724-728. Kitabın bu bölümünün başlığı şöyledir: "Peygamberin sallallahü aleyhi ve sellem Ehl-i beytine, Âline, Ezvacına ve Eshabına sövmek, onlara noksanlık isnad etmek haramdır, bunu işleyen mel'undur"

Derleyen: Murat Yazıcı

24 Ocak 2011 Pazartesi

"Muâviye'yi Sevmem" Diyen Densize Cevap

Doğrusu, Hayreddin Karaman'ın kayda değer bir ilmi veya kütübhanemizde bulundurmak isteyeceğimiz istifadeli bir eseri yoktur. Beynelmilel sahada kendisine itibar edildiğini de görmedik, duymadık. Bu açıdan bakılınca, klasik ma'nâda bir âlim olmadığı gibi, mühim bir araştırmacı veya vasatın üstünde bir yazar da değildir. Ancak, Türkiye'de kendisine itibar eden kesimler olması, gazete ve televizyonlar vasıtası ile bozuk görüşlerini neşretme imkânına sahib olması gibi hususlar, bu şahsı görmezden gelmemize mâni oluyor.

Taha Akyol'la yaptığı röpartajda demiş ki: “Muaviye’yi sevmem, ... Ehl-i Beyt sevgisiyle Muaviye bir kalpte birleşmez!”

Bu kendisinin kıymetsiz görüşüdür. Zaten daha evvel "mut'a nikâhı yapanlara fasık denemez" ma'nâsında anormal sözleri sarfetmiş bu kişi başka türlü söyleseydi, herhalde şaşırırdık.

Ehl-i sünnetin bu konudaki tavrı çok açıktır ve tartışmasızdır. Diğer başlıklar altında uzun yazdım; burada önce Ehl-i sünnetin reisinin sözlerini yazıp, sonra da ikinci bin yılın müceddidinden bir iktibasla noktayı koyacağım.

İmam-ı a'zam Ebû Hanife rahimehullah buyuruyor ki:

"Biz Resulullahın (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) Eshâbının hepsini dost ediniriz ve hiçbirini hayır dışında anmayız." (el-Fıkhu'l-Ekber)

"Onların hiçbirinden uzaklaşmayız ve dost edinmekte hiçbirini ayırmayız." (el-Fıkhu'l-Ebsat)

"Takva sahibi her mü'min onları sever ve her kötü münâfık da onlara kin tutar." (el-Vasiyye)

İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendi hazretleri rahimehullah buyuruyor ki:

"Eshâb-ı kirâmın hepsini ve Ehl-i beytin hepsini sevmek, saymak lâzımdır. Birini sevmemek, hepsini sevmemek olur. Çünkü, insanların en iyisinin sohbeti ile şereflenmek fazîleti, hepsinde vardır. Sohbetin fazîleti ise, bütün fazîletlerin üstündedir." (59. Mektub)

Murat Yazıcı

22 Ocak 2011 Cumartesi

Karaman'ın İlmî Ahlâkının Teşhiri

Bay Hayreddin Karaman demiş ki:

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=25771&y=HayrettinKaraman

"Nassa karşı ictihad olmaz

Bir mesele ortaya çıkar ve bunun dini hükmünü öğrenmek gerekirse önce naslara (ilgili ayetlere ve hadislere) bakılır. Bunlarda aranan hüküm bulunamazsa usulüne göre ve ehli tarafından ictihada başvurulur. İşte böyle yapılır da hata edilirse hataya da sevap yazılır.

Hz. Ali'ye Medine'de bulunan ashab ısrarla bey'at ettiler. Bu bey'atı muteber sayan halifeye itaat eder, muteber saymayana göre Hz. Ali halife olmadığı için ondan katillerin teslimi veya cezalandırılması talep edilemez. Muaviye ve yandaşlarının yaptığı ictihad değildir, isyandır. Bunun böyle olduğunu yazının sonunda nakledeceğim büyük bir İslam aliminin de kaleminden okuyacaksınız."

Karaman'ın sözü burada bitti. Yazısının devamı yukarıdaki bağlantıda okunabilir. Burada bahsettiği İslam âlimi, Sadeddin-i Teftazani’dir (rahimehullah).

Altını çizdiğim lakırdılarına dikkat ediniz. Diyor ki, "ictihad değildir" ve bu sözüne destek olarak Sadeddin-i Teftazani'yi gösteriyor. Karaman'ın yaptığı nakillere güvenilemeyeceğini, görüş ve yaklaşımlarında dürüst olmadığını bu misal bize açık olarak gösteriyor. Aşağıda Teftazani’nin Şerhu'l-Akaid en-Nesefiyye kitabının "Halifeler" kısmının bir sayfasını veriyorum:


Tercümesi:

"Hazret-i Ali'nin radıyallahü teâlâ anh halife seçilişi sonrasında sahabe arasında vuku bulan ihtilaf ve harbler onun halifeliğini kabullenmemekten kaynaklanmamıştır. Bilakis bu ihtilaflar hatalı ictihaddan kaynaklanmıştır."

Bay Karaman'a, Teftazani'nin aynı kitabında naklettiği şu hadis-i şerifi de hatırlatalım:

(Eshabıma dil uzatmakta Allah’tan korkun! Benden sonra onları kötü emellerinize alet etmeyin! Onları seven, beni sevdiği için sever. Beni sevmeyen de onları sevmez. Onları inciten beni incitmiş olur. Beni inciten de Allahü teâlâyı incitmiş olur. Bunun da cezası gecikmeden verilir.)

Murat Yazıcı

21 Ocak 2011 Cuma

Eshâbım Yıldızlar Gibidir

Hâfız İbni Hacer-i Mekkî (vefatı m. 1566) rahimehullah bildiriyor:

"Dârimî, İbni Adî ve başkalarının da rivayet ettiklerine göre Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem (Eshâbım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidâyete kavuşursunuz!) buyurmuştur." (Es-Savaikul-Muhrika, Bedir Yayınevi, s. 457)

Bu hadis-i şerifi kitaplarına yazmış olan başka büyük âlimleri ve kitaplarını da burada kaydedelim.


Hakim Semerkandî (vefatı m. 953) rahimehullah diyor ki:

"İnanan bir kimsenin Resûlullah'ın aleyhisselam sahabileri aleyhinde konuşmaması, gıybetlerini yapmaması lazımdır. Onlara ta'n eden sapık ve bid'atçıdır. Zira efendimiz (Eshabım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidayete varırsınız.) buyurmuştur. Diğer bir hadis-i şerifte buyruldu ki: (Eshabıma kin tutan münafıktır.) O halde ey kardeşim, dilini onlardan uzak tut da aleyhlerinde bulunma. Akıllılara bu kadar söz yeter." (Sevad-ı A'zam, Bedir Yayınevi, s.55)

Se'âdet-i Ebediyye müellifi rahimehullah bu hadis-i şerifi inkâr eden bir Vehhabîye cevap olarak şu bilgileri veriyor:

"İmâm-ı Münâvî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Künuz-üd-dekâık) kitâbı ve İmdâdın (Tahtâvî) hâşiyesi, otuzaltıncı sahîfesinde bu hadîs-i şerîfi de yazmakda ve imâm-ı Beyhekî rivâyeti olduğunu bildirmekdedirler....Bu adam, Eshâb-ı kirâmın büyüklüğünü anlıyamadığından, bu hadîs-i şerîfe, uydurmadır diyor." (bkz. Se'âdet-i Ebediyye, 2. Kısım, "17-Vehhabilik Nedir" konusu)

Hâfız Celâleddîn Süyûtî (vefatı m. 1505) rahimehullah bildiriyor:

"Beyhekî İbni Abbas'dan nakille Resulullahın şöyle buyurduğunu nakleder: Allah'ın kitabından öğrendiklerinizle amel etmeniz gerekir. Kimse onu terketmekte mazur olamaz. Allah'ın kitabında bulunmazsa benim sünnetim geçerlidir. Eğer benim sünnetimde de geçmiyorsa Eshâbımın sözleri muteberdir. Çünkü Eshâbım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidayete kavuşursunuz. Eshâbımın ihtilafı ise sizin için rahmettir." (Miftahu'l-cenne fi'l-ihticac bi's-sunne - "Sünnetin İslamdaki Yeri", Rağbet Yayınları, s. 69)

Bu sayfadaki dipnotta ayrıca şu mehazlar verilmektedir:

el-Beyhekî, el-Medhal, s. 163.
el-Hatib, el-Kifaye, s. 165.

Rağbet Yayınevi'nin el-Avâsım mine'l-Kavâsım tercümesinin giriş kısmında (s. 21) şu ilave mehaz verilmektedir:

İbn Esir, Camiu'l-Usul fi Ehadisi'r-rasul, 8/556.

Ayrıca, meşhur hadis ve fıkıh âlimi İmam-ı Şa'rânî de (vefatı m. 1565) rahimehullah bu hadis-i şerifi "Beyhekî'nin İbni Abbas'dan bildirdiği..." diyerek aynen kaydetmiştir (Mizan ül-Kübra, Berekat Yayınevi, İstanbul, 1980, s. 76).

Büyük Maliki fıkıh ve hadis alimi Kâdî Ebu'l-Fadl İyaz (vefatı m. 1150) rahimehullah bu hadis-i şerifi "Resulullah buyuruyor" diyerek nakletmiştir (Şifa-i Şerif, Bedir Yayınevi, s.438). Bu hadis-i şerifin zayıf olduğunu söyleyen birkaç âlim (rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în) "Kâdî İyaz bu hadisi kesin olarak Peygamberimizin sözüymüş gibi yazmamalıydı" demişlerse de,  Molla Aliyyülkârî bunlara şöyle cevap vermiştir: "Mümkündür ki,  [Kâdî İyaz] bu hadis için bir zincir tesbit etmiştir veya rivayet yollarının çokluğunun onu zayıf olmaktan çıkarıp hasen mertebesine yükselttiğine hükmetmiştir. Üstelik, faziletli ameller için zayıf hadisler de kullanılabilir." (Şerh el-Şifa, 2:91) Nitekim, bizzat Molla Aliyyülkârî bu hadis-i şerifi "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem yine şöyle buyuru­yor.." diyerek nakletmektedir (bkz. Fıkh-ı Ekber Şerhi, "Sahabileri Hayırla Anmak" başlıklı kısım).

Yine İmam-ı Şa'rânî rahimehullah buyuruyor ki:

"Al­lahü teâlâya hamd olsun ki, bizi, şeriat âlimlerinin bütün sözlerini tevcîh edenlerden ve sözlerinin hepsini şeriat kaynağına bitişik görmekle hiç bi­rini red etmiyenlerden eyledi. Bu hususta sözümüzü kuvvetlendiren: (Be­nim Eshâbım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız kurtulursunuz) hadîs-i şerifidir. Muhaddisler bu hadîs-i şerif hakkında çeşitli söylemişlerse de, keşf sahiplerine göre sahîhdir. Ma'lûmdur ki, müctehidler, sahabenin yolu üzeredirler. Silsilesi, ya'nî bağlılığı bir sahâbîye olmıyan, bir müc­tehid bulamazsın."(Mizan ül-Kübra, Berekat Yayınevi, s. 59).

İmam Abdülkadir-i Geylânî de rahimehullah "İbni Ömer'in radıyallahü anh bildirdiği hadis-i şerifte..." diyerek bu hadis-i şerifi yazmaktadır (Gunye, Berekât Yayınevi, 7. Baskı, s. 117). Huccet-ül İslâm İmâm-ı Muhammed Gazâlî de rahimehullah bu hadis-i şerifi yazmakta ve izah etmektedir (Mustasfâ, Klasik Yayınları, c.1, s. 355, 358). Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî'nin de (vefatı m. 1893) rahimehullah mezkur hadis-i şerifi yazdığını burada kaydedelim (Camiu’l-Mütun tercümesi, Bedir Yayınevi, 7. Baskı, s. 150) Meşhur ve muteber Akaid kitaplarından olan Birgivî Vasiyetnamesi Şerhi'nde de yazılıdır (Bedir Yay. baskısı, s. 93). İbni Hacer'den ve Bağdadi'den nakiller için ayrıca bkz.: Prof. Dr. İbrahim Canan, Hadis Usülü ve Tarihi, Akçağ Yayınları, s.444-446.

Dr. Fuad Haddad'ın verdiği bilgilere göre, bu hadis-i şerife zayıf diyen âlimler olduğu gibi, hasen veya sahih diyen âlimler de mevcuttur, ama İbni Hazm dışında mevdu diyen âlim yoktur. İbni Hazm'ın sözü ise kendi başına sened olmaz. Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi isimli eserde diyor ki:

“Saîd İbnu'l-Müseyyeb, Hz. Ömer'den (radıyallahu anh) naklediliyor: "Demişti ki: "Ben Resûlullahı aleyhissalâtu vesselâm dinledim, buyurmuştu ki: "Ben, Rabbimden Ashabımın benden sonra düşeceği ihtilaf hakkında sordum. Bunun üzerine şöyle vahyetti: "Ey Muhammed! Senin Ashabın benim nezdimde, gökteki yıldızlar gibidir. Bazıları diğerlerinden daha kavidirler. Her biri için bir nûr vardır. Öyleyse, kim onların ihtilaf ettikleri meselelerden birini alırsa, o kimse benim nazarımda hidayet üzeredir."Hz. Ömer der ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (devamla) ilave etti:" Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayeti bulursunuz." [Rezîn tahriç etmiştir. (Hadisin birinci kısmını Câmi'u'us-Sağîr'de Suyutî kaydeder (Feyzu-Kadîr 4, 76). İkinci kısmı da İbnu Abdi'l-Berr, Câmi'u'l-İlm'de kaydetmiştir (2, 91).]

AÇIKLAMA: Münâvî şu açıklamayı sunar: "Ashabın ihtilafı rahmettir. Zira onların (ihtilaf ve) kavgaları dünya için değil, din içindir. Onlar dünya açısından ayrılmış olsalar da tevhîd meselesinde tek bir ruh gibidirler. Hepsi de dine ve din ehline yardımcı oldular. Şirke ve onun temeline darbe indirdiler, pek çok diyarları İslâm adına fethettiler. Küffârı kovup fâcirleri dize getirdiler, takva kelimesine davet ettiler. ..." İslâm ülemâsı bu hadisin mefhumuyla âmel etmiştir. Hadis, siyasi meselelerdeki ihtilafın sahabelere bir ta'n vesîlesi olmayacağını bildiriyor. Onlar, görüşlerinde dinin menfaatini arıyorlardı. İyi niyetli yaptıkları içtihad, ihtilafa sebep olmuştur. Niyetleri hâlis olduğu ve müçtehid oldukları için onlar bu ihtilaf sebebiyle ta'n edilemezler.” (Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/418)

971 [m.1563] yılında doğmuş ve 1034 [m.1624] yılında vefât etmiş olan, ikinci bin yılının müceddîdi, İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendi hazretleri rahimehullah buyuruyor ki:

"Ehl-i beyt için ise, (Ehl-i beytim, Nuh aleyhisselâmın gemisi gibidir. Binen kurtulur, binmiyen boğulur) hadis-i şerifi yetişir. Büyüklerimizden bazısı buyurdu ki, Peygamberimiz, Eshâb-ı kirâmı yıldızlara benzetti. Yıldıza uyan, yolu bulur. Ehl-i beyti de, gemiye benzetti. Çünkü gemide olanın, yıldıza göre yol alması lâzımdır. Yıldızlara göre yürümezse, gemi sâhile kavuşamaz. Görülüyor ki, boğulmamak için, hem gemi, hem yıldız lâzım olduğu gibi, Eshâb-ı kirâmın hepsini ve Ehl-i beytin hepsini sevmek, saymak lâzımdır. Birini sevmemek, hepsini sevmemek olur. Çünkü, insanların en iyisinin sohbeti ile şereflenmek fazîleti, hepsinde vardır. Sohbetin fazîleti ise, bütün fazîletlerin üstündedir." (59. Mektub)

Hazırlayan: Murat Yazıcı

20 Ocak 2011 Perşembe

Eshâb-ı kirâmın fazileti ve Hazret-i Mu’âviye

İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendi hazretleri rahimehullah buyuruyor ki:

"Eshâb-ı kirâmın hepsini ve Ehl-i beytin hepsini sevmek, saymak lâzımdır. Birini sevmemek, hepsini sevmemek olur. Çünkü, insanların en iyisinin sohbeti ile şereflenmek fazîleti, hepsinde vardır. Sohbetin fazîleti ise, bütün fazîletlerin üstündedir." (59. Mektub)

Hâfız Celâleddîn Süyûtî (vefatı m. 1505) rahmetullahi teâlâ aleyh diyor ki:

"Peygamberimizin Bir Özelliği de, Onunla Bir Lahzalık Buluşan Ve Onu Gören Kimsenin Sahabi Oluşudur: Evet, O'nun bir özelliği de budur. Fakat bir sahabi ile bir anlık buluşana, o sahâbinin tabiî denilmektedir. O kişiye, tabiî denilebilmesi için, o sahabi ile uzun müddet birlikte bulunması, uzun müddet onunla sohbet edip ondan faydalanmış olması aranır. Usûlcülere göre, en sahih kabul edilen söz, budur. Fark, hiç şüphesiz, Peygamberimizin peygam­berlik makam ve mansıbının çok büyük ve yüksek olmasındandır. Pey­gamberlik nurunun ve feyzinin çok kuvvetli olmasından kaynaklanmaktadır. Bunun içindir ki, sevgili Peygamberimizin bir defacık bir arabiye bakışı, aslında kupkuru ve nasibsiz bulunan bu ârâbinin, nûr ve feyizle dolmasına ve onun bir sâhâbi olmasına yetmektedir. Artık o kuru ve cahil arabi, bir defacık Resûlüllahın nazarına mazhar olmakla, ilim ve hikmetle konuşan bir insan haline gelivermektedir." (Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 529.)

İmam-ı Kastalanî hazretleri diyor ki:

"Resulullah aleyhisselamın yüceliği, risalet makamının yüksekliği, nübüvvetinin nuru, öyle bir mertebede idi ki, şerefli bakışıyla baktığı kimse bir ahmak arabî de olsa, Allah'ın hikmetiyle söylemeye başlardı." (Mevahib, c.1, s.509)

Birgivî Vasiyetnamesi Şerhi'nde şöyle yazılı:

"Resulullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) mübarek meclisinde az bir zaman kalan bir Müslüman köylü, hikmet söylemeye başlardı." (s.147)

Hindistan'da yetişmiş büyük alimlerden Muhammed Senâüllah-i Osmânî Dehlevî, İrşâd-üt-tâlibîn adındaki kitabında buyuruyor ki:

"Eshâb-ı kirâmın her birinin, Eshâb olmıyan müslümanların hepsinden daha üstün oldukları sözbirliği ile bildirilmişdir. Hâlbuki, kıyâmete kadar gelecek olan islâm âlimleri arasında ilimleri ve amelleri, Eshâb-ı kirâmın bazılarının ilm ve amelleri kadar olanları çok vardır: Bundan başka, hadîs-i şerîfde, (Başkaları Allah rızası için Uhud dağı kadar altın sadaka verseler, Eshâbımın Allah yolunda verdiği yarım Sâ’ arpanın sevâbına kavuşamazlar) buyuruldu. Eshâb-ı kirâmın ibâdetlerinin böyle kıymetli olması, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sohbetinde bulunmakla, kalblerinde hâsıl olan (Bâtınî kemâl)lerinden dolayıdır. Onların bâtınları ya’nî kalbleri, Resûlullahın mubârek bâtınından nûr aldı. Bâtınları nûrlandı."

Büyük Malikî fıkıh ve hadis âlimi Kâdî Ebu'l-Fadl İyaz hazretleri diyor ki:

"Bir adam, Muafa b. İmran'a, Ömer b. Abdülaziz'in yanında Muaviye nerede kalır (diyerek, Ömer b. Abdülaziz hazretlerini üstün görünce), ona öfkelenerek şöyle der: Peygamber aleyhisselamın ashabına kimse kıyas edilemez. Muaviye, Peygamber aleyhisselamın ashabından, ailesinin akrabasıdır (zevcelerinden Ümmü Habibe'nin kardeşidir). Katib-i umumîsi, bilhassa vahiy katibidir." (Şifa-i Şerif, Resulullahın ashabına hürmet ve tazim kısmı, s.440)

İmam-ı Gazalî (rahmetullahi aleyh) hazretleri de buyuruyor ki:

"Allahü teâlâ ve Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem) onları [bütün sahabeyi] övmüştür. Hazret-i Muaviye (radıyallahü teâlâ anh) ve Hazret-i Ali (radıyallahü teâlâ anh) arasında geçenler, imamlığı elde etmek için değil, ictihad üzerinedir." (İhya, c.1, s.297)

İmam-ı A'zam Ebû Hanife rahimehullah diyor ki:

"BİZ RESULULLAHIN ESHABINI ANCAK HAYIRLA ANARIZ." (Fıkh-ı Ekber)

Osmanlı zamanının değerli âlimlerinden Ebu'l-Münteha'nın (rahimehullah) yazdığı Fıkh-ı Ekber Şerhi 5 asır boyunca okunmuş, okutulmuş bir eserdir. Ebu'l-Münteha (vefatı h.1000/m.1591), İmam-ı a'zam Ebu Hanife'nin sözünü şöyle izah eder:

"Sünnet ve cemaat ehlinin, Eshab-ı Kiram hakkındaki nezih itikadları, onları medhü sena etmek [övmek] ve hayırla anmaktır. Çünkü, Allahü teâlâ ve Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem) Eshab-ı Kiramı övmüştür. Hazret-i Ali radıyallahü teâlâ anh ve Hazret-i Muaviye radıyallahü teâlâ anh arasında cereyan eden hadiseler ictihad farkından dolayı idi." (Fıkh-ı Ekber Şerhi, Akçağ Yayınları, 2. baskı, 1998, s. 276)

İmam-ı Şaranî hazretleri de şu mealdeki hadis-i şerifi yazıyor:

(Sahabelerim arasında fitne bulunacaktır. Allahü teâlâ onların benimle arkadaşlık etmeleri dolayısıyla [benimle sohbetlerinin hatırı için] kendilerini mağfiret eder. Sonra onların ardından bir topluluk bu fitne yoluna uyacaklar da fitne sebebiyle [bu fitneyi dillerine dolayarak körükledikleri için] cehenneme girecekler.)

İmam-ı Şaranî sonra şunları söylüyor:

"Bu hadis-i şerif sahabelerin birbirleriyle olan harplerinin affedilmiş olduğuna delildir. Çünkü bu harp doğru bir yorumla olmuştur." (Muhtasaru Tezkireti'l Kurtubî, 6. Kısım)

İmam-ı Kurtubî diyor ki:

"Ashab arasında birçok muhalefet ve muharebeler olmuştur. Bununla beraber hiç biri diğerinin nifakına hükmetmemiştir. Onların bu husustaki hâlleri, ahkâm babında müctehidlerin hâlleri gibidir. Ya hepsi hakka isabet etmiştir denilir, yahut isabet eden bir tanesidir. Fakat hata eden mazur olur. Çünkü o reyine ve zannına göre muhataptır. İşte bunlardan birine meâzallah bir şeyden dolayı buğzeden kimse âsî olur; tevbe etmesi gerekir." (Kaynak: A. Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Yayınevi, 1983; c.1, Bab:33, s.345)

Yine İmam-ı Kurtubî diyor ki:

"Derim ki: Ashabının tümü adaletlidir. Allah'ın gerçek veli kulları ve seçkinleridir. Peygamberlerden ve rasûllerden sonra bütün insanlar arasında seç­tiği kimselerdir. Ehl-i sünnetin mezhebi ve bu ümmetin imamlarının bulun­duğu cemaatin benimsediği kanaat budur." (Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/218-221) (Not: Ayrıca bkz. Hucurat Suresi tefsiri)

Hâfız İbni Hacer el-Askalânî diyor ki:

http://hadith.al-islam.com/Page.aspx?pageid=192&BookID=33&TOCID=3915

وذهب جمهور أهل السنة إلى تصويب من قاتل مع علي لامتثال قوله تعالى  ( وإن طائفتان من المؤمنين اقتتلوا ) الآية ففيها الأمر بقتال الفئة الباغية ، وقد ثبت أن من قاتل عليا كانوا بغاة ، وهؤلاء مع هذا التصويب متفقون على أنه لا يذم واحد من هؤلاء بل يقولون اجتهدوا فأخطأوا

 مصدر: فتح الباري بشرح صحيح البخاري, في شرح الحديث رقم 6692

İbni Hacer'in sözleri Bera'atü'l-Eş'ariyyin kitabında şöyle nakledilmektedir:

Ehl-i sünnet alimlerinin cumhuru ise Hucurat Suresinin 9. ayet-i kerimesine dayanarak Hazret-i Ali ile savaşa çıkanların reyini tasvip etmişlerdir ki, bunda baği taifesine karşı savaşmak için emir vardır. Ali'ye karşı savaşanların baği oldukları da sabittir. Ama adı geçen cumhur alimler bu tasvipleriyle beraber "buğat"tan olan hiç birisinin kınanmadıklarına dair ittifak edip, onlar müctehid olup ictihadlarında yanılmışlardır, demişlerdir. (Fethü'l-Bari, c.13, Kitabü'l-Fiten, "Muhakkak bu oğlum (Hasan) efendidir..." mealindeki hadis-i şerifin şerhi. Kaynak: Ebu Hamid bin Merzuk, Bera'atü'l-Eş'ariyyin, Bedir Yayınevi, 1994, s. 510).

Yine Hâfız İbni Hacer el-Askalânî diyor ki:

http://hadith.al-islam.com/Page.aspx?pageid=192&TOCID=299&BookID=33&PID=853

قال الحافظ إبن حجر في "فتح الباري": فإن قيل كان قتله بصفين وهو مع علي والذين قتلوه مع معاوية وكان معه جماعة من الصحابة فكيف يجوز عليهم الدعاء إلى النار؟ فالجواب أنهم كانوا ظانين أنهم يدعون إلى الجنة، وهم مجتهدون لا لوم عليهم في اتباع ظنونهم، فالمراد بالدعاء إلى الجنة الدعاء إلى سببها وهو طاعة الإمام، وكذلك كان عمار يدعوهم إلى طاعة علي وهو الإمام الواجب الطاعة إذ ذاك، وكانوا هم يدعون إلى خلاف ذلك لكنهم معذورون للتأويل الذي ظهر لهم

مصدر: فتح الباري بشرح صحيح البخاري, في شرح الحديث رقم 436

Prof. Dr. İbrahim Canan "Vay Ammar'a! Onu bâği bir grup öldürecek. Bu, onları cennete çağırır, onlar da bunu ateşe çağırır!" mealindeki hadisi naklettikten sonra İbni Hacer'in bu sözlerini şöyle naklediyor: Ammar, Sıffin'de öldürülmüştür. Hz. Ali cephesinde idi. Karşı tarafta ise Hz. Muaviye vardı. Hz. Muaviye'nin yanında bir kısım sahabe de vardı. Bu durumda şu soru hatıra gelebilir: "Onların ateşe çağırmaları nasıl caiz olur?" Bu soruya İbni Hacer şu cevabı verir:

"Onlar, cennete çağırdıklarını zannediyorlardı. Onlar müçtehid oldukları için, zanlarına uymaları sebebiyle levm edilemezler. Cennete çağırmaktan murad, onun sebebine çağırmaktadır. Bu da imama itaattır. Nitekim Hz. Ammar, onları Hz. Ali'ye itaat etmeye çağırıyordu. O sırada itaat edilmesi vacib olan imam da Hz. Ali idi. Öbürleri ise bunun hilafına çağrı yapıyorlardı. Lakin onlar da kendilerine zahir olan te'vil sebebiyle mazur durumda idiler." (İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/507-509.)

İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki:

Fıkh âlimlerinden bazısı hazret-i Mu’âviye “radıyallahü anh” için (Cevr), yanî zulm etdi, demiş ise de, bundan maksadları, hazret-i Emîrin hilâfeti zamanında kendini halîfe ilân etmesi haksız idi, demekdir. Yoksa, yoldan çıkmak ve günâh alâmeti olan zulm demek değildir. Bu sûretle sözleri, Ehl-i sünnet büyüklerinin sözlerine uymuş olur. (251. mektupdan)

Hâfız İbni Hacer-i Mekkî hazretleri "baği" kelimesinin bu çerçevede kullanımını şöyle açıklıyor:

"Hazret-i Muaviye'nin taraftarı olan taife gerçi baği (Halife Hazret-i Ali'ye karşı çıkmış bir taife) ise de, bu çıkış -şeriat hükmünde- fasıklık olmayan bir bağiliktir. Zira onların çıkış hadisesi ancak şeriata dayanan bir te'vil ile olduğu için, Hazret-i Muaviye'nin taifesi bu hususda özür sahibidir." (es-Sava'iku'l-Muhrika, 11. Bölüm: Ehl-i Beytin Faziletleri, s. 467)

Yine Hâfız İbni Hacer-i Mekkî diyor ki:

"Hazret-i Ali ve ehl-i beytin hakiki düşmanları Haricî taifesi ile Şam halkından onlara benzer kimselerdir. Sahabeden Muaviye ve benzeri değillerdir. Çünkü Muaviye ve arkadaşları Hazret-i Ali ve taraftarlarıyla yaptıkları münakaşa ve ihtilafları hususunda ictihadlarına dayanıp te'vil sahibi olduklarından dolayı, Allah'tan onlara bir ecir, Hazret-i Ali ve ona tabi' olanlara iki ecir vardır. Allah hepsinden razı olsun." (es-Sava'iku'l-Muhrika, Bedir Yayınevi, s. 348-349)

Büyük İslam alimi İmam-ı Kastalanî de şöyle buyuruyor:

"Birçok ayet ve hadislerle sahabe-i kiramın adaletleri sabittir. Hiçbirini kınamak caiz değildir. Fitneye uğramış olsun veya olmasın onlara iyi niyet beslemek vaciptir. Fitneye uğrayanlar, görüş ve düşünceleri sebebiyle uğradılar. Nefislerinin arzu ve heveslerine uyarak değildi....Onların gösterdikleri fazilet ve kerametler önceki toplumlarda asla görülmemiştir ve onlardan sonra gelenlerin hiçbiri onların mertebesine ulaşmamıştır. Bütün bu mutluluğa erişmeleri Rasulullahın (aleyhisselam) mübarek bakışının etkisi ve bereketi sayesinde idi." (Mevahibü Ledüniyye, 1. cild, 5. bölüm)

Büyük alimlerden Muhammed Hadimî hazretleri "Onları hayırla yadederiz" başlığı altında diyor ki:

"İşte bu gibi ihtilaflar ictihaddaki hata üzerine dayandırılır. İctihadda hata eden ise muahaze olunmaz. Bilakis isabet edenin yarısı kadarıyla sevap kazanır." (Berika, c.2. s.95)

"Cumhur dedi ki: Onlardan birisine söven tazir olunur. Ebü'ssuud fetvalarında Hz. Muaviye'ye (radıyallahü anh) sövülmesi ve ona ta'n olunması hakkında fetva soran kimseye: Şiddetli bir vuruş ile ve kurtuluş alameti ve sadık tevbe zahir oluncaya kadar ebedi olmak üzere hapsedilir, diye cevap verdi." (Berika, c.2, s. 161)

İmam-ı Malik radıyallahü anh diyor ki:

"Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem Eshabından birine, mesela Ebû Bekr'e veya Ömer'e veya Osman'a veya Mu’âviye'ye veya Amr ibni Âs'a radıyallahü anhüm söven ve onları kötüleyen bir kimse, eğer yoldan çıkdılar, kâfir oldular dedi ise, bu kimseyi öldürmelidir. Yok eğer başka bir ayıb ve kusur ile kötüledi ise, şiddetli dövmelidir." (Kadı Iyaz, Şifa-i Şerif)

Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi isimli eserde şu yazılar mevcuttur:

“Saîd İbnu'l-Müseyyeb, Hz. Ömer (radıyallahu anh)'tan naklediliyor: "Demişti ki: "Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı dinledim, buyurmuştu ki: "Ben, Rabbimden Ashabımın benden sonra düşeceği ihtilaf hakkında sordum. Bunun üzerine şöyle vahyetti: "Ey Muhammed! Senin Ashabın benim nezdimde, gökteki yıldızlar gibidir. Bazıları diğerlerinden daha kavidirler. Her biri için bir nûr vardır. Öyleyse, kim onların ihtilaf ettikleri meselelerden birini alırsa, o kimse benim nazarımda hidayet üzeredir."Hz. Ömer der ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (devamla) ilave etti:"Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayeti bulursunuz." [Rezîn tahriç etmiştir. (Hadisin birinci kısmını Câmi'u'us-Sağîr'de Suyutî kaydeder (Feyzu-Kadîr 4, 76). İkinci kısmı da İbnu Abdi'l-Berr, Câmi'u'l-İlm'de kaydetmiştir (2, 91).]

AÇIKLAMA: Münâvî şu açıklamayı sunar: "Ashabın ihtilafı rahmettir. Zira onların (ihtilaf ve) kavgaları dünya için değil, din içindir. Onlar dünya açısından ayrılmış olsalar da tevhîd meselesinde tek bir ruh gibidirler. Hepsi de dine ve din ehline yardımcı oldular. Şirke ve onun temeline darbe indirdiler, pek çok diyarları İslâm adına fethettiler. Küffârı kovup fâcirleri dize getirdiler, takva kelimesine davet ettiler. ..." İslâm ülemâsı bu hadisin mefhumuyla âmel etmiştir. Hadis, siyasi meselelerdeki ihtilafın sahabelere bir ta'n vesîlesi olmayacağını bildiriyor. Onlar, görüşlerinde dinin menfaatini arıyorlardı. İyi niyetli yaptıkları içtihad, ihtilafa sebep olmuştur. Niyetleri hâlis olduğu ve müçtehid oldukları için onlar bu ihtilaf sebebiyle ta'n edilemezler.” (Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/418)

Ahmed Davudoğlu hoca da Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi’nde (Eshabımdan kimseye sövmeyin! Çünkü biriniz Uhud (dağı) kadar altın infak etse, onların bir ölçeğine veya yarısına erişemez.) mealindeki hadis-i şerifi takiben İmam-ı Nevevi’nin şu sözlerini bildiriyor:

“Nevevî diyor ki: (Fitnelere karışmış olsun olmasın eshab-ı kirama sövmek haramdır; haram kılınan kötülüklerdendir. Çünkü onlar müctehiddirler. Sahebenin faziletleri bahsinde izah ettiğimiz gibi, onlar bu harbler hususunda tevilcidirler.)” (Sönmez Yayınevi, 1983; c.10, Bab:54, s.465)

Yine Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi’nde şunlar yazılı:

“Nevevî diyor ki: Olup biten harplere gelince: Bu harpler sebebiyle her taifede bir şüphe hâsıl olmuştu ki, bu şüphe sebebiyle her taife kendinin doğru hareket ettiğine inanıyordu. Ashabın hepsi âdildirler. Allah-onlardan razı olsun. Harblerinde ve sâirede ise tevilcidirler. Bu te'vilcilik onlardan hiç birini adaletten çıkarmamıştır. Çünkü onlar müctehiddirler. İctihadi bir takım meselelerde ihtilâf etmişlerdir. Nitekim onlardan sonra gelen müctehidler de kan ve sâire meselelerinde ihtilâf etmişlerdir. Bundan, onlardan herhangi birinin eksik taraflı olması lâzım gelmez. Bilmiş ol ki, bu harblerin sebebi, dâvaların şiddetle birbirine benzer olmasıdır. Bundan dolayı ashabın ictihadları muhtelif olmuş, kendileri üç kısma ayrılmışlardır. Bir kısma göre ictihad sayesinde hakkın bu tarafda olduğu, muhalifinin âsî sayıldığı anlaşılmıştır. Bunların itikadına göre âsî ve bâği olan muhalifle harbetmek vâcibdir. Onlar da bunu yapmıştır. İkinci kısım birincilerin tam aksinedir. Onlar da ictihad sayesinde hakkın karşı tarafda olduğunu anlamışlardır. Binâenaleyh o tarafa yardım etmek vâcibdir. Üçüncü kısım hiç bir tarafı tercih edemeyip hayrette kalanlar ve ne hüküm vereceğini bilemeyenlerdir. Bunlar her iki fırkadan uzak kalmışlardır. Bu hareket onlar hakkında vâcibdir. Çünkü: Bir müslümanın ölümü hakettiği anlaşılmadıkça üzerine hücum etmek helâl değildir. Bunlar iki tarafdan birinin tercih edileceğini ve hakkın onunla olduğunu anlasalar yardımdan geri kalmaları caiz olmazdı. Binâenaleyh hepsi mazurdurlar, Allah kendilerinden razı olsun. Bundan dolayıdır ki, Ehl-i Hak ve icmâına îtimad olunan ulemâ bu zevatın şahitliklerinin ve rivayetlerinin kabulüne, adaletlerinin kemâline ittifak etmişlerdir.” (Sönmez Yayınevi, 1983; c.10, Bab:1, s.207)

Yine Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi’nde şu bilgiler naklediliyor:

Nevevî diyor ki: «Bu rivayetler, Hz. Ali'nin haklı, Hz. Muaviye taraftarlarının haksız ve müteevvil olduklarını sarahaten göstermektedir. Yine bu rivayetlerden her iki taifenin de mü'min olduklarına, birbirleriyle harp etmekle dinden çıkmadıkları­na, fâsık dahî olmadıklarına sarahaten delil vardır. Bizim mezhebi­mizle bu bâbda bize muvafakat eden ulemânın mezhepleri budur.»

Kelâm ilminde beyân olunduğu vecîhle Alî Muâviye (Radiyallahü anh) hazerâtının muharebeleri hakkında ileri geri söz söylememek, kendini hakem mevkiine çıkararak birini haklı diğerini haksız görmemek, her iki sahâbî müctehid oldukları için bu bâbdaki hatâyı ictihâdda hatâ sayarak, her ikisi hakkında da (Radiyallahü anh) demek ehl-i sünnetin şiarıdır.

İmam Gazâlî (450 - 505)'nin rivayetine göre büyükler­den bir zât rüyasında kıyametin koptuğunu görmüş, Alî ile Muâviye hazerâtını getirmişler, dâvaları görüldükten sonra Hz. Alî: «Kabe'nin Rabbine yemin ederim ki dâva lehime hükmolundu.» diyerek gitmiş; ondan sonra Hz. Muâviye gö­rünmüş, o da: «Kabe'nin Rabbine yemin ederim ki Rabbim beni affetti.- diyormuş. (a.g.e, c.5, Bab:47-48, s.519)

Kâdî Ebû Bekr ibn-ül-Arabî rahimehullah (vefatı h.543/m.1149) diyor ki:

"Burada bizi teselli edecek bir şey varsa, o da Peygamberimizin sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem fitnelerden bahsedip ileride olacaklara işaret etmesi ve haber vermesidir. Şöyle ki, Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem Haricilerle ilgili ikazlarda bulunup şöyle buyurmuştur: (Onları iki taifeden hakka en yakın olanı öldürecektir.) [Müslim, Zekat, 150-151 ve 152 (2458), Ebu Davud, Sünnet, 12 (4667).] Böylece de birbirleriyle savaşan iki taifenin de [Hazret-i Alî radıyallahü anh ve Hazret-i Muâviye radıyallahü anh taraflarının]  hak üzere oldukları, ancak bunlardan Hazret-i Alî taraftarlarının hakka daha yakın olduğu ortaya çıkmışdır. ...Ayrıca Ammar b. Yasir radıyallahü anh hakkında şöyle buyurmuştur: (Onu, bağiler öldürecektir.) Hazret-i Hasan radıyallahü anh hakkında da şöyle buyurmuştur: (Bu oğlum seyyiddir. Umulur ki, bu oğlum aracılığı ile Allahü teâlâ, Müslümanlardan iki büyük grup arasını düzeltir.) Bunun neticesi olarak Allahü teâlâ Hazret-i Hasan'a kendisini hilafetten azlederek Müslümanların arasını bulmayı ve onları ıslah etmeyi güzel göstermiştir. Yine rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Osman'a radıyallahü anh rüyasında asilere karşı direnmeme iznini  Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem vermiş ve ona geceleyin iftarı kendi yanında açacağını bildirmiştir. [Ahmed b. Hanbel, Musned, 1/72] Bütün bunlar [İslam'ın koyduğu] münakaşa ve mücadele kuralları içerisinde cereyan etmiş olan işler olup fıkhın belirlemiş olduğu yollardan herhangi birinin dışına da çıkılmış değildir. Hata edenin bir sevab, isabet edenin de on sevab kazanacağı ictihad metodunun sınırlarının da dışına çıkılmış değildir. Burada zikrettiklerimiz dışında tarih kitaplarında yer alan rivayetlerin hiç birinin ilmi değeri yoktur. Bu itibarla onlara itibar etmeyin. Çünkü bu rivayetlerin hepsi asılsızdır." (el-Avâsım mine'l-Kavâsım, Rağbet Yay., 2009, s. 89-90)

Hafız İbni Hacer diyor ki:

Hadis ravisi Müslim'in en yüce şeyhlerinden, asrının imamı olan Ebu Züra er-Razi demiş ki: "Birisi, Resulullah'ın (aleyhisselam) eshabından birisini noksanlıkla ayıplarsa, gerçekten o kimsenin zındık olduğunu bil. Çünkü Resulullahın (aleyhisselam) peygamberliği doğrudur. Kur'an-ı kerim de doğru bir kitapdır ve Peygamber'in (aleyhisselam) getirdiği din de hakdır. Bunların hepsinin hak, doğru oldukları itikadı bize sahabeden gelmiştir. Onları (sahabeleri) cerh eden, ayıplayan kimse, ancak Allah'ın kitabını, Resulü'nün sünnetini iptal etmek ister. Öyle ise cerh edilmek o kimseye daha yakışır ve zındıklık, sapıklık, yalan söylemek, fâsıklık nitelikleriyle nitelenmeye o kimse herkesden daha layıktır." (Es-Savaiku'l-Muhrika)

Gümüşhanevî hazretleri de şöyle buyuruyor:

"Ehl-i sünnet ve'l-cemaat mezhebine göre, bütün sahabeler, Resulullah'ın (aleyhisselam) övdüğü gibi tezkiye edilir ve övülürler. Hz. Ali ve Hz. Muaviye arasında meydana gelenler bir ictihad meselesidir. Bunun aksini iddia edenler doğru yoldan sapmış olurlar." (Ehl-i Sünnet İtikadı, Bedir Yayınevi, 7. Baskı, s.84, 73 nolu dipnot)

Şeyhülislam Merginanî rahimehullah diyor ki:

"Sahabe ve tabiinleri açıkca tahkir eden kimsenin şahidliği geçersizdir. [Çünkü onun fâsıklığı açığa çıkmıştır.]" (el-Hidaye, Kahraman Neşriyat, c.3, s. 218)

Hakim Semerkandî diyor ki:

İnanan bir kimsenin Resûlullah'ın aleyhisselam sahabileri aleyhinde konuşmaması, gıybetlerini yapmaması lazımdır. Onlara ta'n eden sapık ve bid'atçıdır. Zira efendimiz (Eshabım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hakikata varırsınız.) buyurmuştur. Diğer bir hadis-i şerifte buyruldu ki: (Eshabıma kin tutan münafıktır.) O halde ey kardeşim, dilini onlardan uzak tut da aleyhlerinde bulunma. Akıllılara bu kadar söz yeter. (Sevad-ı A'zam, Bedir Yayınevi, s.55)

Hafız İbni Hacer-i Mekkî hazretleri de şu hadisleri yazıyor:

(Allah'ım, onu [Muaviye’yi] hâdi ve muhdi eyle) (Yani, Onu doğru yola ulaştır ve doğru yola ulaştırıcı eyle!)

(Allah'ım, Muaviye’ye kitabet ve hesap öğret ve onu azabtan koru.)

Sonra diyor ki:

"Hiç şüphe yok ki, Hz. Peygamber aleyhisselamın duası müstecaptır (kabul olunur)." (Es-Savaikul-Muhrika, 11. Bölüm. s.466)

Kâdî Ebu'l-Fadl İyaz hazretleri de, "Resulullahın bütün duaları kabul edilirdi" başlığı altında "Muaviye'ye dua etmiştir ve onun duası sayesinde halife olmuştur" diyor (Şifa-i Şerif, s.326).

İmam-ı Kastalanî diyor ki:

"Resulullahın sallallahü aleyhi ve sellem katiblerinden biri de Hazret-i Muaviye'dir (radıyallahü anh). Hazret-i Ömer radıyallahü anh zamanında Şam valisi idi. Hazret-i Osman radıyallahü anh zamanında da o vazifede kaldı... İmam-ı Ahmed, Arbad bin Sariye'den alarak söylüyor: Hazret-i Peygamber aleyhisselam onun için (Allah'ım, Muaviye’ye kitabet ve hesap öğret ve onu azabtan koru.) diye dua etmiştir." (Mevahibü Ledünniye, Hisar Yayınevi, c.1, s.245)

Yine İbni Hacer-i Mekkî hazretleri naklediyor:

"İbni Ebi Şeybe Musannef adlı kitabında, Taberani de Kebir adlı eserinde Abdülmelik bin Ömer'den rivayet eder: Muaviye radıyallahü anh demiş ki: Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem bana (Ey Muaviye! Sen iş başına geçtiğinde iyilik et.) diye buyurduğu zamandan beri hilafette gözüm vardı."(Es-Savaikul-Muhrika, s.466; ayrıca bkz. İbni Hacer el-Askalânî, el-İsabe, İz Yayıncılık, c. 4, s. 361)

Kâdî Ebû Bekr ibn-ül-Arabî rahimehullah (vefatı h.543/m.1149) diyor ki:

"Hazret-i Muaviye'nin şahsiyetinde bir takım özellikler bir arada toplanmıştır: Hazret-i Ömer radıyallahü anh bütün Şam bölgesinin idaresini onun emri altında toplamış ve o bölgede tek söz sahibi olarak onu belirlemişti. Hazret-i Ömer'in bu tutumuna etkili olan amilse, Hazret-i Muaviye'nin güzel yaşantısı, İslam topraklarını ve sınır boylarını en iyi şekilde koruması, orduyu ıslah etmesi, düşmana galip gelmesi ve bölge halkını en iyi şekilde yönetmesidir. Sahih olan hadis-i şerifler onun fıkhına [derin din bilgisine] şahitlik etmektedir [Tirmizi, Menakıb, 47 (3842); Buhari, Fedailu ashabi'n-Nebi, 28 (3765).]. Ayrıca Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem rüyasında, (Ümmetimden bazı kişilerin padişahların tahtlarına kuruldukları gibi debdebeli bir halde denizin ortasında giderlerken gördüğünü) bildiren Ümmü Haram hadisinde de [Buhari, İsti'zan, 60] Hazret-i Muaviye'nin halife oluşuna şahidlik ve delil vardır." (el-Avâsım mine'l-Kavâsım, s. 115-116)

Hâfız İbni Hacer el-Askalânî diyor ki:

"[Hazret-i Muaviye] Mü'minlerin emiridir...Ebu Nuaym der ki: Kâtiblerden, hesap yapanlardan ve fasihlerdendi. Halîm ve vakur bir kimse idi." (el-İsabe, c.4, s. 361)

Ebu'l-Leys Semerkandî diyor ki:

"Akıllı olan, sahabe hakkında güzel konuşmalıdır. Onların hiçbiri için kötü söz etmemelidir. Dinini korumak için bunu yapmalıdır....Muhammed b. Fazl şöyle anlatır: Toplu kanaat odur ki, Peygamberden aleyhisselam sonra bu ümmetin hayırlısı, başta Hazret-i Ebubekir radıyallahü anh, sonra da Hazret-i Ömer'dir radıyallahü anh. Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali radıyallahü anhüm için çeşitli görüşler bildirildi. Biz deriz ki, önce Hazret-i Osman, sonra Hazret-i Ali'dir. Bunlardan sonra Resulullahın aleyhisselam tüm eshabı gelir ki, hepsi hayırlı, hepsi salihtir. Onlardan hangisi olursa olsun, ancak hayırla anarız." (Bostanü'l-Arifin, Bedir Yayınevi, s. 957)

Yine Ebu'l-Leys Semerkandî rahimehullah naklediyor:

"İbrahim Nehai'ye sahabe arasında vukubulan savaşlardan soruldu. Şöyle dedi: (O akan bir kandı. Elimiz ona bulaşmadı. Biz de dilimizi bulaştırmayalım.)" (Bostanü'l-Arifin, s. 957)

İmam-ı Şaranî diyor ki:

Bir keresinde Hazret-i Muaviye, Hazret-i Aişe'ye (radıyallahü anhüma) yüz bin dirhem gönderir. Hazret-i Aişe paraları eline geçtiği anda dağıtır, akşam yemeği için bir tek kuruş bile bırakmaz. Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh) şöyle der: "Resulullah'dan sonra Muaviye'den daha cömert birini görmedim. Bir keresinde Ali'nin oğlu Hasan'a rastlayınca (radıyallahü anhüma), 'Merhaba ey Allah Rasulünün kızının oğlu!' diye kendisine alaka göstermiş ve ilgililere Hazret-i Hasan'a üçyüz bin dirhem verilmesini emretmişti. Aynı gün biraz sonra Abdullah ibni Zübeyr'e rastlayınca ona da yüz bin dirhem verilmesini buyurmuştu." (Tenbihü'l-Muğterrin, Bedir Yayınevi, s. 344)

İmam-ı Şaranî, Hazret-i Muaviye hakkında nakledilen "dünya sevgisine mübtela kılınmıştı" ifadesi hakkında diyor ki:

"Hazret-i Muaviye'nin dünya sevgisi tasavvuf büyüklerinde görüldüğü gibi ahıret ameline yönelik bir sevgi olarak yorumlanmalıdır. Hatta, böyle bir hedef gütmeye evliyadan çok daha layıktır, zira büyük bir sahabidir." (Tenbihü'l-Muğterrin, Bedir Yayınevi, s. 61)

Hz. Muaviyenin hastalığı ağırlaşınca (Resûlullah bana bir gömlek giydirmişti. Bereketlenmek için, onu bugüne kadar sakladım. Birgün kestiği tırnakları ve mübârek saçının kıllarını bir şişe içine koyup saklamıştım. Ölünce, o gömleği bana giydiriniz! O tırnakları ve mübârek saçının kıllarını gözlerime ve ağzıma koyunuz. Belki onların hurmetine Allahü teâlâ, beni affeder) dedi. (bkz. A. Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, c.1, Bab: 54, s.456.)

İbn Asâkir Târîhu Dimaşk'ında Vekî' b. el-Cerrâh'a atfedildiğini söylediği şöyle bir tesbit aktarır:

"Mu'âviye, kapının halkası mesabesindedir. Onu yerinden oynatanı, ondan daha yukarıdakilere kasdetmekle itham ederiz." (İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk, LIX, 210; Dr. Ebubekir Sifil'in 31 Ağustos 2008 tarihli makalesinden naklen)

İmâm-ı Rabbânî 1. cild, 251. mektupda diyor ki:

"Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem”, Eshâbının hepsi “radıyallahü anhüm” büyükdür. Her birini büyük bilmek ve söylemek lâzımdır. Enes bin Mâlik “radıyallahü anh” buyuruyor ki, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Allahü teâlâ, bütün insanlar arasından beni seçdi, ayırdı. İnsanların en iyisini bana Eshâb olarak seçdi. Bunların arasından da bana akrabâ ve yardımcı olarak en üstünlerini ayırdı. Bir kimse, Beni sevdiği için, bunlara hurmet ederse, Allahü teâlâ, onu her tehlükeden korur. Onlara hakâret ederek, Beni incitenleri de incitir). Abdüllah ibni Abbâs buyuruyor ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Eshâbıma dil uzatanlara, onları söğenlere, Allah la’net eylesin. Bütün meleklerin ve insanların la’netleri onların üzerine olsun!) Âişe-i Sıddîka “radıyallahü anhâ” buyuruyor ki, Resûl “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ümmetimin en kötüsü, Eshâbıma dil uzatmağa cesâret edenlerdir).

Eshâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” arasında olan muhârebeleri iyi sebeblerden, güzel düşüncelerden ileri geldi bilmek, dünyâlık için, menfe’at için bilmemek lâzımdır. Çünki, onların ayrılığı ictihâd ve te’vîl ayrılığı idi. Hevâ ve hevesden doğan ayrılık değildi. Ehl-i sünnet âlimleri hep böyle söylüyor. Şu kadar var ki, hazret-i Emîr ile muhârebe edenler, hatâ etdi. Hak, hazret-i Emîr “radıyallahü anh” tarafında idi. Fekat hatâları, ictihâd hatâsı olduğundan, birşey denemez ve dil uzatılamaz. (Şerh-ı mevâkıf) kitâbına göre, Âmidî diyor ki, (Cemel ve Sıffîn vak’aları ictihâd yüzünden idi). Ebû Şekûr-i Sülemî, (Temhîd) kitâbında diyor ki, (Ehl-i sünnet vel-cemâ’ate göre hazret-i Mu’âviye ve Onunla berâber olanlar “radıyallahü anhüm” hatâ etmişlerdi. Fekat hatâları, ictihâd hatâsı idi). İbni Hacer-i Mekkî (Savâ’ık) kitâbında diyor ki: (Hazret-i Mu’âviyenin hazret-i Emîr ile “radıyallahü anhümâ” muhârebesi, ictihâd sebebi ile idi. Ehl-i sünnet âlimleri böyle biliyor)... Büyüklerin kitâbları hep ictihâdda hatâ olduğunu bildirmekdedirler. İmâm-ı Gazâlî ve kâdî Ebû Bekr ve diğer imâmlar “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bunlar arasındadır. O hâlde Hazret-i Emîr “radıyallahü anh” ile muhârebe edenlere fâsık, yoldan çıkmış gibi şeyler söylemek câiz değildir." (Mektubat)


İmâm-ı Rabbânî ve yolundakileri anlatan Berekât isimli kitap m. 1627 yılında Hindistan'da yazılmış. Kitabın orijinali Farsça. Aşağıdaki yazılar bunun tercümesinin 5. baskısının 272. sayfasında mevcuttur. Kitabın yazarı Muhammed Hâşim diyor ki:

"Seyyidlerden bir genç, medresede talebe arkadaşım idi. Birgün soluk soluğa geldi. Başından geçen, şaşılacak bir şeyi anlatdı. Ahmed Fârûkî hazretlerinin büyük bir hârikasını görmüşdü. Dedi ki: Hazret-i Alîye karşı savaşanları ve hele hazret-i Mu’âviyeyi sevmezdim. Bir gece, senin üstâdının [ya’nî İmâm-ı Rabbânînin] Mektûbâtını okuyordum. Buyuruluyor ki, (İmâm-ı Enes bin Mâlik buyurdu ki, hazret-i Mu’âviyeyi sevmemek, Onu kötülemek, hazret-i Ebû Bekri ve hazret-i Ömeri sevmemek ve bunları kötülemek gibidir. Ona söğene, bunlara söğene verilen cezâyı vermek lâzımdır). Bunu okuyunca canım sıkıldı ve hiç yerinde olmıyan bir yazıyı buraya yazmış, dedim. Mektûbâtı yere atdım. Yatağıma uzandım, uyudum. Rü’yâda gördüm ki, senin o yüce şeyhin öfkeli olarak yanıma geldi. İki mubârek elleri ile kulaklarımı çekdi ve ey câhil çocuk! Sen bizim yazdığımızı beğenmiyorsun ve kitâbımızı yere atıyorsun. Benim yazımı okuyunca, şaşaladın ve inanmadın. Ama, gel seni bir zâta götüreyim de gör! Onun arkadaşları olan, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbını sevmediğin için aldandığını, Ondan işit, buyurdu. Beni çekerek, bir bağçeye götürdü. Beni bağçenin kapısında bırakıp, kendisi yalnızca ilerledi. Uzakda görünen büyük bir odaya girdi. Odada nûr yüzlü, büyük bir zât oturuyordu. Çekinerek ve saygı ile, o zâta selâm verdi. O da, gülerek karşıladı. Önünde edeb ile diz çöküp oturdu. Ona birşeyler söylüyor. Beni gösteriyordu. Uzakdan bana bakışlarından, beni söylediği anlaşılıyordu. Biraz sonra, senin o yüce şeyhin kalkdı. Beni çağırdı. Bu oturan zât, hazret-i Alî “radıyallahü anh”dır. İyi dinle! Bak ne buyuruyor, dedi. İçeri girdik. Selâm verdim, (Sakın, sakın! Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbına karşı, kalbinde hiçbir dargınlık bulundurma! O büyüklerden hiçbirini, hiç kötüleme! Aramızda muhârebe şeklinde görünen işlerimizin, hangi iyi niyyetlerle yapıldığını, biz ve O kardeşlerimiz biliriz) dedi. Senin O yüce şeyhinin şerefli adını söyliyerek, (Bunun yazılarına da, sakın karşı gelme!) buyurdu. Bu nasîhatı dinledikden sonra, kalbimi yokladım. O, harb edenlere karşı bulunan soğukluğun, düşmanlığın, kalbimden çıkmadığını gördüm. Bu hâlimi hemen anladı. Öfkelendi. Senin yüce şeyhine bakarak (Bunun gönlü dahâ temizlenmedi. Suratına bir tokat indir!) dedi. Şeyh hazretleri, yüzüme kuvvetli bir tokat indirdi. Tokadı yiyince, kendi kendime dedim ki, bunu sevdiğim için, Onlara düşmanlık etmişdim. Hâlbuki kendisi, Onlara düşmanlığımdan bu kadar çok incinmekdedir. Bu hâlden vazgeçmemi istemekdedir. Artık ben de, bu düşmanlıkdan vazgeçmeliyim! Kalbimi yokladım. Düşmanlık, kırgınlık kalmamış, tertemiz buldum. O anda uyandım. Şimdi de kalbim, o kinden temizlenmişdir. O rü’yânın, o sözlerin tadı, beni başka şekle sokdu. Kalbimde, Allahdan başka hiçbirşeyin sevgisi kalmadı. Senin yüce şeyhine ve Onun yazılarındaki ma’rifetlere inancım katkat artdı." (Muhammed Hâşim, Berekât)

Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi'nde şu bilgi aktarılıyor:

İbni Asâkir, Mu’âviye'nin hal tercemesinde Ebu Züra'dan nakleder: Ebü'l-Kâsım der ki: Amcam Ebu Züra'ya birisi geldi. Müsâhabe esnâsında: Mu’âviye'ye buğzederim! dedi. Amcam: Niçin? diye sorunca: Haksız yere Ali ile harb ve kıtâlde bulundu! demesi üzerine amcam şöyle cevap verdi: Mu’âviye'nin Rabbi çok rahmet sahibi olan Allah'dır; hasmı da kerem sâhibi olan Hazret-i Ali'dir; sana ne oluyor ki, ikisi arasına giriyorsun? (Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, 7. Baskı, DİB Yayınları, Ankara; 12. cilt, s. 310)

Hazırlayan: Murat Yazıcı

En son değişiklik: 29 Ocak, 2011

13 Ocak 2011 Perşembe

Hayreddin Karaman'ın Bazı Hezeyanları

Milliyet Gazetesi yazarlarından Taha Akyol, Karaman'ın şu sözlerini nakletmiş (13 Ocak, 2011):

http://www.milliyet.com.tr/ali-ve-muaviye/taha-akyol/siyaset/yazardetay/13.01.2011/1338492/default.htm

Hayrettin Hoca şunu söyledi:

“Muaviye’yi sevmem, ama sövmem de... Ehl-i Beyt sevgisiyle Muaviye bir kalpte birleşmez!”

Sonra geniş bir şekilde olayları anlattı, özetle:

“Muaviye meşru halife olan Hz. Ali’ye isyan etmiştir, âsidir! Peygamber Efendimizin bir hadis-i şerifi vardır; meşru idareye isyan edileceğini ve Ehl-i Beyt’inden şehitler ve mazlumlar çıkacağını söylemişti. Peygamberî bir ilhamla önceden ifade etmiştir bunu. Muaviye’nin Hz. Ali’ye isyanı dinen de meşru değildir...”

Karaman'ın sözleri burada bitti. Tekzib etmediğine göre, bu sözleri kabul etmektedir. Burada ifade ettiği bozuk görüşlere şurada geniş cevap verdim, lütfen okuyunuz:
 
http://muratyazici.blogspot.com/2007/06/eshb-kirmn-fazileti-ve-hazret-i-muviye.html
 
Burada ise şu pasajı tekrar nakletmekle iktifa edelim:
 
Hadis ravisi Müslim'in en yüce şeyhlerinden, asrının imamı olan Ebu Züra er-Razi demiş ki: "Birisi, Resulullah'ın (aleyhisselam) eshabından birisini noksanlıkla ayıplarsa, gerçekten o kimsenin zındık olduğunu bil. Çünkü Resulullahın (aleyhisselam) peygamberliği doğrudur. Kur'an-ı kerim de doğru bir kitapdır ve Peygamber'in (aleyhisselam) getirdiği din de hakdır. Bunların hepsinin hak, doğru oldukları itikadı bize sahabeden gelmiştir. Onları (sahabeleri) cerh eden, ayıplayan kimse, ancak Allah'ın kitabını, Resulü'nün sünnetini iptal etmek ister. Öyle ise cerh edilmek o kimseye daha yakışır ve zındıklık, sapıklık, yalan söylemek, fasıklık nitelikleriyle nitelenmeye o kimse herkesden daha layıktır." (Hâfız İbni Hacer-i Mekkî , Es-Savaiku'l-Muhrika)

Karaman "mu'ta nikâhı" hakkında da şöyle diyor:
 
http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/meseleler/0777.htm
 
"Sonuç olarak Sünnî fıkıh mezhebleri ittifakla mut'a nikâhının caiz olmadığı, önceki ruhsat ve izinlerin sonradan ebedî olarak kaldırıldığı, neshedildiği hükmünü benimsemişlerdir. Bu mezheblere mensup bulunan bir müftü, mut'a nikâhının cevazına durum ne olursa olsun fetvâ veremez. Ancak samimî olarak, ictihad veya taklit yoluyla farklı görüşte olanlara da fâsık diyemez."
 
Burada söylediği şudur: Ehl-i sünnet ittifak ile haram dediği halde, bu fiili işleyenler günah işlemiş sayılmayacakmış. "Zırva te'vil götürmez" sözü burada yerini bulmaktadır.
 
Murat Yazıcı

10 Ocak 2011 Pazartesi

Hayreddin Karaman ve Süleyman Ateş

Hayreddin Karaman 26 Ekim 2008 tarihinde Yeni Şafak'ta şunları yazmış:

9 Ocak 2011 Pazar

Karaman Hakkında Vesikalar

Mehmet Şevket Eygi Bey bir makalesinde diyor ki:

"TELFİK-İ MEZÂHİB: Aslen Suriyeli bir Osmanlı Arabı iken Mısır’a kaçıp orada fikirlerini yaymış Reşid Rızâ adında biri vardır. Bu zat, Muhammed Abduh’un talebesi olduğunu iddia eder ama boynuzun kulağı geçmesi gibi, bu Reşid Rızâ reformculukta üstadını geride bırakmıştır. Abduh, Cemâlüddin Afganî’nin talebesidir. Farmasondur. İtikad bakımından Mutezile mezhebine bağlıdır. Risâle-i Tevhîd adlı meşhur eserinin ilk baskısında (Bulak mat.), Mutezile mezhebinin “Kur’ân mahluktur” bozuk inancını açıkça benimsemiş ve tutmuştur. Daha sonraki baskılarda bu paragraf taqıyye icabı çıkarılmıştır. Kim çıkartmıştır? Tilmizi Reşid Rızâ! Peki mason ve mutezile Abduh’un bu eli bayraklı talebesi hangi mezhebdendir? Vehhabî’dir. Bu zâtın İslâm’da Birlik ve Fıkıh Mezhebleri isimli kitabı 1970’li yılların başında maalesef bizim Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayınlandı. Makam ve müessese olarak Diyanet’i tenzih ediyorum. Lakin o tarihte Diyanet’e hâkim olan bazıları bu işi yaptılar. Daha sonra Diyanet kitabın yeni baskılarını yayınlamadı. Şu anda telfikçi, Afganîci, Abduhçu, Reşid Rızâcı bir ilâhiyatçı tarafından yayınlanmaktadır. Telfik-i mezâhib ne demektir? Bu soruya ben cevab vermeyeyim. Son devrin büyük ve açık fikirli Osmanlı ulemasından Seydişehirli Esad Mahmud Efendinin sözünü nakledeyim: Bu zât, Tarih-i İlm-i Hukuk adlı kitabının “İslâm Şeriatının Tarihi” bölümünde, telfikin İslâm dinini ve fıkhını oyuncak hâline getirmek olduğunu yazıyor..." (İnkişaf Dergisi, No: 3)

Bu yazının tamamı için bkz. http://inkisaf.net/sayi-03/muslumanlarin-zihinleri-nasil-karistirildi.aspx

Not: M. Ş. Eygi'nin "telfikçi, Afganîci, Abduhçu, Reşid Rızâcı bir ilâhiyatçı" diyerek bahsettiği kişi Hayreddin Karaman'dır.

Molla Sadreddin Yüksel'in bazı yazıları aşağıda verilmiştir.






Derleyen: Murat Yazıcı

5 Ocak 2011 Çarşamba

Hayreddin Karaman, M. Abduh ve Reşid Rıza

Hayreddin Karaman 22 Ağustos 2008 tarihinde Yeni Şafak'ta şunları yazmış:

Yazıların Kaynakları

Bu sayfadaki yazılar genel olarak şu iki kategoriden birine girmektedir:
1. Gazete, dergi veya kitaplardan alınmış kısımlar veya makaleler. Bunların yazarları ve hangi kaynaktan alındığı açıkca belirtilmiştir. İstifadeli olduğunu ve mühim bilgiler ihtiva ettiğini düşündüğüm yazıları -muhtevalarını değiştirmeden- buraya aldım. Bu tür yazılarda ifade edilen görüşler yazarlarına aittir.
2. Kendi araştırmalarıma dayanan, çeşitli kitaplardan ve makalelerden istifade edilerek derlenmiş yazılar. İstifade edilen kaynaklar listelendikten sonra genellikle "Hazırlayan: Murat Yazıcı" ifadesi yazının sonuna eklenmiştir.
Bu sayfadaki yazıların mühim bir kısmını çeşitli forumlarda yayınlamıştım. Bu tür yazılarımı düzeltmeler ve ilaveler yaparak burada toparladım. Gerektiğinde eski yazılara yeni belge ve bilgiler ekliyorum.
Not: Sayfanın sol üst köşesindeki rakam, 3 Ocak 2009'dan bu yana bu sayfanın kaç kere görüntülendiğini göstermektedir. Bu rakama blog yöneticisinin girişleri dahil değildir.

Yazıların Kullanım ve Dağıtımı Hakkında

Bu sayfadaki yazıları kopyalayabilir ve kullanabilirsiniz. Buradaki herhangi bir yazıyı başka bir sitede yayınlarsanız, bu sayfaya ( http://muratyazici.blogspot.com/ ) bağlantı vermenizi rica ederim. Zamanla ilave başlıklar eklemenin yanı sıra, mevcut başlıklara da yeni belgeler eklemeyi planlıyorum. Bu sayfaya bağlantı verildiği takdirde, her okuyucu ilgilendiği yazının en yeni haline ulaşma imkânına sahip olacaktır.

İrtibat

Teklif, tavsiye, düzeltme ve ikazlarınızı (E-mail) adresimi kullanarak bana duyurabilirsiniz: yazici.murat95@yahoo.com.tr. Yazdıklarınızı başkalarının da görmesini isterseniz, ilgili yazıya "yorum" gönderebilirsiniz. Yorumlar gönderildikten ancak bir süre sonra sayfada yayınlanabilmektedir. (Not: Soru sormak için lütfen yorum göndermeyiniz; yorumların çoğunu yayınlayamıyorum. Ancak e-mail mesajlarının hepsine cevap veriyorum.)